ulysses #2
Aralık 20, 2010
Ya, gömüldükleri topraklardan antika suretleri söküp çıkaran sizler? Safsatacıların o delice sözleri: Antisthenes. İlmi nebahat. Ezelden ebede süregiden güneşyüzlü ve ölümsüz buğday.
İki yaşlı kadın, birinin elinde kumlanmış pejmürde bir şemsiye, öbürününkinde on bir midyenin dingildediği bir ebe çantası, tuzlu esintilerinden henüz çıkmışlar, yorgun argın, London Bridge Road boyunca Irishtown’ı geçmekteydiler.
Sarsılarak dönen deri kayışların zıngırtızıyla elektrik santralindeki dinamoların uğultusu Stephen’in adımlarını sıklaştırmasına yol açtı. Varlıksız varlıklar. Dur! Senin dışında zonklayan hep ve içinde zonklayan hep. Kalbinin türküsüdür söylediğin. Onların arasındayım ben. Nerede? Girdap gibi dönerek gümbürdeyen iki alemin arasında, ben. Parçalasam onları, ikisini birden. Ama o hengamede ben de parçalanırım. Haydi parçalayın beni elinizden geliyorsa. Pezevenk ve kasap idi o sözcükler. Bakın! Biraz zaman geçsin de. Etrafa bakayım.
Evet, çok doğru. Heyula gibidir, görkemlidir, üstelik de hiç geç kaldığı olmaz. Doğru dediniz, efendim. Bir pazartesi sabahı. Öyleydi, gerçekten de.
Stephen, bastonunun sapıyla kürekkemiğini tıpışlaya tıpışlaya, Bedford Row’dan aşağıya doğru indi. Clohissey’in vitrininde Heenan ile Sayers’in boks karşılaşmasına ait 1860 baskılı solmuş bir afiş gözüne ilişti. Şapkaları geniş kenarlı taraftarlar kordonlarla çevirili şampiyonun çevresini sarmış bakıyorlar. Daracık kuşaklı ağırsıklet boksörler efendice birbirine tokmak gibi yumruklarını uzatmışlar. Zonklamakta onlar da: Kahramanların yürekleri.
Dönerek, eğik bir kitap tezgahının üzerinde durdu.
— Tanesi ikipeniye, dedi işportacı. Dördü altıpeniye.
Örselenmiş sayfalar. İrlanda’da Arıcılık. Arslı Cure’nin Hayatı ve Mucizeleri. Killarney Cep Kılavuzu.
Burada okulda kazandığım ve rehine koyulmuş ödüllerimi bulursam hiç şaşmam. Stephan Dedalo, alumno optimo, palmam ferenti.
Peder Conmee, dua okuyaraktan Donnycarney köyünden geçerken ikinci duasını mırıldandı.
Amma sağlam ciltlemişler böyle bir kitabı. Bu da ne? Musa’nın sekizinci ve dokuzuncu kitabı. Tüm gizlerin gizi. Hazreti Davud’un Mührü. Sayfaları çevrile çevrile yıpranmış: Defalarca okumuşlar. Kimler geçmiş benden önce buradan? Ellerdeki çatlaklar nasıl giderilir? Beyaz üzüm sirkesi tarifi. Bir kadının aşkı nasıl kazanılır. Bu bana göre. Ellerinizi bitiştirip aşağıdaki tılsımlı sözü üç kez söyleyin:
— Se el yilo nebrakada femininum! Amor me solo! Sanktus! Amen.
Kim yazmış bunu? Başrahip Peter Salanka’nın bütün hakiki müminlere ifşa etiği en tesirli tılsımlar ve dualar. Herhangi başka bir başrahibinkinden. Dırdırcı Joachin’inkinden farkı yok. Eğil ya, dazlakkafa, yoksa kırkarız kelini de haa.
— Burda ne işin var, Stephen?
Dilly’nin kalkık omuzları ve pejmürde giysisi.
Kapat kitabı çabucak. Görmesin.
— Ne yapıyorsun? dedi Stephen.
Saçları lüle lüle yanaklarına dökülmüş tıpkı eşşiz Charles Stuart’ın yüzü.
