Anneannem, Kurt Cobain, Oğuz Atay
Haziran 7, 2010
Bazen insan kendine kapaklanıyor. Sonsuz bir rüyadan yeni uyanmış gibi bakıyor hayata. Şaşkınlıkla bakıyor. Oysa yeni bir şey yok gökyüzünün altında. Her şey eskimiş, her şey küflenmiş. Boğazına bir şey düğümleniyor sanki; ağlasan ağlayamıyorsun -gülsen gülemiyorsun demek isterdim ama- gülmek zaten imkansız.
Öyle anlarda, tuhaf ama, ya anneannem gelir aklıma, ya Kurt Cobain, ya da Oğuz Atay. Çok sık ağlamam aslında. Yine de, ağlarken kıvamı tutturamam bir türlü. Oysa insan ağlarken bile tutarlı olmalı. Tamam, anneannem çocukluğumun altın saçlı kraliçesi, arkadaşım, dert ortağımdı. İyi de, Kurt’la Oğuz Atay’ı anneannemle bir tutmam, aynı gözyaşına boğmam neyin nesi? Zaten kimse anlayamazdı bunu. O yüzden kimseye söylemedim, içimde sakladım.
Bazen böyle oluyor işte, durup dururken anneannem, Kurt ya da Oğuz Atay geliveriyor aklıma. Bu kez durup dururken olmadı, Selim İleri taciz etti beni. Varlık’ın şubat sayısında öyle bir anlatmış ki Oğuz Atay’ı, birdenbire koyu bir boşluğun içinde buldum kendimi. Elimdeki dergiye, masamın üstündeki kahve fincanına, bir kadının kıvrımlı dudaklarına, hadi doğruyu söyleyeyim, içimdeki boşluğa bile tutunamadım. Ruhumda bir şeyler yuvarlandı, düştü, kırıldı. “Geleceğini kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor,” sözü takıldı dilime. Bir film şeridi gibi anneanne portreleri geçti gözlerimin önünden.
Bana bunu yapmayacaktın Selim İleri, dedim. Belki bir mektup yazdın, ezberinde hiç adres olmadığı için boşluğa savurdun mektubu. Nerden bileceksin ruhumu eskiten o postacıların buldukları her adressiz mektubu bana getireceklerini! Kurt da bir zamanlar, mektupla değilse bile, simsiyah bir plakla çıkıp gelmişti bana. Babam “Kim bu adam?” diye kükremişti duvardaki posteri gösterip. “Nerden buluyorsun bu eşkıya kılıklıları… Adam olamayacaksın sen.”
Oğuz Atay, Nazım Hikmet, Kurt Cobain, Che… Bir de anneannemin fotoğrafı vardı duvarda. Babam ya görmüyordu onu, ya da görmek istemiyordu. Sahiden de acayipti duvarım. Bu isimler, bu resimler nasıl bir araya geldi, ben de bilmiyorum. Ortaya karışık.
Ruhum da karışıktı zaten. Hâlâ da öyle. Duvar da duvardı ama, bana mısın demedi.
Hüzünlü şiirleri o resimlerin altında okudum hep. “Çok çirkiniz sevgilim / en çok da sabaha karşı” dizelerini o duvarın önünde yazdım. Kendimle röportaj yapar gibi yaşadım yıllarca.
Şimdi postersiz bir odada yaşıyorum, kristal kadehlerden şarap içtiğim bile oluyor bazen. Pencereleri sıkı sıkı kapatıyorum. Yine de, ruhumun bütün kuşları üşüyor.
Kendimle röportaj yapar gibi yaşadığımı söyledim ya; mesela “Ölümü önlemeye imkan yok mu sizce?” diye soruyordum, sonra kendi karşıma geçip “Kesinlikle yok. Yaşamı önleyebiliriz ancak,” diye cevaplıyordum. Sonra soru bile sormadan cevaba geçiyordum hemen: “Ayıkken sevişemiyorum. İçince bütün kadınlar güzel görünür derler ya, alakası yok. İçince ben güzel görünüyorum kendime.”
