“Varlık”

Aralık 23, 2009

“Ölüm, ahlâk yönünden hayatın kesinsizliğine ve belirli olmayışına en mânâlı delildir. Böylece ölüm genelleştirilmiş deneysel keyfiyet olarak değil, bir görev ve bir hareket olarak telâkki edilmelidir.” Soren Kierkegaard – İlim Dışı Eklenti, sf. 38

“Sıkıntı, korku ile karıştırılmalıdır. Korkunun dünyanın ya çevresel yahıt birlikte bulunma bölgesine belli bir objesi bulunur. Bir âlet, bir eşya yahut bir şahıs korkunun kaynağını teşkil eder. Halbuki sıkıntının kaynağı belirsizdir ve lokalize edilemez. Bu kaynak, yokluktur. Yokluk ise hiçbir zaman objektif hale getirilemez ve kavramlaştırılamaz.” Martin Heidegger – Varlık ve Zaman. sf. 58

“Biz zamansız özlerde birlik ifâde eden evrensel bilgi yoluyla Kuşatan’a iştirak ediyoruz. Basit deneysel şuur olarak özel realiteler çokluğu içerisindeyiz, asıl şuur olarak da basit şuurun içinde hapsedilmekten kurtuluyor ve insanlığın evresel ve zamansız özü ile birleşiyoruz.” Karl Jaspers, Düşünce ve Existenz, sf. 72

“Kahvenin reel bir olayı durumunda bulunacak olan Pierre’in yokluğuna benim onu burada bekleyişim sebep olmuştur. Bu bekleyişimle onun mevcut olmayışını dışarıdan bir olay halinde açıkça görürüm. Böylece kahvedeki toplulukla Pierre arasında sentetik bir bağlantı kurarak onu ararım ve orada bulunmadığını fark ederim. Burada sâf düşünce ile karakterize edilen olumsuz hükümlerdeki “var olamama” bağlantısından farklı, reel bir kahve ile Pierre ilişkisi geçerlidir. Sâf bir olumsuz hükümle Pierre’in kahvede olmayışını söylemek soyut mânâ taşır ve reeal bir temele sahip değildir: yokluk dünyaya insanla gelmiştir.

İnsanın kendi hürriyetinin şuuruna ermesi sıkıntı ile olur yahut daha iyisi, sıkıntı varlık şuuru olarak hürriyetin habercisidir. Sıkıntı vasıtasıyla hürriyet kendini ve kendi sorusunu açığa çıkarır.” Jean Paul Sartre, Varlık ve Yokluk, sf. 88-89

Bir kimse, güvenlik arzusu ile Allah’la bir sözleşme yapmak hususunda hürdür, fakat bu sözleşmeyi ihanetle feshetmek hususunda da hürdür. İman ve hürriyet, aşkınlık (transcendence) ihtiyacını ortaya koyar. Aşkınlık, Heidegger ve Sartre’da zaman içinde yatay bir öte hareketi olarak gösterilmişti. Marcel’e göre aşkınlık, aynı zamanda sonsuza doğru zaman içinde dikey bir öte hareketidir. Aşkınlık tecrübesi ancak Aşkın Varlığın hayatına iştirâk etmekle tamamlanır. Marcel’in varlık felsefesi, Heidegger ve Satre’ınkilerden farklı olarak, sadece insanın sınırlılığı felsefesi değildir. Bu felsefe sınırlılığının ve geçiciliğin ötesinde, bizi aşkın ve ölümsüz Varlığa ulaştıracak bir cadde açmaya çalışır. – Gabriel Marcel, Varlık Sırrı, sf. 115.

Frank Magill, Egzistansiyalist Felsefenin Beş Klasiği,

Hareket Yayınları (1971), Özgür Metin

Heidegger

İnsanın öteki insanlar ile, öteki insanlar için ve öteki insanlara karşı sürdürdüğü günlük yaşam uğraşında sürekli olarak ötekiler karşısında farklı olma kaygısı yatar. Bu, ötekiler karşısındaki farkı kapatma, kendi ötekilerden geriyse, bu geriliği giderme veya ötekilerden üstünse, onları altta tutma kaygısıdır. Ötekilerle kendisi arasındaki ‘mesafe’nin kaygısı -insanın kendinse de örtülü kalan bu kaygı – ötekilerle birlikte olmayı gerginleştirir. Günlük insan bu mesafeliliğin ne kadar az farkındaysa, bu kaygı o kadar sarsılmaz ve kökten biçimde etkisini gösterir.

