Bir şeyler değişmiş olmalı. Artıların, eksilerin toplamını yapmak istemiyorum artık. Kayıtsız ve devinimsiz olacağım. Bunu yapmakta zorlanmayacağım. Sıçramamam gerekiyor yalnızca. Ama daha az sıçrıyorum buraya geldiğimden bu yana. Kuşkusuz hâlâ sabırsızca hareketlerde bulunuyorum. Kaçınmam gerekiyor bunlardan, iki üç hafta boyunca. Abartıya kaçmamalı, gülüp ağlamalarımda ölçülü kalarak, kendimi kaybetmemeliyim. Evet, sonunda doğal olacak, daha çok acı çekeceğim, sonra azalacak acılarım, bundan bir sonuç çıkarmayacağım, kendimi daha az dinleyeceğim, ne sıcak ne de soğuk olacağım, ılık olacağım, ılık öleceğim, coşkudan uzak. Ölürken izlemeyeceğim kendimi, her şeyi bozabilir bu. Kendimi yaşarken izledim mi? Yakındım mı hiç? Öyleyse neden seviniyorum şimdi. İster istemez hoşnutum durumumdan ama öyle el çırpacak kadar da değil hoşnutluğum. Hep hoşnuttum durumumdan, alacağımın ödeceğini bildiğim için. İşte eski borçlum da yanımda şimdi. Boynuna sarılmak için bir neden mi bu? Soruları yanıtlamayacağım artık. Kendime başka soru da sormamaya çalışacağım. Beni görebilecekler, artık yeryüzünde görmeyecekler. Bu arada kendime öyküler anlatacağım, becerebilirsem. Eski öykülerin benzeri olmayacak bunlar, işte böyle. Güzel de olmayacak bu öyküler, çirkin de, gösterişsiz olacaklar, çirkinlik de güzellik de heyecan da taşımayacaklar artık, bu öykünün anlatıcısı gibi yaşamdan yoksun olacaklar. Ne dedim ben? Önemi yok bunun. Bana büyük haz vereceklerini umuyorum bu öykülerin, belli bir haz vereceğini. Haz duyuyorum. İşte bu, yeterince şeye sahibim, alacağım ödeniyor, hiçbir şeye gereksinimim yok. Bu arada şunu söylememe izin verin, hiç kimseyi bağışlamıyorum. Onların hepsine rezil bir yaşam, sonra da cehennem ateşi ve dondurucu soğuklar diliyorum, bir de geleceğin iğrenç kuşakları arasında saygın bir ad. Bu akşamlık bu kadar.

Samuel Beckett, Malone Ölüyor (Malone Meurt)
Ayrıntı Yayınları, 1.Basım, Mayıs 1997, Çv. Uğur Ün. sf.186

“Disamistade”

