(…)

“1937  yılının  yaz  aylarında,  hangi  ay  olduğunu  şimdi  pek  kestiremiyorum,  güneşli  bir  gün Orhan’la  yan  yana  Özen’e  doğru  yürüdüğümüz  gözlerimin  önüne  geliyor.  Melih  Belçika’da. Hava  alabildiğine  güzel.  Özen’de  caddeye  karşı  iskemlelere  kuruluyoruz.  Orhan  ayak  ayak üstüne  atıyor.  Üsteki  ayağı  yere  değiyor.  Sırtı  kambur.  Uzun,  ince,  badem  tırnaklı  şehadet parmağı sivilcelerinde.  Şiir lafı ediyoruz. Piyasa şairlerinin şiirleri ikimizi de sarmıyor. Başka, bambaşka bir şiir hasreti ikimizin de içinde. ben yeni bir şiir yazmışım, Orhan’a okumaya pek cesaret  edemiyorum.  Çünkü  ne  vezni  var  ne  kafiyesi.  Hem  de  birkaç  satırlık  bir  şey.  Adı Saksılar. Bir ara boş verip okuyuveriyorum. Orhan kolay coşmaz. Coşuyor. Şu işe bakın ki o da cebinden dört satırlık bir şiir çıkarıyor. Adı Kelebek. Raymond Radiguet’den tercüme etmiş. Bu sefer coşmak sırası bende. Sarmaş dolaş oluyoruz. O bambaşka şiire ilk adımımızı attığımızı biliyoruz.  Üç  dört  günün  içinde  bu  çeşit  şiirlerden  bir  sürü  yazıyoruz.  Yarışırcasına  karşılıklı okuyoruz.”

Şimdi, Beat kuşağının oluşum sürecinden bihaber olan insanların burada bizim hissettiğimiz coşkuyu  hissetmelerini  ve  Garip  ile  Beat’in  bu  noktada  da  ortaya  koyduğu  benzeşim karşısında  esermişliğimize  yakın  bir  psikoloji  çizmelerini  hiç  mi  hiç  –elbette-  beklemiyoruz. Bunu burada belirtelim. Aynı tutku, istek, merak, heyecan, şevk…

Yıkardaki alıntının son cümle bir başka kapıya kapı açıyor: orada yer alan “okumak” ifadesi en başından bugüne ülkemizde gerçek anlamıyla varolmamış şiir okuma gecelerini çağrıştırıyor bize.  Bir  anlamda  Garip’in  doğumu  için  Ankara’da  ki  Özen  Pastanesi  demek  mümkün, dönemin  entelektüel  kesiminin  toplanma  noktası,  aynı  şekilde  Beat  Hareketi  de  bir  şiir gecesiyle  resmi  tarihine  başlıyor  aslında  Frisco’da  galeri  6’da.  Ama  Beat,  şiir  okuma geleneğini  ilerleterek  sürdürürken  ve  buna  başkalaşmış  halde  bir  şekilde  halen  devam ederken   ülkemiz   sınırları içerisinde   underground   bir   şekilde   küçümen   yapılanmaları, toplulukların mastürbasyonlarını saymazsak hiç düzenli bir şekilde yer tutmamıştır toplu şiir okuma geceleri. Yapılsa da kuramsal boktan bir kokunun sindiği gerzek salonlarda olmuştur bunlar. Biz  bunları kaleme alırken sevgili Küçük İskender bir yerlerde okuma geceleri adına, şiir adına savaş vermekteydi ama umarım sonu gelmez. Aslında şiir okuma gecelerinin tırnak içinde  kültürümüzde  varolmadığını  da  söylemek  isteriz  biz  ve  sanırız  bu  sebepten  bundan dolayı  pek  acı  çeken  insan  da  yok.  Herkes  rahat  uyuyor.  Toparlamak  gerekirse,  metnimizi benzeşme noktaları üzeninden yapılandırdığımızı düşündüğümüzde “okumalar” her iki kuşak içinde farklı yerlerde dursalar da çok önemliydi. Yaşam  standartlarına  baktığımız  da  her  iki  kuşağın  bireylerinin  de  farklı  kökenlerden geldiklerini  görsek  de  aynı  pota  içerisinde  eriyip  gittiklerini  de  görmekteyiz.  Ve  her  şeye rağmen,  tüm  engel  ve  yokluklara  rağmen,  hiç  mi  hiç  kaybolmayan  bir  yaşama  sevinci,  yer zaman esrikliğe varan  bir coşkunun  da  hayatlarından asla çıkmadığını  da görürüz. Ki  bunun arka  planını  bir  çeşit  vurdumduymazlık,  sonrasızlık,  bir  nevi  şahsına  münhasır  şükürcülük oluşturmaktadır.