“Edebiyat metinlerinin hayat kadar acı verici olduğuna az rastlanılır. Oğuz Atay gizli mizahına rağmen, çoğu kez, hayat kadar acı veren metinler yazdı,” demiş Selim İleri. Kurt’u da o yüzden sevmişim demek. Müziğin hayat kadar acı verici olduğuna da az rastlanılır. Kurt Cobain’in de sesi kanıyordu hep. Sesindeki o acı içine işliyordu insanın. Oğuz Atay da öyle. Gülümserken bile, bir sözcük çıkıveriyor metnin derinliklerinden, yaralıyor seni ve kayboluyor. Hem gülümsüyorsun, hem kanıyorsun!
Anneannem, hem Kurt Cobain, hem de Oğuz Atay gibiydi. Çocuk olduğunu bile hissettirmezdi insana. Hemen orta şekerli bir kahve yapardı. Sigaraları yakardık karşılıklı. Saatlerce derin derin sohbet ederdik. Hava kararıp da gaz sobasından sızan ışık odaya hakim olana dek vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık. Çok derinlerde, gizli saklı bir yarası vardı anneannemin. Biz değil, yaralarımız kaynaşıyordu belki de.
Derken Oğuz Atay öldü, anneannem öldü, Kurt öldü. Bense gaz sobasından sızan ışığın altında, eskimiş posterlere bakıyorum hâlâ. Yaşıyorum galiba.
Altay Öktem; Anneannem, Kurt Cobain, Oğuz Atay.
Deneme, Penguen Dergisi, ’05
Herhangi bir şey
Nisan 10, 2010
İnsanlarımız bu kötü yaşantıyı dile getirmeyi muhalefet yapmak olduğunu sanıyorlar. Yapanlar bile, ‘muhalefet yaptıklarını’ sanıyor bu bakıma. Aslında bir yanlış anlama olduğu halde, anlaşıp gidiyorlar. Bir ‘mış gibi yapmak’ tutturmuşlar; arabalar yürüyor ya, ekmek yapılıyor ya, iyi kötü suyumuz geliyor ya… mesele yok. Bir taklit yapıyor ve Batı’ya bile kendimizi kabul ettirdiğimiz anlar oluyor (Bir futbol maçında yeniveriyoruz onları.) Ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz, Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz. İyi aile çocukları arasında onlara çamur atan mahalle çocuğu gibiyiz. Ben buna saflık diyorum ve genel anlamda bir sempati duyuyorum. İçinde yaşarken de öfkeyle tepiniyorum. sf.26
Konuşur gibi yazmak ve yazar gibi konuşmak. İkincisi bir maniyer elbette. Fakat öyle bir tadı var ki iyi yapılırsa, insan pek anlamasa da bir şeyler sezebilir. Uzun ve karmaşık cümleler. Düşünürken, cümle haline getirmeden önce, insan çok karmaşık ve birbirine nasıl bağlandığı belirsiz uzun cümlelerle düşünüyor.
Türkçe’yi insan nasıl ediniyor? Yazı dili demek istiyorum. Eliot diyor ki, konuşma diliymiş ama, kimse öyle konuşamazmış – belki insanın yakın çevresi. Ben de birçok kitaptan eledim, süzdüm herhalde. Bu arada tatsız, renksiz, kötü kuruluşlu cümleleri nereden buldum? Sadece bana ait olanlar bunlar mı acaba?