Ne var ki, birlikte olmanın içerdiği bu mesafelilikte insan, ötekilerle birlikte olan günlük insan olarak, ötekilere uyma, ötekiler için ne geçerliyse onu geçerli sayma durumundadır. Burada insan kendisi değildir; onun ‘’kendisi olma’’sını ötekiler üzerine almışlardır. İnsanın günlük yaşam olanakları ötekilerin koyduğu ölçülerce yönetilir. Bu ötekiler belirli ötekiler değildir. Önemli olan, insnaın farkında olmaksızın devraldığı, ötekilerin sessiz, göze batmayan egemenliğidir. İnsanın kendisi ötekilerin bir parçası olarak, onların gücünü sağlamlaştırır. Aslında onların bir parçası olduğunu gizlemek için insanın ‘ötekiler’ diye adlandırdığı şey, günlük birlikte olmayı oluşturanlar, yani her zaman ‘’burada olanlar’’dır. Ötekilerin kimliği ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisi ne bazı kimseler ne de hepsini toplamıdır. Onların kimliği ‘kimsesizlik’ ya da ‘’herkes’dir.

İnsana her zaman en yakın olan içinde insanın günlük yalan uğraşlarının olup bittiği alan ‘kamu’ alanıdır. Gerek kamu ulaşım araçlarının gerek haberleşme araçlarının kullanımında her öteki değer ötekinden farksızdır. Bu ötekilerle birlikte olmada insanın kendisi diğer ötekiler içinde erir ve her ötekinin kendi farklılık ve özelliği artan biçimde ortadan kalkar. Bu göze batmamazlık ve belirsizlik içinde herkes alanı ve bu alanın egemenliği gelişir. Herkes neden hoşlanır ve nasıl eğlenirse biz de ondan hoşlanır ve öyle eğleniriz. Sanat ve edebiyatı herkes nasıl okur görürür ve yargılarsa, biz de öyle okur, görür ve yargılarız kalabalıktan herkes nasıl kaçınırsa bizde öyle kaçınırız. Herkesi öfkelendiren, bizi de öfkelendirir. Belirlilikten yoksun ve hepimizden oluşan ‘’herkes’’alanı, insana günlük varoluş biçimini dikte eder.

Herkes alanının kendine özgü nitelikleri vardır. Birlikte olmanın içerdiği mesafelilik, temelini birlikte olmanın sağladığı ’sıradan olma’da bulur. Sıradan olma, herkes alanını oluşturan özelliklerden biridir. Herkes alanı, varlığını ancak sıradan olma ile korur. Neyin yapılıp yapılmaması gerektiği, neyin geçerli neyin geçersiz olduğu sonuç ve başarının nasıl elde edileceğinin ölçütlerini veren sıradan olma, bu ölçülerle herkes alanı ayakta tutar. Neyin göze alınabileceğinin sınırlarının önceden çizilmişliğininde, sıradan olma, öne çıkmak isteyen her türlü kural dışılığı gözetim altına alır. Her türlü üstünlük sessizce bastırılır. Özgün olan her şey hemen alışılagelmiş’in çoktan bilinenin düzeyine indirilir. Uzun çaba ve didinmelerle kazanılan her şey çabucak kullanıma hazır duruma girer. Bütün sırlar güçlerini yitirir. Sıradan olma kaygısı insanın temel bir eğilimini, bütün varlık olanaklarının tekdüzeleşmesi eğilimini açığa çıkarır.

Mesafelilik sıradan olma, tek düzeleşme, herkes alanının varlık tarzları olarak ‘kamu’yu oluştururlar. Her türlü dünya ve insan görüşünü düzenleyen, her zaman haklı olan kamudur. Ve bu, kamunun nesneler ile temele inen bir bağ kurabilmesi, ‘şeyler’i açıkça görebilmesinden değil, ‘şeyler’e girememesi, düzeyli ve düzeysiz, bozulmuş ile bozulmamış arasında hiçbir fark gözetmemesinden ötürüdür.

