Fotoğraf’ın Toplumsal Tanımı
Mayıs 12, 2010
Fotoğrafın genellikle kendisine yakıştırılan toplumsal işlevlere nasıl ve neden özellikle yatkın olduğunu merak etmek (aşağıda yapacağımız gibi) anlamlı olsa da, nesnel olası kullanım alanları arasından sistemli (tutarlı ve anlaşılır) bir biçimde fotoğrafın toplumsal kullanımının seçilmesi olarak sunulan fotoğrafın toplumsal kullanım alanları konusunu açıklamaya yetmez.
SANATI TAKLİT EDEN SANAT
Bu yüzden fotoğrafın doğruluk ve nesnellik modeli olarak ele alınması genel kabul görmüştür. Encyclopédie française, ‘Sanat yapıtı, yaratıcısının kişiliğini yansıtır’ der. ‘Fotoğraf plakası yorum yapmaz. Kaydeder. Doğruluğu ve sadakati sorgulanamaz.’ Bu toplumsal temsilin yanlış kanıtlar ve savları temel aldığını göstermek çok kolaydır; aslında fotoğrafın yakaladığı gerçeklik açısı sadece keyfi bir seçimin, dolayısıyla bir çevirinin, kopyanın sonucudur. Nesnenin tüm özellikleri arasında yalnızca bir tek görüş açısından bir an için beliren görünür özellikleri yakalanır. Bu özellikler siyah ve beyaza çevrilir, genellikle ölçeği küçültülür ve her zaman bir düzleme yansıtılır. Başka bir deyişle fotoğraf, uzamı perspektif yasalarının (ya da tek bir perspektifin) terimleriyle, hacimleri ve renkleri ise siyah ve beyaz arasındaki çeşitlemelerle tanımlayan geleneksel bir sistemdir. Fotografinin görünen dünyanın kusursuzca gerçekçi ve nesnel1 bir tür kaydı olduğu çünkü kökeninde ‘gerçekçi” ve ‘nesnel’ olarak düzenlenmiş toplumsal kullanımla görevlendirildiği düşünülür. Eğer fotografi kendisini doğrudan doğruya bir ‘sözdizimsel olmayan sembolik iletişim (2) in başka bir deyişle, ‘doğal bir dil’in tüm görünümleriyle sunuyorsa bunun nedeni özellikle fotoğrafın görünen dünyadan yaptığı seçimlerin, mantıksal olarak dünyanın Quattrocento’dan itibaren Avrupa’da hakim olan temsillerini mükemmelce korumasıdır.
Pierre Francastel’in gözlemlediği gibi:
Fotografi (bir imgenin görünümüne az ya da çok benzerlikle mekanik olarak kaydedilmesi yöntemi) geleneksel görmenin gerçek karakterini değil sistematik karakterini görünür kılmıştır: Bugün bile fotoğraf, en azından mercek üretimindeki gelişmelerin ve bir tek mercek kullanımının izin verdiği ölçüde bir tür klasik sanatsal görme işlevi olarak çekilmektedir. Fotoğraf makinesi insanın değil Tepegöz’ün görüşüne sahiptir. Biliyoruz ki gerçek olmasa bile az ya da çok sanatsal sayılabilecek bir görüşle uyuşmayan tüm kayıtları sistemli olarak eleriz. Örneğin yakın çekimle bir binanın fotoğrafını çekmeyiz çünkü bu durumda kayıt ortometrinin geleneksel yasalarıyla bağdaşmayacaktır. Geniş açılı bir objektifle gotik bir katedralin ıstavroz biçimli mimarisinin tam merkezine odaklanmayı deneyin. Göreceksiniz ki, ‘normal görüş’ denilen şey sadece seçici bir görüştür ve dünya düşünebileceğinizden çok daha zengin görüntülere sahiptir.(3)
Proust fotoğrafın yaygın deneyimlerin mahrum olduğu şaşırtıcı gücünün güzel bir betimlemesini yapar:
… Fotografinin son uygulamaları -çoğunlukla yakından baktığımızda kulelerin yüksekliğine erişecekmiş gibi duran evleri bir katedralin etekleri altında bir araya sıkıştırıp sığdırır, onlara bir alay asker gibi talim yaptırıp hepsini hizaya sokar, Piazzetta’da az önce birbirinden apayrı iki sütunu bir araya getirir, hemen bitişikteki Salute’ün kubbesini soluk ve renksiz arka plandan ayırır, koca bir ufkun uçsuz bucaksızlığını bir köprünün genişliğine, bir pencerenin açıklığına, canlı renkleriye önde duran bir ağacın yaprakları arasına sığdırır, bir kiliseyi başka birinin kemerlerinin içinde çerçeveler- Başka hiçbir şey, biri diğerinden daha az doğru olmayan perspektife sahip yüz ayrı görünüşü gösterip, her şeyin bir tek belirli görünüşü olduğuna dair inancımızdan bizi tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkaramamıştır.(4)