Çömelmiş, eski pabuçları şöminede yakarken nasıl da pespembe olurdu. Paris’i anlatmıştım ona. Eski paltolardan dikme bir yorganın altında sabahleyin geç kalkmış, Dan Kelly’nin armağanı altıntaklidi bileziğini kurcalayıp dururken, Nebrakada femininum.
— O elindeki nedir? Diye sordu Stephen.
— Öbür işportacıdan bir peniye aldım, dedi Dilly, tedirgin bir gülüşle. İyi midir acaba?
Gözleri benimkilerle aynı diyorlar. Başkaları beni böyle mi görüyor? Canlı, uzun ve yürekli. Ruhumun bir gölgesi.
Kapaksız kitabı onun elinden aldı. Chardenal’ın Fransızcaya Başlangıç Kitabı.
— Ne diye aldın ki onu? Diye sordu. Fransızca mı öğreneceksin?
Başıyla onayladı Diddy, kızararak ve dudaklarını sıkıca kapatarak.
Şaşırmış görünme. Normal bir şey.
— Al, dedi Stephen. Fena değil. Dikkat et de Maggy gidip rehine koymasın kitabını. Benim bütün kitaplar gitmiştir herhalde.
— Bir kısmı, dedi Dilly. Mecburduk.
Boğulmakta kız. Vicdan azabı. Onu kurtar. Vicdan azabı. Her şey aleyhimize. Beni de kendisiyle boğacak, gözleri, saçları. Kıvrım kıvrım yosun saçlar sarıyor beni, kalbimi, ruhumu. Tuz yeşili ölüm.
Biz.
Vicdan azabı. Vicdanımın azapları.
James Joyce, Ulysses
Yapı Kredi Yayınları, 2.Basım, Çv. Nevzat Erkmen, sf. 283, 284, 285
“natural spring water rengi: uygun.”
Temmuz 31, 2010
”Finglas’tan gelen bir granit bloğunu taşıyan gıcırtılı bir arabaya koşulu atlar didinerek zahmetli adımlarla ağır ağır hüzünlü sessizliği yararak geçti. Atların önünde yürüyen arabacı selamını verdi. Şimdi tabut. Bizden önce varmış buraya, ölü olmasına karşın. At yampiri sorgucuyla bakmakta. Gözler fersiz: Hamudu boynunu sıkmakta, bir kandamarına mı ne bastırmakta. Her gün buraya ne taşıdıklarını biliyorlar mı? Günde yirmi otuz cenaze geliyordur. Bir de Mount Jerome var Protestanlar için. Dünyanın her yerinde her dakika cenazeler. Arabaları boşalt boşalt göm onları acele. Saatte binlercesi. Dünya ölüden geçilmiyor.” (135)
”Boyayıp parlattığı siyah fotinlere baktı. Karısı ondan fazla yaşıyordu işte. Kocasını yitirmişti. Karısı için daha ölü o, bana göre olduğundan. Önünde sonunda birisi ötekinden daha fazla yaşar. Bilgeler der kim. Dünyada erkekten çok kadın var. Başsağlığı dileyim. Bu elim kaybınız. İnşallah yakında kavuşursunuz. Sadece Hintli dullara özgü. Bir başkasıyla evlenir. Onunla? Yo. Ama kim bilir sonraları. Yaşlı kraliçe öldüğünden bu yana dulluğun modası geçti. Bir top arabasıyla çekilmişti. Victoria ve Albert. Frogmore’da her yıl yas töreni. Ama sonunda başlığına birkaç menekşe takmıştı. Kalbinin derinliklerinde kendini dev aynasında gören. Bir hayal uğruna bütün bunlar. Kraliçe eşi, kral bile değil. Oğluydu önemli olan. Bekleyerek, geriye getirmek istediği geçmiş gibi olmayan umut yüklü yeni şey. Önce birisi gitmek zorunda: Tek başına, toprak altına: Sıcacık yatağına elveda diyerek.” (136)
”Kutsal suydu, sanırım. Uykusunu atacak üstünden. Gına getirmiştir bu işten arabalarla getirilen tüm o ölülerin üzerine silkmekten o şeyi öyle. Bir de kimlerin üzerine silktiğini görebilseydi fena mı olurdu. Her Allahın günü sil baştan: Orta yaşlı adamlar, yaşlı kadınlar, çocuklar, doğururken ölen kadınlar, sakallı erkekler, kelkafalı işadamları, turunçları ceviz gibi küçük veremli kızlar. Yıl boyunca onlara aynı duaları okumuş ve üzerlerine su serpmiş. Uyusunlar. Şimdi de Dignam’ın üzerine.
