“Çok oldu, bir akşam beni sıkıverdi etin türküsü
Ön kapıdan bir adım attım doğru o karanlık
O kalemler, defterler, yalnızlıklar Edibe’nin koyduğu
Bir karanlık iyi günler diyor iyi günler durup baktık
Bütün o şehirler biraz önce yangından çıkmıştı sanki
O uyumalarını uyanmalarını ben bir güzel yaptım
Şimdi kimse dünyada senleyin güzel uyumaz uyanmaz senleyin
Aman o baktığın denizler anlatılır gibi değil
Sen bir şeye bakıyor musun o anlatılmaz artık
Böyle bir yaprağı bir suyu bir yolu yanın sıra geçiyorum
Bir sokaktan bin sokaktan rüzgârlar koyveriyorum
Bütün gün seni düşünüyorum da bir başkasıyla yatıyorum

Bir şiirde bunları diyorum diyemediklerime geçiyorum
Ne güzel giyimlerini balıkları yolları alıp boyuyorsun
Yalnızlıkları, bir yapraksız ağacı, yukarki karanlığı çiziyorsun
O ala sevin senin şimdi hızlanan çoğalan o şehirlerde
Nice soğuk, kımıltısız gecelerimizden trenler geçiyor
Bu karanlığı ben indirdim bilmem biliyor musun
Sanki bir yaşamlar görmüştük, fukara soluğumuzu yitirmiştik
En çok insan bir yerimiz kopup gitmişti duyuyor musun
Yeniden o sokağa o ulu sıkıntımızın sokağına indik
Hani bir ışıkla başlar ya şiirler artık hep öyle başlıyorum
A’dan Z’ye bir karanlığı büyütüyorum

Şu kadınlar var ya şu kadınlar şu kadınlar yok”

İlhan Berk, Eşik (1947-1975), Sf. 238
Yapı Kredi Yayınları, 3.Baskı, İstanbul Şubat 2007

“foton”

Ekim 16, 2010

İnferno – II

Ekim 1, 2010

7 Nisan

Rilke bende üç dizesi ile vardır. Bu üç dizeyi anımsamak yeter bana:

‘Ölüm büyük
Biz onunuz
Gülen ağızlarımızla.’

9 Nisan

Yalnız şairlerin çocukluğu uzundur.

29 Haziran

Bir Dergi, mavi başlıklı: Pazar Postası, diye. Pazarları çıkıyor. Bütün sessiz pazarlar, tarihi sanki ev ödevi almış gibi. Bir kent, Ankara (bu kent Cumhuriyet’in iki yenilik şiirine I.Yeni, II.Yeni’ye eşlik edecektir.) Ankara o zamanlar sarı camlı gözlükler kullanıyordur. Ve At Pazarı’nda halk saçlarını geceye vermiştir. Uzun yüzlü, uzun boylu birkaç güzel adam bir fıçının içinde yaşıyor ve şiir yazıyordur. Bir güzel adam da (daha denizi görmemiş midir?) saçları hep önüne düşen, hep ayakta, bir tarihi, sessiz, sakin örüyordur: Muzaffer Erdost.

Sezai Karakoç kaç yaşındadır? Ece Ayhan, orta boylu bir cin. İsmet Özel onikisinde, Mustafa Irgat, altı. İzzet Yaşar, beş. Haydar Ergülen, bir. Seyhan Erözçelik, daha doğmamış. Ve uzak bir kentte bir kadın her akşam Enis Batur’a sol yanağını öptürüyordur. Küçük tren “latince bir şiirdeki uyak gibi sarsılıyordur.” Şiir çünkü yeniden gündeme geliyordur.

1 Kasım 1988

Dünya anlaşılmak için değildir.

21 Ocak

‘Dedi, haydi dolaşalım o sessiz gülü.’ (Erdal Alova)

Sözcükler, doğaları gereği tanıma yanaşmazlar. Belirsizliği severler. Belirgenlik nesnenin işidir.

30 Kasım

Sözlükler hamamböceğini, hamamböceğigiller familyasından, deyip geçiyorlar. Şimdiye değin ben de onlara böcek deyip geçerdim; orda burada gördüğümde aldırmazdım. (…) Çalışma odamı evin alt katına taşıyınca her şey ortaya çıktı. Onca şiir kitabının içinden Artaud’ları, Breton’ları, Apollinaire’leri, Michaux’ları bulup -sırtlarını- kemirip, yiyip tüketeceklerini ise düşünemezdim elbet. Artaud’ların yanında Ronsard da vardı. Onu da kemirmişler. İşte bu pek anlaşılabilir şey değil. Artaud’yu, Breton’u zararlı bulmalarını anlamıyor değilim. Ama Ronsard’dan ne istiyorlar, Rosnard akıllı uslu bir şairdir, kimseye de (bana bile) zararı dokunmamıştır. Artaud zır delidir, aile denilen -böyle bir şey varsa- bireyler topluluğuna, Lautremont’la fesat tohumları saçmışlardır. Rosnard’dan ne isterlerdi, bunu anlamadım işte.