Başka bir yerde, Proust ‘doğal manzaraların ve köylerin harika fotoğraflarını’ anlatır. Bu fotoğraflar; bildik bir nesnenin sıradışı imgesini, görmeye alışık olduklarımızdan farklı bir imgeyi, sıradışı ancak doğaya uygun, bu yüzden de ikircikli ve şaşırtıcı imgeleri sunarak alışkanlıklarımızın kabuğundan sıyrılmamızı sağlar, aynı zamanda eski bir izlenimi hatırlatarak bizi kendimize döndürür. Örneğin, bu ‘büyüleyici’ fotoğrafların biri bize başka nesnelerle ilişki içinde bir nesnenin perspektifini resimleyecektir. Kasaba manzaralarının ortasında görmeye alışık olduğumuz katedrallerden birini gösterecektir. Ancak bunu, katedralin evlerden otuz kez daha büyük görüneceği, aslında aralarında belirli bir mesafe olmasına karşın, nehrin kıyısındaki bir sete yapışmış gibi duracağı, seçilmiş bir seyir noktasını kullanarak yapacaktır.(5)
Bu ‘muhteşem’ fotoğraflar ve sıradan olanlar arasında, gerçekliğin bilimi olarak perspektifle ‘sanrılar yaratan bir teknik’ olarak perspektif arasındaki gibi devasa bir uçurum yok mudur?(6) Sıradan fotoğrafçı dünyayı gördüğü gibi; sözgelimi, kategorilerini ve kurallarını geçmişin sanatlarından ödünç alan bir dünya görüşünün mantığına göre ele alır.(7) Ancak popüler fotoğrafçılığın tüm çelişkisi dünyevi boyutu içinde açığa çıkar. Görünür dünyadaki ani bir yarılma olarak fotoğraf, günlük algılamanın katı ve sıkıştırılmış gerçekliğini hayali imgeler gibi geçici profillerin sonsuzluğunda eritme işlevini görür. Fotoğraf, nesnelerin karşılıklı konumlarının mutlak benzersiz anlarını yakalar. Walter Benjamin’in gösterdiği gibi fotoğrafın yaptığı algılanabilir dünyanın anlık oldukları için algılanamayan görünüşlerini sımsıkı yakalamak, insani davranışları ‘tuz sütunları’ndan yapılmış şimdinin absürdlüğünde sabitlemektir.
Gerçek teknik olanakların kullanıldığı fotoğraflar görmenin ve sıradan fotografinin akademizminden az da olsa sıyrılabilir ve şaşırtıcı bir ilgi görür. Sadece görünür olanın açık ve anlaşılır olması nedeniyle her tür toplumsal çevreden gelen özneler belirli okuma sistemlerine sığınır. Bunların en yaygın olanı popüler fotoğrafçılığa hakim olan gerçeğin yeniden üretimi için düzenlenen kurallar sistemidir. En sıradışı fotoğraflarla yüzyüze gelinse bile formlar bir fotografik geleneğe ait fotoğraf sevenler tarafından deşifre edilir. Materyal çalışması ya da ön planın yokluğu, formla anlamlı bir ilişki kurması gereken belirgin bir arka planın eksikliği (örneğin egzotikliği anlatmak için palmiye ağaçları) gibi estetik yasalarının ihmali, saf ve basitçe reddetmeyi sağlamasa bile anlaşılmayı ve uygunluğu engeller. Aslında sıradan deneyimler, güvenli dünyanın dengesinin bozulduğu kritik anları yakalayabilme gibi özgül bir yeteneğin farkına varmaksızın tüm beklentilerin aksine fotoğrafı altüst edici gücünden koparırlar; popüler fotoğrafçılık gerçeği dünyevileştirerek çözen herhangi bir görünümü ya da rastlantıyı ortadan kaldırır.(8) Fotoğraf sadece ağırbaşlılığın erdemiyle dünyevi akıştan kopartılmış anları ve yalnızca değişmez bir düzlemde sabitlenmiş, hareketsiz insanları yakalayarak aşındırıcı gücünü yitirir. Bir olay şekillendiğinde her zaman temel bir hareketi; ‘hareketsiz’ ve zamanın dışında, dışavurduğu toplumsal anlam gibi ölümsüz bir duruşun inceliği ya da uyumunu kapsar; evli bir çiftin ayakta kol kola durması, farklı bir duruş biçimiyle Vatikan’daki Cato ve Porcia’nın kavuşmuş ellerinin taşıdığıyla aynı anlamı dışavurur. Estetik dilinde dünyeviliğin yeniden tanıtıldığı derinliğin aksine cephesellik sonsuzluk anlamına gelir. Düzlem ise varlığı ya da özü, kısaca zamansızlığı anlatır.(9) Bu yüzden Bizans mozaiklerindeki figürlerin duruşunu ve düzenlenişini benimseyerek düğün fotoğrafları için poz veren köylüler, fotoğrafın şeyleri dünyevileştirerek gerçekliklerini yitirmelerine neden olan gücünden kaçmış olurlar.