Bir cümle -ve bir deyim- geldi aklıma: ‘Beni gayri ciddiye alıyorsunuz.’ sf.36
Yeni yılın ilk kelimeleri. Hiçbir şey yapmadım bir yıldır. Sadece ‘Oyun’u ikinci defa yazdım, o kadar. Oysa yapılacak çok iş var. Halit’in senaryosu, büyük roman, Kemal Tahir-Halit Ziya-Ahmet Hamdi Tanpınar incelemeleri, hikâyeler… İçim bir şey istemiyor ne var ki. İnsanlarımız ilgisizliği, uzaklığı da canımı sıkıyor. Bir şeyler gidip geliyor, rüyalarımda bir şeyler oluyor. Günlük kaygılara kapıldım anlaşılan. Okul da yok. Aslında çok vaktim var, içim karışık. Oturup çalışmaya başlasam bir şeyler olacağını sanıyorum. Programlar filan yaptım. Ama başladım denemez. Bir şeyler okumaya çalışıyorum. Bakalım ne olacak. (17 Ocak 1976) sf.218
Bir kişilik nasıl bölünür? Kaça bölünür? Meselâ eylembilimin kahramanı bu bölünmeyi nasıl yaşar? (Dün gece bir rüya: saatim patlıyor, sonsuz küçük çarklar, dişliler ortalığa yayılıyor, toplayamıyorum, saat camı bir iç basınçla şişiyor, dağılıyor.) sf.262
Oğuz Atay, Günlük
İletişim Yayınları, Günlük
Tehlikeli Oyunlar
Aralık 9, 2009
Macunu unuttum, çok iş var yetişemem, en önce böcekleri öldürmek için kutusunun üstünde dehşetli bir resimli roman kahramanı bulunan o fısfıstan alırım, ayrıca badanaya da o zehirli tozdan katarım, hani sinekler üstüne konunca şıp diye düşüp ölüyorlar, romandaki kötü katiller gibi hamamböcekleri düşüp kalıyorlar. Fısfıs kutusunun kapağındaki maskeli katil yapıyor bütün bunları, iyi katil olduğu için o sağ kalıyor, sarışın genç kızlar onu çok seviyor, beni sevmiyorlar, büyüyünce bende katil olacağım, kötü katilleri öldüreceğim, onları kovboy filmlerinde olduğu gibi meşru müdafaa yaparak yok edeceğim, hayır albayımın mutfağını farelerden temizleyeceğim, yeşil diş macunu gibi zehirleri keskin kokulu sucukların pastırmaların üstüne süreceğim, fareler de yeşil macun tüpünün kapağındaki hem cinsleri gibi bacaklarını havaya dikip ölecekler, albayım buna çok sevineceksiniz, aferin oğlum Hikmet diyecek, artık bütün sarışın kızlar senin diyecek.
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar
Roman, İletişim Yayınları, 13. Baskı
Sayfa: 80/81.
kendinitevfikfikretsanmak
Kasım 26, 2009
Bugünü daha iyi anlamak içinmiş aslında. Ne olacak anlayacaksın da? Daha mı iyi yaşayacaksın? Öyle deme, öğren öğren: Nâzım Paşayı Ruslar nasıl aldatmış? Bakkal Rıza’nın beni aldatmasına karşı yararı dokunur mu? Anlamıyorsun, meseleleri ayağa düşürüyorsun. Anlamıyorsunuz, meseleler hiç bir zaman başa çıkmadı. Hele sizler, hele sizler, kimsesizler için hiç. Hatta kendini Tevfik Fikret sananlar için bile. Gene de herkes tarih okuyor; bütün belgeler bir bir, gün ışığına çıkarılıyor. Bu belgeler de tarihimize ışık tutuyor. Bir millet, tarihine düşkün olmalı deniliyor. Bitmez tükenmez yazışmalar, hürmetlerimi arzederimler içinde küfürleşmeler, ilk olarakpaşahazretlerinibenikazetmiştimler, eyhakikatasusamış- milletimöğren’ler, nasihatler, musahabeler, harbiumumi hatıraları, edirne hatıraları, hatıra fotoğrafları, ok işaretli paşalar, çarpı işaretli mülazımıevveller, damatpaşayaakılöğreten aklıevveller, vakayıvakvakiyeler, vakanüvisler, takvimivekayiler, saatlimaariftakvimleri, napolyondanseçmeler, hamitpaşadan inciler, veliahthazretleribanademiştikiler, topun başında arap zabiti kıyafetinde çektirilmiş soluk fotoğraflar, vilayatışarkiyenin o günkü resimleri bir yeniçeri kıyafeti, donanmamızın hâlipürmelâlini gösteren temsilî