1940’ların  başında  gerek  A.B.D’  de  gerekse  T.C’de  II.  Dünya  Savaşı  değişimler  ve  devrimler için  gerekli  tüm  zemini  hazırlamakla  meşguldü.  Ortada  tam  anlamıyla  bir  karamsarlık  ve bunalım kokusu vardı. Böylesi bir ortamda doğması gereken her ne ise kesinlikle zemininde ayrıksılık,  ötekilik  ve  coşku  olacaktı.  Bu  kabına  sığmama durumunun  bir  de  getirisi  olacaktı elbet, mekân gerçeği insanları sıkacaktı, Beat Generation mekân kıstaslarından kurtulmanın iki yolunu buldu, kimyasallar ve yol, Garip’te ise bu tezahür kesinlikle yol oldu. (her ne kadar Réne,  kolumu  çekiştirip  “rakiyi  gücümsma,  o  varrya,  deli  asit”  gibisinden  bir  cümle  kursa da…) işte  bu esrik coşkunluk mekân içinde bir daralma yaşadığını hissettiğinde ortaya ender bir  tür  yol  yazını  çıktı.  Tıpkı  yazının  tarzı  gibi  bu çıkışta  spontan  gelişmişti.  Beat  kuşağında nerdeyse belkemiği derecesinde önemli bir figür olan yol, Garip içerisinde nazım ve nesirde ilk örneklerini Kanık’ın elinden vermiştir. (şu an muallâk olsa da belki yazının sonunda genel bir seçki verebiliriz.) Elbette ki, konu yol olunca ortaya ortak bir lisan çıkıyor, ve bu lisan bu çıkımını  simgelerle  ve  simgelerin  her  iki  hareketteki  ortak  kullanımıyla  yapıyor;  neredeyse Kerouac  kadar  yoğun  bir  şekilde  Kanık’ında  rayları  ve  trenleri  şiirinde  kullandığını  görürüz, bunun devamında ise: istasyon sık kullanılanlardan biriyken Kanık’ın belki de en sevdiği imge “söğüt   ağacı”dır.   Yolun   uçsuzluğunun   yazıda   varolabilmesi   ve   okuyucunun   yolculuğu yazardan devralarak içselleşitirip kendi tribi haline getirebilmesi için en gerekli şeydir simge.

Yol  üzerine  düşündükçe  alegorik  olarak  usumuzda  bir  kaçış  gerçeği  beliriveriyor.  Elbette  ki yol’un seçilmesi bir zar atımıyla gerçekleşmemişti, yol kaçışa paraleldi, neyden kaçışa: sosyo-siyasi gergiden, getirilerle bedbaht bir hale gelen içsel daralmalardan, edebiyatın dönemdeki bungun bataklığından, önceki edebiyat formlarının sıkıcılığından bir kaçış. İşte yol ve kaçışın bileşkesi bir gidide ortaya kendiliğinden çıkıveren şey de doğadır, hem Beat’in hem Garip’in asla vazgeçemediği. Doğa olgusu Beat Generation’da ekolojik felsefe temellerine ve oradan da Gary Snyder vasıtasıyla anarşik ekolojiye varacak denli güçlü ve teoriktir, elbette ki bunun Garip’te  bulunma  formu  sadece  lirikseldir,  hepsi  bu,  edebiyat  içinlikten  öte  geçmemiştir.  –doğal olarak-.

Ve   bir   yerlerde   de   sanırım   dokunmuştuk,   iki   kuşağın   da   Çin   ve   Japon   edebiyatına dokunuşlarıyla bu doğa sevicilik arasında muazzam liriksel ve insani bir bağın varlığı üzerine biraz kafa yormak lazım. –yorun-.

