Asterion

Aralık 10, 2010

”Ve kraliçe Asterion adı verilen bir çocuk doğurdu.”
APOLLODORUS: Biblioteca, I.

Beni kibirli olmakla suçladıklarını biliyorum ve belki de insanlardan kaçmakla ve belki de delilikle. Bu suçlamalar (vakti gelince cezasını vereceğim bunların) benimle alay etmek için. Evimden hiç çıkmadığım doğru, ama evimin kapılarının (ki sayıları sonsuzdur) gece ve gündüz insanlara ve hayvanlara da açık olduğu doğru. İsteyen girebilir. İçeri giren ne kadın süs püsleri ne de zarif saray adetleriyle karşılaşacak, sadece sessizlik ve yalnızlık bulacak. Ayrıca yeryüzünde bir benzeri daha bulunmayan bir evle karşılaşacak. (Mısır’da buna benzeyen bir tane olduğunu söyleyenler var, ama yalan söylüyorlar.) Bana iftira edenler bile evde tek bir mobilya bile olmadığını kabul ederler. Bir diğer gülünç yalan da benim, Asterion’un tutsak olduğum. Kilitli kapı olmadığını tekrarlayayım mı, kilit diye bir şey olmadığını da ekleyeyim mi? Ayrıca, bir akşamüzeri dışarı çıktım da; gece olmadan geri döndümse bu sıradan insanların yüzlerinin bende uyandırdığı korku yüzündendir, rengi atmış ve el ayası gibi yassı olan yüzler. Güneş çoktan batmıştı, ama bir çocuğun çaresiz ağlayışı ve inananların kaba saba yakarışları bana tanındığımı anlattı. İnsanlar yakarıyorlar, kaçışıyorlar, karşımda secde ediyorlardır, bazıları Baltalar tapınağındaki sütun tabanlığına tırmandı, kimileriyse yerden taşlar topladılar. İçlerinden biri, sanıyorum, denize girip saklandı. Boşuna değil annemin bir kraliçe olması; alçakgönüllüğüm bunu arzulasa da, avamın arasına karışmam mümkün değil.

Gerçeği şu ki, benzerim yok. Birinin bir başkasına iletebilecekleri beni ilgilendirmiyor; filozof gibi ben de yazı sanatı aracılığıyla hiçbir şeyin aktarılamayacağına inanıyorum. Ivır zıvır ve sudan ayrıntıların zihnimde yeri yok, ruhum uçsuz bucaksız ve yüce olan şeylere hazır; iki harf arasındaki farkı hiçbir zaman öğrenemedim. Yücegönüllü bir acelecilik beni okuma öğrenmekten alakoydu. Bazen buna çok kederleniyorum, çünkü geceler, gündüzler uzun.

Elbette, beni oyalacak şeyler de yok değil. Tos vurmaya hazırlanan koç gibi, başım dönüp yerlere yuvarlanıncaya kadar son hız koşuyorum dehlizlerde. Bir havuzun kenarına ya da bir köşeye iki büklüm olup siniyorum, arkamdan takip eden varmış oyunu oynuyorum. Kanlar içinde kalıncaya kadar kendimi üzerlerinden yerlere attığım damlar var. İstediğim zaman uyuyormuş numarası yapar, gözlerimi kapar, sık sık solurum. (Bazen gerçekten uyuyorum, bazen gözlerimi açtığımda günün rengi değişmiş oluyor.) Ama bütün oyunlar arasında, en sevdiğim öteki Asterion oyunu. O beni ziyarete geliyormuş, ben de onu evimi gezdiriyormuşum. Büyük bir saygı gösterisiyle ona şöyle diyorum; şimdi ilk kavşağa geri dönüyoruz ya da şimdi başka bir avluya çıkacağız ya da su yolunu beğeneceğini biliyordum ya da şimdi içi kum dolu bir havuz göreceksin, ya da bak şimdi, birazdan mahzenin yolunun nasıl çatallandığını göreceksin. Bazen bir hata yapıyorum, ikimiz birden katıla katıla gülüyoruz.

Sadece bu oyunları hayal etmekle kalmadım, aynı zamanda ev hakkında da düşündüm. Evin bütün bölümleri bir çok kere tekrarlanıyor, her yer başka bir yer. Tek bir havuz, avlu, yalak ya da samanlık yok; ondört (sonsuz) samanlık, yalak, avlu, havuz var. Ev dünyayla aynı büyüklükte; ya da daha doğrusu, dünyanın ta kendisi. Gene de, havuzlu avluları ve taş dehlizleri bitire bitire sokağa çıktım ve Baltalar tapınağını ve denizi gördüm. Bunun nasıl olduğunu anlamadım ta ki bir gece bana denizlerin ve tapınakların da sayıca ondört (sonsuz) olduğu malum oluncaya kadar. Her şey birçok kere tekrarlanıyor, ondört kere, ama dünyada sadece iki şey var ki onlar yalnızca bir tane galiba: yukarıda, içinden çıkılmaz güneş; aşağıda Asterion. Belki de yıldızları ve güneşi ve bu dev evi de ben yarattım, unuttum gitti.