resimler, şarküıibretiâlemler, muahedeler, antlaşmalar, muhterem refikim saffet paşa için imzalanmış ahmet paşa fotoğrafları, milletimefedaolsunlar, bir cevabımızlar, zaruribiraçiklamalar, benosıradagarpcephesindevazifedeydimler, aslındahâdise- şuşekildevukubulmuşturlar, tarihtekerrürdenibaretler, ikinci selim devrinde saray âdetleri, ahvaliâdiyeler, ojen fredirikin hediyesi saatler, hüsnü paşaların bir fransız ressamının eliyle portreleri, ahiretten dönenler, ölümün eşiğinden dönenler, kırım seferinden avdet edenler, fetvalar, şeyhülislamlar, doymak bilmeyen ihtiraslar, osmanlı ordusunun talimterbiyesi hakkında baronvonpaşaların fikriyatı, türk erkânıharbiumumiyesi ile teşrikimesaileri, on sekizinci asırda tophanenin vaziyeti, Sultanahmet meydanında meşrubat satıcıları, bir külhanbeyi -zamanın gravürcülerinden Alten tarafından- birdevringurubu, birdevrintuluu, hamasi şiirler, uyaneyhalkıelim/ sanayolgösterecekselimler, bahriye marşları, halim paşanın son günleri, veliaht paşanın ilk günleri, birgüneşdoğuyorlar, birgüneşdoğmuyorlar, terakkiler, tereddiler, ihtilaflar, itilaflar, hubertpaşanıntavassutlarıylakendilerine- şiddetleler, telgraflar, suretler, çiftaylı belgeler, kendielyazılarıylalar, gümrahiye müzesine merhumun bağışladığı pek kıymetli tarihî eşyalar, beşik-i şahaneler, tavassutlar, tavassutlar, resimli tarihler, şimdiyekadarhiçbiryerde- neşredilmemişler, neşredilipdemalumsebeplerle tahrifedilmişler, kumandan- hazretlerine3k775ler, or.kum.sek.al.top.tab.m.rafet.p.ler, harp haritalarının gölgesinde bilhassa çalışma masaları başında çektirilmiş fotoğraflar, hazırolcengeeğeristersensulhusalahlar, savaşlar, harpler, muharebeler, müsademeler, çatışmalar, kıtaların cepheye iltihakları, sakalları uzamış erler, tren pencerelerinden başlarını uzatmış saf bakışlı neferler, seferler, çöller, kemikler, otarihtepektanınmışlar, pekkıymettarvazolar, kavanozlar, kavanozdiplidünyalar, kavanoz kafalı herifler kurşun askerler, müstafi yüzbaşılar, mütekait miralaylar, emekli albaylar…
«Sen, her zaman okurdun Hüsam.»
Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar
İletişim Yayınları, Roman, Sf. 69-71
Geriye doğru yazılabilen ‘şey’ler
Kasım 15, 2009

Senin ‘egoist’ olduğunu söylerlerdi, benim için de şimdi benzer sözler ediyorlar. Annem öldükten sonra bir süre sen de yalnız kalmıştın ya, bu yüzden yalnızlığı bilirsin sanıyorum. Ben de yalnızlığımda sana benzedim babacığım: kendime yemekler pişiriyorum, senin kirli ropdöşambrına benzeyen bir şeyler giyip, bir karış sakalla evin içinde husursuz dolaşıp duruyorum, yanık kalmış elektrikleri söndürüyorum, durmadan para hesabı yapıyorum, kendimi biraz iyi hissettiğim günlerde çarşı pazar dolaşarak her malın iyisini almaya çalışıyorum. Gittikçe sana benziyorum babacığım; kimseleri beğenmez oldum. Aynaya pek bakmıyorum ama sevdiğim şeylerden söz ettikleri zaman suratımı senin gibi buruşturduğumu hissediyorum. Birilerine oturmaya gittiğim zaman, yemeğe kalmam için ısrar edilmeyince senin gibi, belki de senden çok şiddetli bir biçimde içerliyorum herkese, yalnız, senin yaptığın gibi kötü yemekleri açıkça beğenmezlik edemiyorum, ne yapalım, bu huyumu da annemden almışım. Gene de hoşnutsuzluğumu belirten bir iki söz söylemeden edemiyorum. İstiyorum ki babacığım artık herkes öğrensin hiçbir şeyi beğenmediğimi. Senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. Senin gibi ben de artık aklıma geleni hemen herkesin yüzüne haykırıyorum.