-In paradisum.
Cennete gideceğini ya da cennette olduğunu söylüyor. Herkese söyler bunu. Ruh karartıcı bir iş. Bir şeyler demesi lazım ama.” (138)
”Mr. Kernan kasılarak dedi ki:
-Ben yeniden dirilmeyim, yaşamım ben. Ta kalbine işliyor bu söz insanın.
-Öyle, dedi Mr. Bloom.
Senin kalbine belki ama ya imam kayığında eşşek cennetini boylayan o garibanın ödediği bedel? Orası karıştırılmayacak. Sevgilerin mahreci. Yaralı kalp. Salt tulumba bir, her gün binlerce kan pompalayan. Bir gün gelip tıkanıveriyor: Buyurun cenaze namazına. Çoğu burda yatıp dururlar: Akciğerler, yürekler, karaciğerler. Köhnemiş paslı tulumbalar: Ötesini boş ver. Yeniden dirilme ve yaşam. Bir kez öldün mü, ölüsün artık. O mahşer günü dedikleri. Herkes apar topar fırlayacak mezarlarından. Gel bakalım Lazarus! Beşinci olarak çıktı ve fırsatı kaçırdı. Haydi kalkın! Kıyamet günü! Sonra her bir eşrefi mahlukat dolanıp ciğerini arıyor, ıvırını zıvırını arıyor. Ol sabah kendisinin her bi bokunu bulacak. Bir kafatasında iki dirhem bir pudra. Bir dirhem üç küsur gram. Bir Truva ölçüsü.” (139)
”Mr. Bloom mezarlık müdürünün kapı gibi gövdesine imrenerek baktı. Herkes onunla iyi geçinmek istiyor. Kibar adam, John O’Connell, gerçekten iyi insan. Anahtarlar: Keyes’in ilanı gibi. Hiç korkmayın, kimse dışarı çıkamaz. Bir kez girdin mi, tamam. Habeas corpus. Cenazeden sonra o ilana bakmalıyım. Martha’ya yazdığım sırada beni rahatsız ettiğinde üstüne kapattığım zarfa Ballsbridge yazmış mıydım? İnşallah postanede sahibi bulunamamış mektuplar arasına atılmamıştır. Tıraş olsa iyi eder. Sakalı aklaşmış. Saçlar ağaracağının ilk işareti. Mizacı huysuzlaşır. Ak saçlarda gümüş teller. Onun karısı olduğunu düşün. Cesareti varmış doğrusu tutup evlenme teklifi edebilmiş bir kıza. Gel mezarlıkta yaşa. Bulunmaz Hint kumaşı sanki. Önce heyecanlanmıştır kız. Ölümle flört etmek. Ölüler her yanda serilmiş geceleyin uçuşan hayaletler. Kilise kabristanları esnerken mezartaşı gölgeleri üstelik Daniel O’Connell da düşerdi kuşkusuz kim deyip dururdu hani onun karanlık bir devi andıran tuhaf cins bir adan gene de yüce bir Katolik olduğunu. Bataklık yakamozu. Mezarlık gazı. Hamile kalmak için zihnini uzaklaştırması gerek bunlardan. Kadınlar özellikle pek duyarlık olurlar. Uyusun diye yatakta bir hortlak hikayesi anlatırsın kadına. Hiç hayalet gördün mü? Bak, ben gördüm. Ortalık zifiri karanlıktı. Saat on ikiyi vurmaktaydı. Ne var, gözleri yeterince kararıp öpüşmeye de başlayabilirler derakap. Türk mezarlarındaki fahişeler. Küçükken daha her şeyi öğrenirler. Burda genç bir dul bulmak mümkün. Erkekler bundan hoşlanır. Mezartaşları arasında aşk. Romeo. Zevk katar çeşni. Ölümün ortasında yaşıyoruz biz. Birleşen uçlar. Zavallı ölülere büyük düş kırıklığı. Açlıktan gözü kararanlara ızgara biftek kokusu. Kendi organlarını kemirirler. İnsanları keyiflendirme isteği. Molly’nin pencere önünde o işi yapmayı sevmesi. Zaten sekiz çocuğu var.