Her dokuz yılda bir dokuz kişi eve giriyorlar onları bütün kötülüklerden kurtarayım diye. Taş dehlizlerin derinliklerinde adımlarını ve seslerini duyuyorum ve sevinçle onları karşılamaya koşuyorum. Tören birkaç dakika sürüyor. Benim ellerimi kana bulamam gerekmeden ardarda devriliyorlar. Devrildikleri yerde kalıyorlar ve gövdeleri bir dehlizi ötekinden ayırtetmeme yarıyor. Kim olduklarını bilmiyorum, ama onlardan biri ölüm anında kehanette bulundu, günün birinde kurtarıcım gelecekmiş. O zamandan beridir yalnızlığım acı vermiyor bana, çünkü biliyorum ki kurtarıcım yaşıyor ve nihayet tozları yarıp karşıma dikilecek. Kulaklarım yeryüzünün bütün gürültülerini seçebilseydi, ayak seslerini duyabilmem gerekirdi. Onun beni daha az dehlizleri ve kapıları olan bir yere götüreceğini umud ediyorum. Kurtarıcım nasıl biri olacak, diye soruyorum kendi kendime. Boğa mı olacak, insan mı? İnsan yüzlü bir boğa mı olacak, belki de? Yoksa benim gibi mi olacak?

Sabah güneşi tunç kılıca çarpıp geri döndü. Üzerinde kanın damlası bile yoktu artık.
”İnanır mısı Ariadne” dedi Teseus. ”Minotauros kendini savunmadı bile.”

Jorge Luis Borges, El Aleph / Alef
Öykü, İletişim Yayınları, Çv. Fatih Özgüven, “Asterion’un Evi” öyküsü

Duvar, kitaplar

Ocak 29, 2010

Uçsuz bucaksız çin seddi’nin yapılmasını emreden kişinin ilk shih huang i olduğunu onun da kendi döneminden önce yazılmış kitapların tümünün yakılmasını buyurduğunu okuyalı çok olmadı. İki mufassal işin -barbarlardan korunmak için beş/altı yüz külçelik taş yığınının inşası ile tarihin, daha doğrusu geçmişin toptan imhası- aynı insandan çıkması, bunların da onun kişiliğinin ifadesi olması, inanılır gibi değil ama beni tatmin etmekle birlikte kaygılandırdı da. Bu yazının hedeflediği, söz ettiğim hissin nedenlerinin araştırılmasıdır.

Tarihsel olarak bakıldığında anlaşılamayacak bir şey yoktur. Anibal savaşları sırasında yaşamış olan ch’in kralı shih huang ti, altı krallık’ı ele geçirip feodal düzene bir nokta koymuştur. Duvarı inşa etti, çünkü duvarlar savunma önlemleriydi; kitapları yaktı, çünkü muhalifleri onları kendisinden önceki kralları yüceltmek için kullanıyordu. Kitap yakmak ve istihkâmlar inşa etmek, prenslerin sıradan uğraşlarındandı; shih huang ti’nin sıradışılığı yapıtında kullandığı ölçekteydi. Bu bir yere kadar sinologların görüşüdür. Ama bence, bu iki edim, bir abartıdan, ya da önemsiz şeyleri olduğundan büyük gösterme isteğinden daha fazla bir şeydir. Meyve ağaçlarının ya da bir bahçenin duvarla çevrilmesine sık rastlanır ama bir imparatorluğun çevresinin duvarla örüldüğü pek görülmez. Kavimlerin en geleneksel olanının efsanevi ya da gerçek geçmişinin belleğinden feragat etmesini sağlamak da basit bir iş değildir. Shih huang ti tarihin kendisiyle başlamasını emrettiğinde çinlilerin üç bin yıllık (bu yıllarda sarı imparator, chuang-tze, konfüçyüs ve laotu vardı) bir kronolojisi varmış.