Demek ki senin köylü tabiatın bana miras kalmış babacığım: Medeniyet sevmiyorum. Bu günlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin sanıyorum. Ben, senin çıktığın köyüne dönmek istiyorum, yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filân sohbet etmek istemiyorum. Balığa çıkmak bize göre değil babacığım. Ben senin uçsuz bucaksız tarlalar arasındaki küçük köyüne yakın (çevrede belki bir iki ağaç olabilir) ahşap kirişli kerpiç bir evde yaşamak istiyorum. Evin resmini de tanıdık yaşlı bir mimara çizdirdim. (gençlere güvenim artık kalmadı babacığım.) Sana anlatması biraz zor ama, oraya gidişim bana haksızlık eden dünyaya karşı bir başkaldırma hareketi olacak diyebilirim, yani ben orada bulunmakla onlara, “işte bütün ‘terakkinizi’ gördüm ve ‘aslıma rücu ediyorum’ (yani Cemil beye dönüyorum)”, diyeceğim ve onlar da bunu anlamayacak. Sen bunu Ziya Paşa’nin ya da Mehmed Akif’in tepkilerine benzetebilirsin. Annem duysaydı çok ağlardı. Sen nasıl karşılardın bilmiyorum ama herhalde bunu da sana karşı bir hareketim olarak ‘tavsif’ etmezdin. Gene de, beni bu duruma kitapların getirdiğini söylerdin. Lukianos’u okuduğum zaman da bir gün kitabı karıştırmış ve içinde tanrılarla alay eden bölümü görünce, “bu oğlan onun için Allah’a inanmıyor, bana karşı geliyor,” diye pek gerçekçi olmayan bir yorumda bulunmuştun. (…)
Oysa ben kendimi modası geçmiş biri olarak ‘telakki ettiğim’ için senin çocukluğuna sığınıyorum babacığım. Hareketimin, annemde beğenmediğin biçimde bir duyarlılıkla ilgisi yok. Yani artık haddimi biliyorum, önünde ‘hayat’ denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum. Buna ‘şimdilerde’ kaçış diyorlar babacığım; birtakım toplum sorunlarını çözemeyeceklerini hisseden burjuva, yani senin anlayacağın şekilde şehirde yaşayan ve üstelik şehirdeki günlük yaşantının geleneklerini benimseyen aydınlar böyle yapıyormuş. Sen böyle söyleyenlere bakma babacığım. Oğlunu onlardan öğrenecek değilsin ya. Sen de aslında annem gibi benim hiçbir zaman kötü bir şey yapmayacağıma inanırsın değil mi? Hani bir zamanlar bazı kitaplar okuyordum da eve bazı asık suratlı adamları çağırıp onlarla bağırarak tartışıyordum; o zamanlar annem, başıma bir şeylere geleceğinden endişelenmekle birlikte, gene de bu konuda kendisini uyaran ahbaplarına karşı beni savunuyordu. Şimdi beni savunan kalmadı babacığım, çünkü ikiniz de öldünüz. İşte ben de yalnızsam, yalnızlığımı bilmek için çoğu zaman –sabit nazarlarla boşluğa baktığım zaman- bu kerpiç evi gittikçe daha ciddi biçimde düşünüyorum. Ben bu asık suratlı aydınlara hiç benzemiyorum babacığım; onlara karşıyım ve senin içtenliğinden yanayım. Bazı kitaplar yüzünden kafam biraz karışmışsa da bugün bile senin içtenliğini taşıdığımı ümit ediyorum. Gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım, yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?