Herkes alanı her yerde hazır bulunur, ama insanın karar vermesi gerektiği yerde herkes ortadan çekilmiştir. Ne var ki bütün kararlar önceden herkes alanınca verildiği için herkes alanı insanın sorumluluğunu insan üzerinden alır. Herkes alanı kolayca her şeyin sorumluluğunu yüklenebilir, çünkü bu alanda yapılıp edilmiş olanlardan ötürü hiç kimseden tek başına kendisini sorumlu sayması beklenmez. Yapılıp edilenlerden sorumlu hep ‘’herkes’’ ya da ‘’hiç kimse’’dir.

Böylece herkes alanı insnanın günlük yaşam yükünü hafifletir, insanın yaşamayı kolaylaştırma eğilimine yardımcı olur. İnsanın varoluş yükünün hafifletilmesinde sürekli olarak insanın yardımına koşan herkes alanı, bununla sürekli olarak kendi egemenliğini sağlamlaştırır.

Herkes alanında her kimse ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir. Günlük insanın kimliği sorusunun karşılığı olan ‘herkes’, insanın ötekilerle birlikte olması’nda kendi varoluşunu teslim ettiği ‘’hiç kimse’’dir.

***

”Varlığını sormamız gereken hangi varolandır?” sorusu ile araştırmasına başlar heidegger. Varlığa hiç olmazsa aralığından bir göz atabileceğimiz ”kapı” bize nerede açılıyor? İnsan bir şeye erişebileceği delik nerede bulunabilir? Varlığa açılan bu deliği insanda görür o. Yalnız insan, varlığını sorabilir. Yalnız insan varolandani ki o kendisidir, varlığa doğru adım atabilir. Yalnız insan varolanın srrını aşabilir. İnsan yalnızca varolan değildir aynı zamanda kendini var olan olarak anlayabilendir de. Bütün öteki nesneleri anlayabilmesinin nedeni de budur. Varlıkbilim de böylece bütün öteki bilimlerin önkoşulu olur. İnsan heidegger’e göre ‘varlığın çoban’ı varlıktan bir örnek, bir eş baskısıdır. Yalnızca insan gerçekten burda olandır, gerçek varolandır. Bu varolana, her birimizin olduğu ve bütün başka varlıklar arasında varlığının aorusunu soran bu varolana kendi söz dağarcığı içinde ‘dasein’ diyor heidegger. O, insan sözcüğü yerine ‘dasein’ sözcüğünü kullanıyor. Şundan dolayı; ‘insan’ mantıksal tür kavramı olarak anlaşılabilir oysa heidegger doğrudan doğruya tek insanın bir defalık varoluşunu ele almak ister.

Heidegger ‘in felsefesi insana yöneldiğine göre, hümanist bir felsefe midir diye sorulabilir. Değildir, çünkü ona göre, hümanizm soyut bir insanlık sevgisi içinde gerçek insanı gözden kaçırabilir. Oysa Heidegger varoluşsal kaygılarıyla birlikte somut tek insanı, bireyi araştırır; insanı insan olarak araştırmaz da, insanlar aracılığıyla insan deliğinden varlığın kendisini temellendirmek ister.

Her insanın varoluşu dünyanın varoluşuna bir göstergedir. Ben ve dış dünya birbirinden ayrılamaz. Felsefe dizgilerinin dışdünyanın varoluşu için kanıt aramalarını ‘felsefenin skandalı’ olarak görür Heidegger. Onun için dış dünya sorusu diye bir şey yoktur, çünkü insan varoluşu aslında bir dünya içinde olma’dır. Dünyada olmaktır.. İnsanın dünyada oluşu bir nesnenin ya da bir hayvanın dünyada oluşu gibi değildir, bir dünya ile karşılaşmasıdır.

İnsanın bu dünyasının artık şimdiye kadarki kategorilerle ölçülemeyeceği açıktır. Eski ölçüler ‘ben’imizin iç dünyasını değil, yalnızca nesneler dünyasını ölçerler. İnsanın dünyasının ölçek olarak içdenlik ya da varoluşça ölçüye gereksinmesi vardır. Bir insanın bize yakın ya da uzak oluşu  metre ve kilometrelerle ölçülemez. Dünyanın içinde olmak da uzayla ilgili bir belirlenim değil varoluşça bir belirlenimdir.