Ocak 26, 2011

“Hayır, hiçbir zaman kurtulamadım kendimden, hatta yaşadığım bölgenin sınırlarını bile bilmiyordum. Ama oldukça geniş sanıyordum onları. Ancak, bu inanç hiçbir ciddi temele dayanmıyordu, basit bir inançtı sadece. Çünkü bölgem gidebildiğim yerde sona erseydi, bana öyle geliyor ki, bir çeşit alçalış bana bunu hissettirirdi. Çünkü bölgeler, bildiğim kadarıyla ansızın bitmez, belli belirsize birbirlerinin içinde erirler. Ve ben, hiçbir zaman böyle bir şey fark etmedim. Şu ya da bu yönde, ne kadar gidersem gideyim, gök aynı gök, toprak aynı topraktı, günler ve geceler boyu, hep aynıydı. Öte yandan, eğer bölgeler belli belirsizce birbirlerinin içinde eriyorsa, ki kanıtlanması gereken bir noktadır bu, o zaman, hep orda olduğumu sanırken, birçok kez kendi bölgemden dışarı çıkmışımdır belki. Ama basit inancımı sürdürmek daha işime gelir, bana, Molloy, senin bölgen çok geniş, hiçbir zaman çıkmadın onun dışına, bundan böyle de çıkmayacaksın, diyen inancımı. Ve onun o uzak sınırları içinde nereye gidersen git, hep aynı şey, tıpatıp aynı şey olacak. Bundan şu sonuç çıkarılabilir ki, yer değiştirmelerimin, katettiğim yerlerle hiçbir alışverişi yoktu, onlar başka bir şeyden, örneğin, göze görünmez sarsıntılarla beni yorgunluktan dinginliğe, dinginlikten yorgunluğa götüren gizli tekerlekten ileri geliyorlardı. Ama şimdi aylak aylak dolaşmıyorum artık, hiçbir yere gitmiyorum, hatta yerimden bile kıpırdamıyorum, bununla birlikte hiçbir şey değişmemiştir. Odamın, yatağımın, vücudumun sınırları benden en az bölgemin sınırları kadar, görkemli günlerimin sınırları kadar uzak. Ve çevrim sarsılarak devam ediyor, kaçışlar ve açık ordugahlar, sınırsız bir Mısır’da çocuksuz ve anasız. Ve örtünün üstündeki ellerim, daha şimdiden buruşmaya başlamış ellerime bakıyorum, benim değil artık onlar, kolum yok benim, bir çift bu, örtüyle oynuyorlar, belki de aşk oyunları bunlar, belki birbirlerinin üstüne çıkacaklar. Ama çok sürmüyor bu, yavaş yavaş kendime çekiyorum onları, oh direniş başlıyor. Kimi zaman, ayaklarım için de aynı şey oluyor, onları, biri parmaksız, biri parmaklı halde yatağın ucunda gördüğüm zaman. Ve bu, ayrıca üstünde durulmaya değer bir noktadır. Çünkü bacaklarım, az önceki kollarımın yerini tutan bacaklarım, şimdi, kaskatı ve son derece duyarlıdır ve onları, hani bir bakıma kazasız belasız duran kollarım gibi unutamamalıydım. Bununla birlikte unutuyorum ve benden uzakta, birbirlerini gözleyen çifte bakıyorum. Ama ayaklarımı, böyle oldukları zaman kendime çekmiyorum, çünkü yapamam bunu, onlar, benden uzakta, gerçi az öncekine oranla daha uzakta, ama yine de uzakta, öylece kalakalıyorlar. Toplanma borusunun susuşu. Kentten kesin olarak çıktığım ve geriye dönüp baktığım zaman, kentin bir parçasına baktığım zaman, sanki işte o anda, bunun benim kentim olup olmadığını anlamam gerekir gibiydi. Ama öyle olmadı, boşu boşuna baktım ona, belki de hiçbir soru sormadan, geri dönüp yalnızca alınyazımı kışkırtmak için baktım. Belki de, sadece bakıyormuş gibi yapıyordum. İçimde, bisikletimi arama duygusu yoktu, hayır, gerçekten yoktu. Daha önce de söylediğim gibi, karanlıkta, kırın ıssız, dar yollarında, küçük tepecikler arasında inip çıkarak ilerlemek pek de hoşnutsuzluk yaratmıyordu bende. Ve kendi kendime, başkaları tarafından tedirgin edilme şansız az, diyordum, tersine, eğer görürlerse, ben onları terdirgin ederim. Sabahları saklanmak gerekir. İnsanlar, canlı ve her şeye hazır olarak, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak, sizden de bunları bekleyerek uyanırlar.”

“Sözcüklerin ve ölü şeylerin bildiği kadarını biliyorum, ve bu, tıpkı iyi kurulmuş cümlelerdeki gibi, cesetlerin o uzun sonatındaki gibi, bir başı, bir ortası, bir de sonu olan, güzel, küçük bir toplam meydana getiriyor. Ve ister şunu, ister bunu ya da başka bir şey söyleyeyim, gerçekten hiç önemi yok. Söylemek, uydurmak demektir. Doğru ya da yanlış. İnsan hiç bir şey uydurmaz, uydurduğunu, kaçıp  kurtulduğunu sanır, oysa dersini gevelemekten, öğrenip unutulmuş bir düşüncenin kırıntılarını, üzerinde ağlayıp durduğumuz gözyaşşız yaşamı gevelemekten başka bir şey yapmaz. Ondan sonrası bok.”

Samuel Beckett, Molloy, sf.  87, 88, 89, 154
Çv. Bertan Onaran,  Cem Yayınevi, Yaylacılık Matbaası, İstanbul 1967

apoptoz: major.