İşte bu sebepten –salt değil elbet- Haiku çok önemli bir yer tuttu. Ve Garip, Haikuyu alarak bir    şekilde    kendine    uyarladı,    onu    ölçülerinden    çıkardı    ama    tözüne    dokunmadı, haikumsuluklar yazdı. Okunduğunda o naif ritmi hep duyabileceğiniz…

Bize kalsa sonu gelmeyecek bu yazıyı artık bitirmek istemekteyiz, fakat  en azından çok öne çıkan  birkaç  noktaya  da  değinmekte  fayda  var:  bunlardan  bir  tanesi,  Garip’in  hüzünbaz, bungun,  sıkıntılı  ve  alttan  alta  da  bir  o  kadar  fırlama  oluşu  ile  ortaya  çıkan  karakteristik özelliklerinin Beat Jenerasyonu ile bir kez daha paralelleştiğini görüyoruz.

İkincil bir önemli nokta ise: mülk kavramıdır. Her iki Kuşağın da maddiyata karşı olan bakışları tek bir cümleyle söylersek günü kurtarmak adınadır. Gerçek anlamda ortada varolan bir mülk kaygısızlığı  söz  konusudur.  Garip’in  yazışmalarına  baktığımız  vakit  bunu  çok  açık  bir  şekilde görmek mümkün. Açıkça her iki kuşağında tamamen yarıncılığın dışında olduğunu rahat rahat –kendi adımıza- söyleyebiliriz. Biz, kendi aramızda tuhaf muhabbetler yaparken Melih Cevdet Anday’ın hep William Burroughs’ tekabül ettiğini düşünmüşüzdür mesela; yazınsal anlamda değil elbette, maddi anlamda. Orhan Veli’ye de gelecek olursam o kesinlikle Neal Cassady’dir ve  sanırım   Rifat’ı   Ginsber  yapmak  farzdır.- tekrar  ediyorum,   salağın  biri  anlamamazlık etmesin: burada yazın tarzlarından bahsetmiyoruz-.

Kim  ne  düşünürse  düşünsün  sanırım  ne  demeye  çabaladığımız  biraz  boşa  gitmiş  olacak.  Bu çalışma  kesinlikle  “sağlıklı”  bir  çalışma  değildir,  akademik  bok  püsüre  göre  hiç  değildir.  Bu risale özdü. O okuyan bilir kendi içindir. Ve buradaki nihai hedef Türkiye seslenmek değil de beat   hareketini   bildiğini   varsaydığımız   Amerika   ve   Avrupa   okuruna   bu   tabanla   garip hareketini sunmaktır.

Şenol Erdoğan, Garip Hareketi ve Beat Kuşağı

Via afillifilintalar

_

(picture rearranged by Anagram

1- william s. burroughs,
2- jack kerouac, staten island ferry dock 1953
3- allen ginsberg 1953
4- w. s. burroughs,  j. koreuc
5- orhan veli, şinasi, oktay Rıfat, melih cevdet anday
6- william s burroughs and allen ginsberg, fall 1953
7- oktay rıfat
8- melih cevdet anday
9- orhan veli )

Durum giderek kötüleşiyordu. Yağmur gürüldüyordu. Evde önceden Lee Ann tek başına yaşıyormuş. Buna dayanarak Remi’ye, eşyalarını toplayıp defol, dedi, kendimi yağmurlu kulübede bu şirret kadınla yalnız kalmış olarak gözümün önüne getirdim. Araya girmeye çalıştım, Remi Lee Ann’i itti, Lee Ann silaha doğru bir hamle yaptı. Remi silahı kapıp bana verdi ve saklamamı söyledi. Sekiz kovanlık bir şarjör vardı tabancamn içinde. Lee Ann feryat etmeye başladı ve sonunda yağmurluğunu giyip çamurun içinde polis aramaya gitti. Umarız Alcatrazlı yaşlı dostumuzu bulmazdı. Şans eseri evde yokmuş bizimki. Sırılsıklam geri döndü. Kafam dizlerimin arasında, köşeme çekildim. Tanrım, evimden üçbin mil uzakta ne yapıyordum? Neden gelmiştim buraya? Çin’e gidecek sakin teknem nerdeydi?