Heidegger’e göre varlığın ancak bilgide ortaya çıktığını sanması eski felsefenin bir yanılsamasıdır ona göre. Varlık daha çok durumlarında ortaya çıkar. Bu ruh durumlarımızı dinlersek yalnız ne olduğumuz değil, ne olmakta olduğumuz da kendini bize açar. Varlığımız rastlantısal olarak ve kopuk kopuk açılır bize ve burda olmamızın kendi bir kökeni olmadığını görürüz. Bilinmeyene bir güç, bir tanrı, bir denon bir alınyazısına bağlıdır bizim ‘burada’ ‘olmamız. Bu bilinmeyene güç bizi buraya fırlatmıştır. İnsanın bırakılmışlığı, atılmışlığı, fırlatılmışlığı burada bulunur. ‘Burada’ içimizden herbirinin yaşamakta olduğu yer ve zamandır, iç urumlar ve dış durumlardır, öyleyse herbirimizin içinde bulunduğu durumlardır. Kimse bize bu dünyaya gelmek isteyip istemediğimizi sormamıştır. Burada oluşumuz bize yalnızcazorlanmışdır; yalızca taşıdığımız bir yük olarak bize açılmıştır. Bundan dolayı bizim içine konduğumuz bu dünya bizim dünyamız değildir. O bize yabancıdır, Bizden uzak ve düşmancadır. Orada kendimizi evimizde hissetmeyiz, tam tersine yabancı korumasız hissederiz.

İçinde bulunduğumuz durum burada oluşumuzu bir fırlatılmışlık olma durumu olarak bize açtığına göre şimdi ‘anlama’ bu bırakılmışlık varlığın özelliğini bize yakından gösterir. Anlama’dan da ‘söz’ varoluş biçimi çıkarılır. Ama bundan dil anlaşılmaz. Her dilden önce gelen ve konuşmayı olanaklı kılan şey anlaşılır. Söz içinde bulunulan ‘durum’dan ve ‘anlama’dan ayrılırsa salt bir lakırdı olur. Nesnelere ilişilmek yerine salt sözcüklerle yetinilir. İnsanları sansasyon ve skandallara götüren de bu yalın sözlerin temelsizliğinden doğar. Halisin sahteden, şarlatanın dâhiden, boş lafın gerçek yaşantıdan ayrılmasını olanaksız kılan çok anlamlılık ortaya çıkar. Her şey doğru anlaşılmış, kavranmış gibi görünür ama aslında anlaşılmamıştır. Böylece insan şöyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalır: temelsizlik.

Kısaca: durum insanın fırlatılmış olduğunu gösterir; anlama bize varlığın olanaklarını, tasarılarını özgürlük içinde gerçekleştirebilen bilinci gösteriri; söz de önünde giden olayları dile getirmek yeteneğini gösterir. Bu üç basamak içinde ilerleyerek varlık kensini ortaya koyar.

Varlığın temelini bütünlüğü içinde ortaya çıkaran araçlar da, heidegger’e göre ‘korku’, ‘vicdan’ ve ‘ölüm’dür.