Eylül 11, 2010


ESTRAGON: Ne söyleyecektim?
VLADÎMÎR: “Mutluyum” de.
ESTRAGON: Mutluyum.
VLADÎMÎR: Ben de.
ESTRAGON: Ben de.
VLADÎMÎR: Mutluyuz.
ESTRAGON: Mutluyuz. (Sessizlik.) Eee, şimdi ne yapıyoruz madem ki mutluyuz?
VLADÎMÎR: Godot’yu bekliyoruz. (Estragon homurdanır. Sessizlik.) Dünden beri çok şey değişti.
ESTRAGON: Ya gelmezse.
VLADÎMÎR: (bir an şaşalar). Zamanı gelince görürüz. (Bir an.)
Dünden beri çok şey değişti diyorum.
ESTRAGON: Her şey sızıyor.
VLADÎMÎR: Ağaca bak.
ESTRAGON: Bir saniye geçmiyor bakıyorsun bir pislik yerine bir başkası gelmiş.
VLADÎMÎR : Ağaç, ağaca bak.
Estragon ağaca bakar.
ESTRAGON: Dün de burada değil miydi?
VLADÎMÎR : Evet tabii ki buradaydı. Hatırlamıyor musun? Az kalsın kendimizi asacaktık onda. Ama sen istememiştin. Hatırlamıyor musun?
ESTRAGON: Rüyanda gördün herhalde.
VLADÎMÎR: Nasıl bu kadar çabuk unutabilirsin?
ESTRAGON: Ben böyleyim işte. Ya hemen unuturum ya da hiç unutmam.
VLADÎMÎR: Ya Pozzo ile Lucky, onları da mı unuttun?
ESTRAGON: Pozzo’yla Lucky mi?
VLADÎMÎR: Her şeyi unutmuş!
ESTRAGON: Delinin teki vardı hatırlıyorum, kaval kemiğime tekme atmıştı. Sonra da budala rolü yaptı.
VLADÎMÎR: Hah, bu Lucky’ydi.
ESTRAGON: Bunu hatırlıyorum. Ama ne zamandı?
VLADÎMÎR: Ya bakıcısı, onu hatırlamıyor musun?
ESTRAGON: Kemik vermişti bana.
VLADÎMÎR: Hah, o da Pozzo’ydu.
ESTRAGON: Bütün bunlar dün olmuştu diyorsun yani? VLADÎMÎR : Evet tabii dündü.
ESTRAGON: Peki şimdi neredeyiz?
VLADÎMÎR: Nerede olacağız? Tanımadın mı burayı?
ESTRAGON: Tanımakmış! Tanınacak ne varmış ki? Bütün bu sefil hayatım boyunca bok yığınında süründüm durdum!
Sen de bana etraftan söz ediyorsun!
VLADÎMÎR: Geçinmesi zor bir adamsın, Gogo.
ESTRAGON: Ayrılsak daha iyi olurdu.
VLADÎMÎR: Hep böyle dersin sonra da hep kuyruğunu kıstırıp geri dönersin.
ESTRAGON: En iyisi beni de öteki gibi öldürmek olurdu. VLADÎMÎR: Hangi öteki? (Bir an.) Hangi öteki?
ESTRAGON: Öteki milyarlarca gibi.
VLADÎMÎR: (ders verir gibi) Herkesin derdi kendine, (iç çeker) ölene kadar. (Biraz düşünerek) Ve unutulana. ESTRAGON: Bu arada, konuşmamak elimizden gelmediğine göre, biz de bari sakin sakin konuşalım.
VLADÎMÎR: Haklısın, bizde laf tükenmez.
ESTRAGON: Böylece düşünmemiş oluyoruz.
VLADÎMÎR: Özrümüz bu.
ESTRAGON: Böylece duymamış oluyoruz.
VLADÎMÎR: Nedenlerimiz var.
ESTRAGON: Tüm o ölü sesleri.
VLADÎMÎR: Sesleri kanatlara benziyor.
ESTRAGON: Yapraklara.
VLADÎMÎR: Kuma.
ESTRAGON: Yapraklara.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Hep bir ağızdan konuşuyorlar.
ESTRAGON: Her biri kendi kendine.
Sessizlik.
VLADÎMÎR:Sanki fısıldıyorlar daha çok.
ESTRAGON: Hışırdıyorlar.
VLADÎMÎR: Mırıldanıyorlar.