Mektubuma burada son verirken hürmetle ellerinden öperim.
Oğlun.
Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken
İletişim Yayınları, Öykü, Syf. 180-184
Green – grass
Mayıs 4, 2009

6 Mart
Bu kıskanç korku gelinceye kadar, yaptıklarım bakımından değilse de, aklımdan geçenler bakımından aşağılık bir hayat yaşadım. Büyük ve güzel şeyler yerine, aşağılık şeyler düşündüm. Şimdi de durum düzelmiş değil; hiçbir şey düşünemiyorum. Çok bayağı bir olay. Neresinden tutulursa insanın elinde kalıyor: dağınık ve çürük bir örgü. Evet, haklıydı akrabalar. Ben, normal olmadığım için anormal olan bir çocuktum. Allah beni kahretsin ve ediyor da. Montaigne, kötü davranışlardan, istemediğiniz için kaçının, diyor, bece- remediğiniz için değil. Beni ne güzel açıklıyor. Ben de diyorum ki, Sayın Montaigne ve sizin gibiler! Canınız cehenneme. Sizin haklı olmanız bana hiçbir şey kazandırmıyor. Köşemde kıvrılıp ölüyorum işte. Siz de sevimli akrabalarım kadar yabancısınız bana. Adı Marki bilmem ne de olsa.. Tabii, siz gurur duyuyorsunuz düşüncelerinizden. Diyorsunuz ki, Selim Işık diye bir mesele olmamıştır. Olmayan bir mesele için, düşünce tarihinin insanı yücelten gelişimini bozamayız. Siz, kendini şövalye sanan Don Kişot gibi ilginç de değildiniz üstelik. Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyiniz. Düşünecek meselelerimiz var. Her gün yüz binlerce insan ölüyor. Ancak, ilginç olaylarla uğraşabiliriz. Next please!
İyileşmek istemiyorum. Artık bu kadarını ümit etmiyorum. Göğsümde sıkışıp kalmış korkuyu atabilsem yeter bana. O zaman aklım ve bedenim, istediğim gibi uyuşmuş olacak: beni yıpratan bu çelişme sona erecek.
(…)
Bütün günümü bu düşünceler içerisinde geçiriyorum; gece için yine bir hazırlık yapmadım. Oysa, gecenin geçmek bilmeyeceğini seziyorum. Bu satırları sabaha karşı üçte yazıyorum. Saat bire kadar annemi karşımda oturttum. Nefes alamıyordum; koltukta iki büklüm oturuyordum. Annem karşımdaydı. Bir kelime söylemeye korkuyordu. Ben de konuşmuyordum. Enerjiden tasarruf ediyoruz ya. Birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca annemle o kadar az konuştuk ki. Şimdi nereden başlayabilirim. Beni kötü yetiştirmekle suçlayamam ya onu böyle bir durumda. Ne desem fark etmez: yorum yapmadan beni dinler sadece. Olmaz. Bir insanla karşılıklı konuşacak gücüm yok. Bir insan, bir karşılık bekler sizden. Konuşurken ve dinlerken hissedersiniz bunu. Güçlü kuvvetli olduğunuz zaman önemsemezsiniz. Günseli de bana bunu hissettiriyor. Bana yararlı olmak istiyor, oysa beni yoruyor. İlgileniyor, demek ki ilgi bekliyor. Hiç olmazsa ilgilendiğinin farkedilmesini bekliyor. Annem öyle değildir. Kendini karıştırmadan benimle birlikte olmasını bilir. Hem de kitaplarda okumadan: bir yerde duymadan, içinden öyle geliyor. Bütün anneler böyle değildir. Gidip yatmasını söylüyorum: itiraz etmeden gidiyor. Karşımda oturduğu zaman düşüncelerimi hafifletiyor. İşim bitince gönderiyorum. Biraz iyileştiğimi görünce, bana yaptığın iyiliğin karşılığı olarak onunla ilgilenmemi bekleyebilir, değil mi? Hayır. Seviniyor sadece.