Durum bize varlığı ‘bırakılmışlık’, ‘fırlatılmışlık’ olarak göstermişti, bundan da ürküntü ya da iç daralması diyebileceğimiz belirsiz bir korku doğar. Bu iç daralması bu kaygı korku sıradan korku ile aynı şey değildir. Korkuda belli bir tehlike karşısında çekiniriz: hastalık, sınav, kötü bir insan gibi. İç daralmasında ise belli bir şeyden dolayı değil, kendimiz için çekiniriz; varlık karşısında ve varlık için çekinmedir bu. İç daralması, insanı hiçlik uçurumunun önüne koymuştur ve hiçlik ile birbirine bağlıdır. Ancak hiçlik uçurumunun üzerine sallanmış olan kimse, kendi varlığı için kaygılanmış olan bir kimse varolanın dar sınırını açıp varlığa adım atabilir. İç daralması kaplayıcı bir şeydir. Ondan bütün yaşama güvenleri kırılır. İnsan bu korku içinde avunmasız kalır ve yalnızlığa gömülür. Sıradan insan bu korkudan günlük yaşamın gürültü patırtısı arasında, işe güce kaçar. Ama iç huzursuzluk yine kalır onda ve iç daralması yeniden ortaya çıkar. Ancak bu korku içinde kalmaya yüreklilik gösteren kimse, o zaman doğrudan doğruya kendinde olan içi çekirdeği, kendi varoluşunu yakalayabilir. ‘sıkıntı’ için de aynı şey geçerlidir. Çıkışı olmayan bir boşluk insanı kaplar. Artık hiçbir şey gevşetmez, ferahlatmaz insanı, karanlık bir duygu kaplar ruhu. Yine bu sıkıntıda durup kalabilen kimse bir avuntu kabul etmez durumundan kendi varoluşuna ulaşabilir.

Varlık temelini ortaya çıkaran bir başka araç da ‘vicdan’dır. İnsanda kaygı varoldukça vicdan da gelişebilir. Bu ses bizi ‘onlar’ alanının günlük işlerine düşmemek için uyarıyor ve bizi yeniden kendi benliğimize kendi özgürlüğümüze dönmeye çağırıyor. Bu insanın özgür eylemidir. Vicdanın derinliği de yüksekliği de buradadır. Vicdan insana suçunu bildirir. Bu suç burada olanın kendisindedir. Kant ‘yapmam gerekir, çünkü yapabilirim.’ diyordu Heidegger ise ‘yapmam gerekir, ama yapamam.’ diyor. Öte yandan vicdan insana kendi yüksekliğini de gösterir. İnsanı karanlığa çağırır. Bu da Heidegger’in en yüksek bir şey olarak gösterdiği şeydir. Kendi burada oluşuna bağlı olsan da bir yere fırlatılmış, bırakılmış olsan da içinde bulunduğun durum sana yabancı olsa da, burada olmakla suçu üzerine almış olsan da, dünya sana yabancı ve düşmanca da olsa, bilinmeyene bir altyazısının elinde de olsan, bütün bunlara karşın, yine de kendini alt olmaya, yenilmeye bırakma. Sıkı dur. Alınyazını, ölümün bile söz konusu olsa, kendi eline al. Göçüp gitmeye mahkûmsan o zaman da kendi ölümünler bir kahraman olarak öl. Böylece karanlık insanın yaşamını güçlükler içinde de kendi eline aldığı ve kahramanca üstesinden geldiği son bir duraktır.

Varlık temelini en derinden açığa vuran ölümdür. Heidegger’e göre. Ölüm insan varlığının bütün olanakları arasından en gerçek olanıdır: ölüm bir başkası tarafından yerine getirilemez, bunu herkes kendisi başarır. Ölüm aşılamaz bir şeydir, çünkü ölümle bütün olanaklar biter. İnsan ölüme giden bir varlıktır ölüm var olur olmaz insanı aşan bir biçim almaktadır. Ancak böylece insanın burada oluşunun her dakikası ölümle içten biçim alır: ilkin ölüm, yaşamı bir bütünlük haline getirir. İkinci olarak ancak ölüm yaşama anlam verir. Ölümün ne zaman geleceği bilinmediği için hayatın anlamı her an gerçekleştirilmelidir. Herkes ölecektir bunu herkes bilir. Ama insan ölüm korkusunu günlük işler arasında uzaklaştırmaya çalışır. Aslında bunlar kendi ölümü karşısında korkunç bir kaçmadır. Ama kendi ölümünü göz önünde tutan ve yine de sağlam kalan, kendini sağlam tutan, kendi varoluşuna doğru açılabilir.