ESTRAGON: Hışırdıyorlar.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Ne diyorlar?
ESTRAGON: Hayatlarından söz ediyorlar.
VLADÎMÎR : Yaşamış olmak onlara yetmiyor.
ESTRAGON: Bi de ondan söz etmeleri gerekiyor.
VLADÎMÎR : Ölmek onlara yetmiyor.
ESTRAGON: Yeterli değil.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Sesleri tüye benziyor.
ESTRAGON: Yapraklara.
VLADÎMÎR: Küllere.
ESTRAGON: Yapraklara.
Uzun bir sessizlik.
VLADÎMÎR: Bir şey söyle!
ESTRAGON: Uğraşıyorum.
Uzun bir sessizlik.
VLADÎMÎR: (keder içinde) Herhangi bir şey söyle! ESTRAGON: Şimdi ne yapıyoruz?
VLADÎMÎR: Godot’yu bekliyoruz.
ESTRAGON: Ha!
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Berbat bir şey bu.
ESTRAGON: Bir şarkı söylesene.
VLADÎMÎR: Hayır, hayır!  (Düşünür.) Yeni baştan başlayabiliriz belki de.
ESTRAGON: Kolay olur.
VLADÎMÎR: Zor olan başlamak.
ESTRAGON: Bir yerden başlanabilir.
VLADÎMÎR: Evet ama karar vermek lazım.
ESTRAGON: Doğru.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Yardım et!
ESTRAGON: Uğraşıyorum.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Ararken duyuyorsun.
ESTRAGON: Ya öyle.
VLADÎMÎR: Bulmanı engelliyor bu da.
ESTRAGON: Öyle.
VLADÎMÎR: Düşünmeni engelliyor.
ESTRAGON: Gene de düşünüyorsun.
VLADÎMÎR: Hayır, hayır imkansız.
ESTRAGON: Tamam işte, hadi bunun hakkında tartışalım, birbirimize karşı çıkalım.
VLADÎMÎR: İmkansız.
ESTRAGON: Böyle mi düşünüyorsun?
VLADÎMİR: Bir daha düşünmeme tehlikesi yok ama.
ESTRAGON: Öyleyse niye şikayet ediyoruz?
VLADÎMÎR: Düşünmek değil en kötü olan.
ESTRAGON: Belki de değil. Ama en azından bu var. VLADÎMÎR: Bu ne?
ESTRAGON: Tamam işte, hadi birbirimize sorular soralım.
VLADÎMÎR: En azından bu var demekle neyi kastediyorsun?
ESTRAGON: Çok daha az acı çekmek var.
VLADÎMÎR: Doğru.
ESTRAGON: Ee! Öpüp de başımıza mı koysak.
VLADÎMÎR: Korkunç olan düşünüyor olmak.
ESTRAGON: Ama hiç düşündüğümüz oldu mu ki?
VLADÎMÎR : Tüm bu cesetler nereden geliyor?
ESTRAGON: Bu iskeletler.
VLADÎMÎR: Söylesene.
ESTRAGON: Doğru.
VLADÎMÎR: Biraz düşünüyor olmamız gerek.
ESTRAGON: Ta en başta.
VLADÎMÎR: Bir kemik yığını! Bir kemik yığını!
ESTRAGON: Bakmak zorunda değilsin.
VLADIMIR: Bakmamak elinde değil.
ESTRAGON: Doğru.
VLADÎMÎR : Ne kadar uğraşırsan uğraş.
ESTRAGON: Efendim?
VLADÎMİR: Ne kadar uğraşırsan uğraş.
ESTRAGON: Yılmadan Doğa’ya dönmemiz gerek.
VLADÎMÎR: Bunu denedik.
ESTRAGON: Doğru.
VLADÎMÎR: Of, bu değil en kötü olan, biliyorum.
ESTRAGON: Ne?
VLADÎMÎR: Düşünüyor olmak.

Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken (Waiting For Godot 1954)
Kabalcı Yayınevi, 1.Basım, 1990, (Çv. Tuncay Birkan) sf. 84, 85, 86, 87, 88, 89

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.