Burda bulunduğu süre boyunca pek çok kimsenin göçtüğünü, çevresinde parsel parsel yattığını görmüştür. Kutsal topraklar. Dikine gömülünse daha çok yer kalırdı. Oturur ya da diz çöker vaziyette olmaz. Ayakta? Bakarsın bir gün üstündeki toprak kaymış da kafası çıkmış ortaya eli de bir yeri göstermekte. Petek petektir toprağın her yanı garanti: Uzunlamasına hücreler. Ne de bakımlı tutuyor her yanı: Çimler kırpılmış, kenarlar düzgün. Major Gamble bahçesine Mount Jerome adını takmış. E, zaten öyle. Uyku getirici çiçekler olmalı. Çin mezarlıklarında yetişen dev afyon çiçeklerinden en kaliteli esrar üretilirmiş dediydi bana Mastiansky. Botanik Bahçesi na şurda. Toprağa geçen kandır yepyeni hayat fışkırtan. Hıristiyan oğlanı öldürdüklerini söyleyen o Yahudilerinki de aynı düşünce. Her insanın bedeli. İyi muhafaza edilmiş yağlı ceset, beyefendi, boğazına düşkün, meyve bahçesi için ideal. Büyük fırsat. Yakınlarda ölen maliye müfettişi ve muhasip William Wilkinson’un lâşesine bitişik, üç sterlin on üç şilin altı peniye. Teşekkürlerimizle…
Şaka değil, toprak yaman yağmalanmıştır kemik, et ve tırnakla-cesetgübresi. Ceset, iskelet dolu mahzenler. Korkunç. Yeşilleşip pembeleşip tefessüf ederek. Nemli toprakta hızlı çürür. Zayıf kimseler için daha güç. Sonra donyağımsı peynirimsi türden bir. Ardından siyahlaşmaya, siyah pekmezimsi sıvılar akmaya. Kurur sonra da. Ölümgüveleri. Hücreler ya da her neyseler yaşamaya devam eder muhakkak. Değişimle yani. Handıysa ilelebet yaşarlar. Besin bulamayınca beslenirler kendileriyle.
Ne ki korkunç miktarda kurtlar hasıl olur. Yerin altı onlarla dolu olmalı, kaynaş kaynaş. Gamzeli yanahlarında perçemler. Baş döndürücü yıldızlar. Neşesi kaçmıyor bakarken oraya. Tüm o göçenlere bakıp kendi sırasını savdığını görmesi ona moral mi veriyor. Hayata bakışı nasıl acep. Peliz kesmeyi de ihmal etmiyor. Yüreği yağ bağlıyor adamın. Hele tuttuğu raporla ilgili olanı. Spurgeon bu sabah saat 4:00′te cenneti boyladı. Saat 11:00 (kapanış). Henüz varmadı. Petrus. Ölüler kendilerin zaten erkekler de arada bir iyi bir fıkra dinlemekten hoşlanırlar kadınlarsa ne olup bittiğini. Armut gibi sulusu mu yoksa kadınların puncu gibi sıcak, sert ve tatlısı mı daha iyi rutubete karşı. Kimileyin gülmen lazım o halde daha iyi öylesi. Hamlet’teki mezarcılar. İnsan kalbindeki derin bilgeliği sergiler. En azından iki yıl müddetle müteveffaya ilişkin şaka yapmayı göze alamazlar. De mortuis nil nisi prius. Önce matem bitsin bir. Adamın cenaze törenini bir türlü anımsayamıyorum. Şakaymış gibi geliyor. Şayet kendi ölüm haberini okursan daha uzun yaşarsın derler. Soluklanmış olursun. Bir dönüş hayata.” (141, 142, 143)
”Sehpalara yaslanan mezarcıların ağır ağır indirdikleri tabut dalıp gözden kayboldu. Sonra bir gayret doğruldular: Kasketlerini çıkardılar. Yirmi.