Fotoğrafın tüm resimsel geleneği dolayısıyla bütünüyle dünyanın algılanışını etkisi altına alması çelişkili olarak fotoğrafın kendisini doğallığın tüm görünümleriyle etkilemesine yol açmıştır. Fotoğrafta sıradan uygulamalar, görünenin geleneksel düzenini dönüştürmeye yönelik tüm olanaklarını kullanmak yerine fotografik seçimi geleneksel dünya görüşünün kategorilerinin ve kurallarının emrine verir. Bu yüzden fotografinin bu tür bir dünya görüşüne uyacak biçimde dünyanın kaydedilmesi olarak belirebilmesi, sözgelimi en nesnel kayıt (10) olması şaşırtıcı değildir. Başka bir deyişle, fotoğrafın toplumsal kullanımı, dünyanın olağan görünümünü düzenleyen kategorilere uygun olarak kurulmuş olası kullanım alanları arasında bir seçim gerektirdiği için fotografik imge gerçekliğin açık ve nesnel bir yeniden üretimi olarak sayılabilir. Eğer ‘doğanın sanatı taklit ettiği’ doğruysa, sanatın taklidinin doğanın en doğal taklidi olarak belirmesi doğaldır.
Ancak daha derin bir düzeyde, sadece naif bir gerçekçilik anlayışıyla, nesnel görünümünü şeylerin tam gerçekliğiyle olan uylaşıma değil (sadece toplumsal olarak düzenlenmiş algılama biçimleriyle bildirildiğinden) dizimini toplumsal kullanım içinde tanımlayan kurallara uymaya ve nesnel dünya görüşünün toplumsal tanımına borçlu olan gerçeğin bir temsili, gerçekçi olarak görülebilir. Fotoğrafa gerçekçiliğin garantisi yaftasını atfederken toplum sadece nesnelliğin temsiline uygun gerçeğin bir imgesinin gerçekten nesnel olduğuna dair totolojik bir kesinlik içinde kendisini onaylamaktadır. (11)
Photography A Middle-brow Art (“Un Art Moyen” Les Editions de Minuit, 1965)
Pierre Bourdieu, Luc Boltanski, Robert Castel, Jean-Claud Chamboredon and Dominique Schnapper.
Translated by Shaun Whiteside, Polity Press, 1996
Çeviri: Özgür Yaren (Arş. Gör., Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi)
__________________________
1 İmgesel ifade sistemleri alanının oymacılıktan ‘foto-roman’a doğru gerçekleşen yeniden düzenlenmesi, bu sistemlerin her birinin algısal ve estetik kurallarını kendi toplumsal kullanımlarından elde ettiğini ortaya çıkarmıştır. Fotoğraf o zamana değin oymacılığa özgü olan gerçeğin aslına sadık kopyasını çıkarma işlevine uymamıştır; bununla birlikte kurmaca olanı betimleme görevini oymacılığa bırakarak nesnellik ve gerçekçilik gibi daha önce de varolan gerekleri gerçekleştirerek güçlendirmiştir.
2 W. M. Ivins, Prints and visual communication )M.I.T. Press Cambridge, Mass. 1953), s.128.
3 Pierre Francastel, Peinture et Société, Audin, Lyon, 1951, s. 47.
4 Marcel Proust, Remembrance of Things Past, The Guermantes Way, trans. Terence Kilmartin , vol. 2 (Penguin
Books, Harmondsworth, 1981) s. 378.