Martin Heidegger 118, 130, 232, 235

Çağdaş Felsefe – Bedia Akarsu

Inkılap kitabevi

Düşüncenin Çağrısı

Ağustos 17, 2009

Immanuel Kant

‘Eğer bir insanın düşünceleri, içinde hakikati ve hayatı barındıracaksa, bunlar onun kendi temel düşünceleri olmalıdır. Çünkü onun gerçekten ve tamamen anlayabildiği sadece bunlardır. Başkalarının düşüncelerini okumak, kişinin davet edilmediği bir yemeğin artıklarını alması ya da bir yabancının yortık dökük elbiselerini üzerine geçirmesi gibidir. Okuduğumuz düşünceyle içimizde uyanan düşünce arasındaki ilişki, tarih öncesi zamanlardan kalma bir bitkinin fosilleşmiş kalıntısının baharda tomurcuklanan bir bitkiyle ilişkisi gibidir.

Hayatlarını okuyarak geçirenler ve bilgeliklerini kitaplardan elde edenler, bir ülke hakkında tam ve doğru bilgiyi seyyahların anlattıklarından elde etmeye çalışanlara benzer. Bu insanlar birçok şey hakkında bir yığın şey söylerler; ama aslında ülkenin gerçek durumu hakkında açık, belirgin, doğru ve tutarlı bir bilgiye sahip değildirler. Fakat hayatlarını düşünerek geçirenler, o ülkeyi gezip görmüş, orada bizzat yaşamış olanlara benzerler,  sadece bunlar onların anlattığı şeyin ne olduğunu gerçekten bilirler, oradaki anlattığı şeyin ne olduğunu gerçekten bilirler, oradaki şeylere dair kendi içindeki tutarlı ve kapsamlı bir bilgiye sahiptirler ve onların özüne vakıftırlar.

Okumak gibi safi tecrübe de düşüncenin o denli az yerini doldurabilir. Safi tecrübenin düşünce karşısındaki durumu ne ise yemenin hazım ve sindirim karşısındaki durumu odur. Tecrübe insanlığın ilerlemesinin özellikle kendi keşiflerine borçlu olduğuyla övünürken, bedeni bütünlüğü içinde ayakta tutmanın kendi işi olduğunu iddia eden ağızdan farklı bir konumda değildir.’  -  sf. 29, 33, 36   / Arthur Schopenhauer

‘Dedik ki, insan henüz düşünmüyor ve bunun nedeni düşünülecek olanın ondan yüz çevirmesidir; hiçbir surette yalnızca insanın düşünülücek olana yeteri kadar yüzünü dönmemesi değil. Düşünülecek olan, insandan yüz çeviriyor.’  sf. 54  /  Martin Heidegger

‘Pratik kullanımı içinde aklın ihtiyacı çok daha önemlidir, çünkü şarta bağlı değildir ve sadece yargıda bulunmak istediğimizde değil, fakat yargıda bulunmak zorunda olduğumuz için Tanrı’nın varlığını varsaymak zorunda kalırız.  Aklın saf pratik kullanımı ahlak yasalarının düsturlarına dayanır. Ne var ki bunların tümü, ancak özgürlük sayesinde mümkün olduğu ölçüde dünyada mümkün en yüksek iyi fikrine: ahlak’a götürür, diğer taraftan bu düsturlar, sadece ilkine göre taksim edildiği kadarıyla insan özgürlüğüne değil, fakat aynı zamanda doğaya da dayanan şeye götürür, ki bu en yüksek mutlululuktur. Dolayısıyla akıl böyle bir bağımlı yüksek iyi uğruna, en yüksek bağımsız iyi olarak üstün bir aklı kabul etme ihtiyacı duyar; elbette bu kabulden ahlak düstürlarının bağlayıcı otoritesini ya da onlara riayet teşvik eden şeyleri çıkarmak için değil, (çünkü güdüler sadece çürütülmez biçimde kendiliğinden zorunluklu olarak, kesin olan yasadan değil fakat herhangi bir şeyden çıkkarsanmış olsalardı bunların herhangi bir ahlaki değeri olmazdı), fakat daha çok en yüksek iyi kavramına nesnel gerçeklik kazandırmak, yeni ideası ahlâkın kendisiyle koparılmaz biçimde ilişkili olan şeyin başka yerde var olmaması halinde olacak olan tam da bu olduğu üzere, ahlâkla birlikte onu safi bir ideal olarak kabul edilmekten korumak için.’ sf. 92  /  Immanuel Kant

Düşüncenin Çağrısı

Say Yayınları, Özgür Metin.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.