Uyuyamıyorum. Uykuda değişeceğimden korkuyorum. Oswald gibi uyanmaktan korkuyorum. Kendimi yormamaya çalışarak bekliyorum yatakta. Oysa, asıl bu bekleyiş yoruyor beni. Terlemeye başladım. Şaşılacak derecede zayıfladım bu terlemeler yüzünden. Önce ellerim, sonra ayaklarım terliyor, sonra bacaklarım, sırtım. Ateşim biraz düşüyor bu terlemelerin sonunda. Tekrar ateşime bakmaya başladım. Yarım saatte bir derece koyuyorum. Annem, bazen dereceyi saklıyor. Terleme geçince yataktan kalkıyorum, çamaşır değiştiriyorum ve evde dolaşmaya başlıyorum. Annemin uyumadığını, yatakta endişe ile beni izlediğini seziyorum. Bazen dayanamıyor, çekingen bir sesle, nasıl olduğumu soruyor. Ona, en aksi bir sesle, anlaşılmaz ve homurtulu bir karşılık veriyorum. Koltukla uyukluyorum çoğu zaman. Ankara’daki evi görüyorum rüyamda. Ev büyüyor, büyüyor, insanlarla dolup taşıyor. Tanıdığım bütün insanlar sığıyor evin içine. Gözlerimle, en önemsiz köşelerine kadar dolaşıyorum evi: annemle babamın pirinç topuzlu karyolasını, tahta kenarlı koltuklarını görüyorum. İstanbul’a taşınırken hepsi satılmıştı. Kafamın içini temizlemek mümkün değil demek ki.
Oğuz Atay, Tutunamayanlar
Roman, S. 612- 615
İletişim Yayınları
Yalnızlığın Oyuncakları
Kasım 5, 2008
Nihayet insanlık öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ’Yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ’İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakta yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır;herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.
Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsada, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğruluğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat,insanlık aleminin bu büyük kaybı,birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.
Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden,bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıztırap öektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de,onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir.
İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık,dünya savaşlarından birinde,çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra,hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.
Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa,doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı;bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi, önce, uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir.
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar
Roman, İletişim Yayınları
Sayfa: 255/ 256
Kitaplar, Çiçekler
Kasım 5, 2008
Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir “kitapları koruma derneği” kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli. Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itinayla hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiçbir koruyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi, üst üstte koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve altta kalanları, bu işlem sırasında kurban edilirler: kapaklarının üstünde haç biçimi yaralar meydana gelir. Kaba taşıyıcılar da onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı?
Satıcılar da gelişigüzel dizerler onları: isimlerini bile öğrenmeden. Onlar için en iyi kitap, en çok satılan kitaptır. Müşterinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitabı överler onlara. Bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlik belgesi verilmeli Olric. Herkes kitap satmamalı. Cahil kitapçıların, iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. İyi okuyucu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. Kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları. Bir zamanlar Selim, Balkanların ve Ortadoğu´nun en hassa okuyucusu olmakla övünürdü. Bu çeşit okuyucular daha kapıdan içeri girer girmez sonsuz bir hürriyet havası duymalıdırlar. Kitapları serbestçe koklayarak başıboş dolaşabilmelidir. Oysa bu cahil kitapçılar hemen yanına yaklaşır, tüyler ürpertici kitap adları sayarlar. Kendi akıllarınca müşteriye yararlı olmak isterler. Ne gibi bir kitap istediğinizi sorarlar size: polisiye bir şey mi olsun, yoksa bir aşk romanı mı? Bazı kitapları insanın burnuna sokarak, bunların çok tutulduğunu, herkesin satın aldığını söyleyerek baskı yaparlar. Oysa bu okuyucular, kaçmak için küçük bir bahaneye bakarlar: uçup giderler hemen. Bu az bulunur kuşların çekingenliğini hep yanlış yorumlarlar aptal kitapçılar. İşte, derler, ne istediğini bilmeyen bir müşteri daha. “Aşkın Günahları”nı sattım gitti. Olmazsa, “Gece Kokan Cinayet”i yuttururum. Bu “iyi” kitapları uzatmakla, zavallılara nasıl hakaret ettiklerini bilmezler. İnsan bazı kitapçıları kapıda görünce, onların bekleyişinden korkar da içeri adımını atmaz.