5 Marcel Proust, ibid., In a Budding Grove, vol. 1, s.896.
6 Jurgis Baltrusaitis, Anamorphoses ou perspectives curieuses, Baltrusaitis, Paris, 1955.
7 Bu ayırt edici ve geleneksel temsilden daha az doğal bir şey olmadığı için, fotoğraf bazı öznelerde hala bildik çevreler içinde de olsa bir ‘yabancılaşma’ deneyimi yaratabilmektedir. 85 yaşındaki bir Lesquire sakinine kendisininkinin karşısındaki evin balkonundan çekilmiş eski bir fotoğraf gösterildiğinde şaşkınlığa uğrar. İlk
başta fotoğrafı evirip çevirse de hiçbir şey farkedemez. Kendisine elindekinin kasaba meydanının bir fotoğrafı olduğu anlatılır. ‘Ama nereden çekilmiş ki bu?’ Parmağını evlerin arasında dolaştırır. Durup bir evin birinci kat penceresini göstererek ‘Ama bu benim evim, öyle değil mi?’ Komşu evi farkeder: ‘Nereden çekilmiş, kiliseden mi?’ Yeni ayrıntılar keşfeder ancak kendisini konumlandıramadığından şaşkınlığı sürer.
8 Bir kez daha, çocuklar bu durumda istisnadırlar. Bu belki de onların doğasının değişiklik içinde olmasındandır; kısa ömürlü ve rastlantısal olanı yakalayabildiğinden ve hızlı bir görüntüyü bu şekilde oluşturmadan kaydedemeyeceğinden fotoğraf bu duruma uygundur.
9 Cf. Yves Bonnefoy, ‘Le temps et l’intemporel, dans la peinture du Quattrocento’, Mercure de France, Şubat 1958.
10 Fotografik temsiller yalnızca temsilleri yaratmaya yarayan ortamın mekanik olarak varolmasından önce ortaya çıkan temsil yasalarına uydukları için ‘gerçek gibi’ ve ‘nesnel’ olarak görülürler. 16. yy.’ın başından beri ressamlar tarafından bilinen ve o tarihten beri özellikle dışbükey lenslerin eklenmesiyle birlikte sürekli geliştirilen camera obscuranın kullanımı ‘gerçek gibi’ imgeler yaratma tutkusu geliştikçe yaygınlaştı. Aynı
zamanda 18. yy.’ın ikinci yarısının ‘silüetler’ olarak bilinen portrelerde (yüze düşürülen gölgeyle yapılan profil çizimler) geçerli modasını da biliyoruz. 1786 yılında Chrétien, bakır üzerine işlendiğinde bir dizi kopyanın basılmasına olanak veren üç-çeyrek-yüz portreleri olan ‘physionotrace’ tekniğini mükemmelleştirdi. 1807’de
Wollaston, çizilecek nesneyi ve çizimin kendisini aynı anda görmeye olanak verecek bir prizmanın kullanıldığı bir araç olan camera lucida’yı icat etti. 1822’de Daguerre, değişen ışığa bağlı saydam resimler olan ‘Dioramas’ı tanıttı; resimlerine en dramatik gücü verecek olan pigmentleri ararken, camera obscura’da beliren imgeleri kimyasal olarak sabitleme hayali peşinde deneylerini hafif duyarlı kimyasal ürünler üzerinde sürdürdü. Niepce’nin buluşunu öğrenerek onu geliştirip daguerrotype’a çevirdi. Fotoğraf, perspektifle yedi yüzyıl önce icat edilen ‘dünyanın görünümü’ü somutlaştırmanın mekanik yollarını sağladığından ‘gerçekçiliğin’ standardı olmaya yatkındı.
11 Kuşkusuz, yasalar toplumumuz tarafından nesnel olarak fotoğrafa verilen anlamın en iyi göstergelerinden biridir. Eğer çıplak vücudun fotografik temsili müstehcenlik suçlamalarına resimsel temsillerden çok daha fazla maruz kalıyorsa bunun nedeni kuşkusuz fotoğrafa atfedilen gerçekçiliktir. Bu durum, resimdeki temsillerin başardığı ‘nötralizasyon’ (görüngübilimsel anlamda) çalışmasını gerçekleştirmek için fotoğrafın daha az yeterli olduğu anlamına gelir.