Sükut.
Ansızın bir başkası oluverseydik.
Uzakta bir eşek anırdı. Yağmur. Eşek filan yok aslında. Ölüsünü göremezsin derler. Ölmekten utanç duymak. Saklanırlar. Zavallı babacığım da göçtü gitti.” (144)
”Besili bir sıçan kemerin yanı boyunca, çakılların üzerinden sarsak sursak ilerledi. Görmüş geçirmiş: Moruğunmoruğu. Çok iyi bilir çukurovayı. Senin uyanık sıçan kendisini yassıltıp duvar kaidesinin altına sokuldu, kıvrılakıvrana içeriye girdi. Define saklanacak kıyak bir yer.
Orda kimler oturur? Robert Emery’nin naaşı. Robert Emmet burada meşale ışıkları altında gömülmüştü, değil mi? Devriye gezerken.
Şimdi de kuyruğu gitti.
Bu hınzırlardan teki bir insanı anında tüketir. Kim olduğuna aldırmaksızın kemiklerini sıyırır. Onlara göre normal et bu. Kokuşmuş ettir bir ceset. Ya peynir nedir ki? Süt cesedi. Çin Gezileri’nde Çinlilerin beyaz insanların leş gibi koktuğunu söylediklerini okumuştum. Ölüler yakmak daha iyi. Rahipler buna tamamen karşı. Öbür firmanın çığırtkanlığını yapıyorlar.
Fırın ve Hollanda ocakları toptancılık ve acentalığı. Salgın dönemleri. Onları yaktıkları sönmemiş kireç kuyuları. Ölüm odası. Topraktan halkedilir toprağa döneriz. Ya da denize gömülsek. Nerdeydi o sessizlik kulesi Parsi’nin? Kuşlar eriyip bitirmiş. Toprak, ateş, su. En zevklisi boğulmakmış derler. Tüm yaşamın bir anda gözünün önünden geçiverir. Yaşama dönüş ama yok. Havaya gömülmezler ancak. Uçan bir makineden dışarıya. Yeni bir öbür dünyayı boyladığında haberi yayılır mı acep. Yeraltı iletişimi. Bunu onlardan öğrendik. Hiç şaşmamak gerekir. Her gün karınlarını bir güzel doyururlar. Ölür ölmez daha sinekler üşüşürler. Dignam’ın kokusunu almışlardır. Koku moku aldırdıkları yoktur zaten. Beyaz meyaz tuzbuz olup ufalanan ceset ezmesi: Kokusu, tadı beyaz çiğ şalgam dersin.
Kapı parmaklıkları ışıldadı önünde: Hala açık. Dünyaya dönüş gene. Bıktım bu yerden artık. Her defasında biraz daha yakınlaşıyor. Buraya son gelişim Mrs. Sinico’nun cenazesindeydi. Babası da zavallı. Öldüren aşk. Hatta geceleyin bir fener toprağı kazıp yeni gömülen kadınları ya da hatta mezardan yaralı kan revan çürümüş cesetleri çıkardıklarını bir yerde okumuştum. Çok geçmeden tüylerini ürpertiyor insanın. Öldükten sonra sana görüneceğim. Ölümümden sonra hayaletimi göreceksin. Hayaletim ölümden sonra da seni rahat bırakmayacak. Ölümden sonra cehennem denilen bir öbür dünya daha var. Öbür dünya diye yazması hoşuma gitmedi. Ben de sevmiyorum. Daha görecek, dinleyecek, hissedecek pek çok şey var. Yanında canlı ılık varlıkları hissetmek. Varsın uyusun onlar kurtlu yataklarında. Bu kez ıskaladılar beni. Sıcacık yataklar: Ipılık kanlıcanlı yaşam.” (148, 149)
James Joyce, Ulysses
Yapı Kredi Yayınları, 2.Baskı, (Çv. Nevzat Erkman)