Oğuz Atay – Tutunamayanlar
Roman, İletişim Yayınları
Sayfa: 576/ 577
En Büyük Hazine Aklımızdır
Ekim 26, 2008
Uzun süre yalnız başıma düşündüm Sevgi, buhranlarımı senden saklamak istemiyorum artık. Bana bir çay pişir. Bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin: Yavaş yavaş soyunalım. Bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. Ne olacak endişesine kapılmayalım. Bırakalım zaman her şeyi halletsin. Bu söz bize korkunç gelmesin. Aynı ırmağa bir kere daha girelim. Acele etme, çay kendi kendine demlenir. Sen gideli neler oldu bak diyerek her şeyi bir çırpıda anlatmayalım: Bu sağlık bozucu davranıştan kaçınalım. Hemen birbirimizi eksiltmeyelim. Dur ıslanmışsın, sana kuru bir şeyler vereyim, deme. Hürriyetime düşkünüm biliyorsun. Nasıl olsa kururum. Günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. İnsan kendini kaybediyor sonra.
Peki Hikmetçiğim, dedi Sevgi. İnsanlar birbirini anlamadan da sevebilir. Her ırmağa istenildiği kadar girilebilir. Tecrübe insana bir şey kazandırmaz. Çok bilen çok yanılır damlaya damlaya göl olur. Saçmalama dedi Hikmet kendi kendine. Ben küçük burjuvaları sevmiyorum Sevgi. Kapı tokmağını da tamir etmek istemiyorum. Ne olur bir marangoz çağır. Ampulü değiştirmek için de elektrikçi gelsin. Seviştikten sonra yataktan hemen kalkmayalım. Hiç kalkmazdık zaten Hikmet. İçimiz kalkmasın demek istiyorum. Çok becerikli olmalıyım: Birbirimizin kusurunu görürüz o zaman. Zaten becerikli olacak gücüm yok Hikmet. Sen gideli çok zayıfladım. Biliyorum, yolda fark ettim seni görünce.
Belki bir çocuğumuz da olur Hikmet.
Çocuk mu? Evet, öyle ya: Geride bir şeyler bırakmak gerekiyor. Her şey denenmeli. Yavaş yavaş. Evet, yavaş yavaş hamile kalırsın Sevgiciğim, çocuğu karnında iki yıl taşırsın. Hızlı bir gebeliğin gerilimine dayanamayacağımı hissediyorum. Birdenbire büyük bir karınla karşılaşmaktan korkuyorum. Sancı filan da çekme olur mu? Dünyada yeteri kadar acı var zaten. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Yavaş yavaş doğur, olur mu? Çok yavaş seviştiğimiz bir günün sonunda hamile kalırsan bütün bunları başarırız belki. Çocuk da yavaş ağlasın. Yorgun yaşayalım dünyayı. Yorgun bir aşk olsun ilişkimiz. Bana iki aspirin ver, her tarafım ağrıyor. Evliliğimizin ilk günlerinde olduğu gibi fakat telaşı eksik bir yaşantı olsun: Durgun bir havuzun ılık sularına girer gibi…
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar
Roman, İletişim Yayınları
Sayfa 396/ 397