“Tamam,” dedi Remi sessizce. “Hiçbir itirazım yok. Güllük gülistanlık bir ilişki hayal etmemiştim zaten. Şimdi de şaşırmadım. Senin için birşeyler yapmaya çalıştım. İkiniz için de birşeyler yapmaya çalıştım, elimden geleni esirgemedim, ama ikiniz de kırdınız beni, ikiniz de müthiş, müthiş hayal kırıklığına uğrattınız.” Ve büyük bir içtenlikle devam etti: “Üçümüz birşeyler yapabiliriz sandım, hoş ve kalıcı şeyler, uğraştım, Hollywood’a gittim, Sal’a iş buldum, sana güzel elbiseler aldım ve San Francisco’nun en nezih insanlarının kapılarım açtım. Oysa sen, siz, benim en küçük isteklerimi bile geri çevirdiniz. Şimdi son bir ricam var, bir daha da bir şey istemeyeceğim. Önümüzdeki cumartesi akşamı üvey babam geliyor. İstediğim, yanımda olmanız ve her şey ona mektupta yazdığım gibiymiş gibi davranmanız. Yani, Lee Ann, sen sevgilimsin, Sal, sen de arkadaşım. Birinden yüz dolar borç alacağım. Babamın iyi vakit geçirdiğini ve buradan içi rahat ayrıldığım görmek istiyorum.”

Ağzım açık kaldı. Remi’nin üvey babası Viyana’da, Paris’te, Londra’da bulunmuş seçkin bir doktordu. “Üvey baban için yüz dolar harcayacaksın, öyle mi?” dedim. “Senin hayatta sahip olamayacağın kadar çok parası var adamın! Gırtlağına kadar borca batacaksın! “

“Önemli değil,” dedi Remi sakin sakin. Sesinde yenilgi vardı. “Son bir şey istiyorum sizden: hiç olmazsa her şeyin normal gözükmesini sağlamaya çalışın, iyi bir izlenim bırakmaya çalışın. Üvey babamı sever ve sayarım. Genç karısıyla beraber geliyor. Saygıda kusur etmemeliyiz.”

Remi’nin gerçekten de dünyanın en ince ruhlu insanı haline geldiği zamanlar oluyordu. Lee Ann çok etkilenmişti, üvey babayla tamşacağı anı dört gözle bekliyordu. Adam iyi bir av olabilirdi, oğlu olmasa da…

Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum.

Böylece bir gün daha kaldım. Pazardı. Birazdan müthiş bir sıcak çökecekti, harika bir gündü, saat üçte güneş kızardı. Dağa tırmanmaya başladım ve dörtte zirveye vardım. O tatlı California okaliptüsleri ve pamuk ağaççıkları sarmıştı her yanı. Zirveye yakın yerlerde ağaç yoktu, sadece kayalar ve çimenler vardı. Kıyının yüksek yerlerinde sığırlar otluyordu, pasifik oradaydı, birkaç tepe ötede, Frisco sisinin doğduğu o masal gibi patates tarlası lekelerinden başlayan büyük beyazlık duvarıyla, uçsuz bucaksız, mavi Pasifik. Bir saat daha geçsin, Golden Gate’i aşıp şu romantik şehri örtecekti beyazlık. Sonra genç bir adam, cebinde bir şişe Tokay, sevgilisiyle elele tutuşup uzun beyaz kaldırımlarda yürümeye başlayacaktı. Frisco buydu işte: beyaz kapı önlerinde erkeklerini bekleyen güzel kadınlar, Coit Kulesi, Embarcadero, Market Caddesi ve onbir bereketli tepe.

İşte o anda tuhaf bir hisse kapıldım: bir şey unutmuştum. Dean’le karşılaşmadan önce vermek üzere olduğum bir karar vardı, aklımdan çıkmıştı ve o anda geri geliverecek gibiydi. Parmaklarımı çıtırdatıp hatırlamaya çalıştım. Ondan birilerine bahsetmiştim hatta. Ama şimdi gerçek bir karar mı, yoksa bir düşünce mi olduğunu bile söyleyemezdim. Beni yakalamış, şaşırtmış ve kederlendirmişti.

Kefenli Gezgin’le ilgiliydi. Carlo Marx’la karşılıklı iki iskemleye oturmuştuk, diz dize, ona bir rüyamı anlatmıştım, çölde garip bir Arap beni takip ediyordu, kaçmaya çalışıyordum, ama Koruyucu Şehre ulaşamadan beni yakalıyordu. “Kim o?” demişti Carlo. Birlikte kafa yormuştuk. Ben, benim, diyordum. Ama değildi. Bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçen herkesi izliyordu, cennete ulaşmadan yakalayacaktı bizi. Düşündüm, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce bizi ele geçirecek. Yaşarken özlem, acı ve ıstırap çekmemize neden olan, her çeşit bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak da ancak ölümde tekrarlanabilecek olan birtakım kayıp mutlulukların hatırlanmasıdır.

Jack Kerouac, Yolda
Öykü, Ayrıntı Yayınları

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.