Shih huang ti, annesini özgürlükçü olduğu için sürgüne gönderdi. Katı inançlının sert adaletinde sadece hürmetsizlik vardı. Shih huang ti belki dini otoritelerin kitaplarını da yok etmek istedi, çünkü onlar kendisini mahkûm ediyordu; shih huang ti belki de tüm geçmişi, tek bir anıyı yok etmek için ortadan kaldırmak istiyordu. Annesinin onursuzluğunun anısına. (bu, tek bir çocuğu ararken tüm çocukların öldürülmesini emreden yahudi kralının yaptığından farklıydı.) Geçerli bir durumdu, ama efsanenin öteki yönü olan duvarın kendisi hakkında hiçbir şey anlatmıyordu. Tarihçilere göre shih huang ti ölümden söz edilmesini yasaklamış ve ölümsüzlük iksirini aramaya çıkmış. Bir yılın içindeki günlerin sayısı kadar odası olan bir sarayda münzevi olmuş. Bu olgular şunu düşündürüyor: mekanin içindeki duvar ile zamanın içindeki ateş ölüme karşı duran engellerdi. Baruch spinoza her şeyin kendi varlığını sürdürmeyi arzuladığını yazmıştı; belki de imparator ve büyücüleri ölümsüzlüğün içkin bir şey olduğunu ve bozulmanın kapalı bir küreye nüfuz edemeyeceğini düşünmüşlerdi. Belki de imparator zamanın başlangıcını yeniden yaratmayı diledi ve gerçekten ilk olmayı istediği için kendisini birinci diye adlandırdı. Belki de, yazıyı ve pergeli icat eden ve dini kitapların söylediğine göre şeylere doğru isimlerini veren efsanevi huang ti ile kendisini özdeşleştirmek için bu adı aldı. Çünkü günümüze dek ulaşmış yazıtlara göre, shih huang ti, kendi hükümdarlığında her şeyin kendi ismine sahip olmasıyla övünüyordu. Ölümsüz bir saltanat kurmayı düşledi; kendisini izleyenlerin ikinci imparator, üçüncü imparator, dördüncü imparator olarak sonsuza giden bir biçimde adlandırmasını buyurdu.

Büyülü bir tasarımdan söz ettim; duvarın inşasının ve kitapların yakılmasının eşzamanlı edimler olmadığını da varsayabiliriz. Böylece, seçtiğimiz düzene bağlı olarak, yok etmekle işe başlayıp köşesine çekilen bir kral imgesine ya da önce savunduğunu sonra yok eden hayal kırıklığına uğramış bir kral imgesine sahip olmamız gerekir. Her iki durumda da dramatik olmakla birlikte, bildiğim kadarıyla tarihi doğruluk içermezler. Herbert allen giles’e göre, kitap saklayan kızgın demirle damgalanır ve ölümüne kadar devasa duvarda çalışmaya mahkûm edilirmiş. Bu başka bir yorumun da öne çıkarılmasını sağlıyor. Belki de duvar bir metafordu; belki de shih huang ti, geçmişe hayranlık duyanları, geçmişin kendisi kadar boş, aptalca, yararsız bir işe mahkum ediyordu. Belki de duvarın kendisi bir meydan okumaydı ve shih huang ti şöyle düşünüyordu: “insanlar geçmişi seviyor, beni yargılayanlar da öyle ve ben bu sevginin karşısında güçsüzüm; ama bir gün benim gibi hisseden biri çıkacak, benim kitapları yok ettiğim gibi o da duvarı yıkacak ve bana dair anıyı silecek, böylece o benim gölgem, aynam olacak ama bunu hiç bilmeyecek.” belki de shih huang ti, imparatorluğu zayıf olduğuna inandığı için duvarlarla çevirdi, kitapları da kutsal olduklarını bildiği için yaktırdı (bütün evreni ya da bir tek kişinin vicdanını öğreten kitapların bir adı da kutsal kitaplardır.) Belki de kütüphanelerin yakılması ve duvarın inşası birbirini gizlice yok eden işlemlerdir.

Gölgesini şu anda ve sonsuza dek hiç görmeyeceğim diyarlara düşüren geçit vermez duvar, geçmişini yakmak isteyen kavimlerin en itaatkâr olanını yöneten bir hükümdar’ın gölgesiydi. Bize ilginç gelen de -buna yol açan birçok durumun yanı sıra- bu düşünceydi. (temel erdemi de, dev oranlarda kurmanın ve yok etmenin karşılığı olabilir.) Şöyle bir genellemede ve çıkarımda bulunabiliriz: her biçim, durumuna bağlı bir “içerik”te değil, kendi içinde erdeme sahip olur. Bu, benedetto croce’nin kuramını destekliyor: pater daha önce 1877′de, sanatların tümünün saf biçim olan müziğe benzetmeye çalıştığını ileri sürmüştü. Müzik, mutluluk, mitoloji hepsi zamanın, belirli alacakaranlıklarının, bazı yerlerin şekillendirmesine tabidir. Bunlar ya bize bir şey anlatmaya çalışır, ya gözden kaçırmamız gereken bir şey anlatmıştır, ya da bir şey anlatmak üzeredir: henüz üretilmemiş olan ilhamın bu yaklaşan sesi, belki de estetik gerçekliğin kendisidir.

Jorge Luis Borges, Öteki Soruşturmalar (Duvar, kitaplar)

Buenos Aires, 1950

İletişim Yayınları

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.