21 Ağustos


21 Ağustos Cumartesi günü Aşiyan’a gittim. Aşiyan çarpık bir beşgen. Ağaçlar, gökyüzleri, surlar içinde bir kule-ev. Bir şato, güzelim bir yurtluk, bir dağ parçası da diyebiliriz, ama yanına yaklaşıldığında birden değişen, türlü biçimlere giren bir kale de.

Dıştan üç katlı. (önceleri iki katlı, kuleli düşünmüş ama bundan hemen vazgeçmiştir.) Artık hep üç katlı, kuleli çizecek, boyayacak ama boyuna değiştirecek, boyuna kılıktan kılığa girecektir. Kule ise hepsinde boy gösterecektir. Üç katlıdır ama ilk kat bütün resimlerde varla yok arasıdır. Ama gene de görünmelidir: yarım kemerli, yarı pencere, yarı mahzen görünümünde de olsa. (…) Aşiyan’a nereden bakarsak bakalım hep çıkmalar, cumbalar, balkonlar vuracaktır. Ne denli kapatırsa kapatsın kendini, dışarıyı unutmayacaktır. Cumbalar sanki evin perilerine bir çağrıdır. Çocukluğuna bir göndermede bulunmak için de olabilir. Çok kapalı çocukluğuna. Üçüncü kata geldiğinde birden kendini değişmiş bulacaktır. Değişmiştir de: Birinci, ikinci katları unutup apayrı çizimlere geçecektir. Sanki ikinci bir Aşiyan projesine çalışıyordur. Ve birden evinde her yerinden Boğaz’a uzanmak, onunla kucaklaşmak istiyordur. Böylece kuzeye arkasını verip (kuzey çünkü hep boş bırakılmalı, güneş oradan vurmalıdır, vurmalıdır ki atölyesi güneşle yıkansın.) Çalışma, yatak odalarını  baştan başa balkonlarla donatacaktır. (Ne zamandır balkona çıkmak, orada oturmak istemiyor mudur.)

Aşiyan’ı dıştan böyle kurup bırakacaktır.

İçten, her kat, her şey başına buyruk, tutkulu, bir düş cumhuriyetidir. Sanki düzenden, ölçüden birden sıkılmıştır, ölçüsüzlüğün o büyülü, hoyrat yaşamına soyunmak istemiştir. Böylece bir odadan bir odaya görünmeden, duyulmadan, sessizce geçebilecek, sofalardan sofalara, balkona, küçük gizli köşelere saklanabilecektir. Hem, bütün bütün içine kapanmak için düşlememiştir Aşiyan’ı. İşte o gün gelmiştir ve kapanacaktır: “Başkaları Cehennem’dir.”

Aşiyan’ı (bu yalnızlık anıtını) bunun için düşlememiş midir, değil mi ki “fikri hür, irfani hür, vicdanı hür” bir şairdir.

1905′te mi taslaklarını tamamlamıştır, öyle olacak. Bir yıl içinde tamamlanacaktır. Artık büyük düşü gerçekleşmiş, önce çalışma odasını, sonra ta baştan beri düşündüğü resim atölyesini düzenlemeye geçecektir: Boy boy fırçaları, boyaları, kalemleri, mürekkepleri, tuvalleri sıralayacaktır. Hem Rübab-ı Şikeste (bu umutlar, çığlıklar, yalnızlıklar, kırıklıkları, eziklikler kitabı) bugünleri beklememiş midir..

Sis tablosunu da karşısına almıştır. Her gün ona bakmakta ve içinden yıkık, ezik mırıldanmaktadır:

‘Sarmış yine âfakını bir dûd-i muannid,
Bir zulmet-i beyza ki peyapey mütezâyid.’

İlhan Berk, İnferno
Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 1994, (Deneme, Günlük)  sf.27, 30, 31, 34, 36, 90, 95, 96

Sessiz Dünya

Eylül 14, 2010

I

“Sessiz dünya bizim asıl dünyamızıdır.”  (Francis Ponge)

Nesneleri, bu sessiz dünyayı “karşımızda bulunan şey”, “kendisine yönelinen” ya da “uzaktakiler” diye tanımlamada güçlük çekilmez. Böyle tanımların nesneyi anlatmaktan uzak olduğu açıktır. Böyle bir tanım nesneleri “herhangi bir şey” gibi görmekten öteye gitmez. Bu, nesneleri görmemek, tanımamak, bilmemek demektir. En başta da varlıklarını yadsımaktır. Bu yoldan yapılan hiçbir tanımın gerçeğinden söz edilmez. Nesnelerin bize karışmamaları, bizim dışımızda bir yaşamları olması ilk ağızda böyle düşündürebilir bizi. Böyle bir ayrım sonucu da onlara “uzaktakiler” diye bakabiliriz. Değil mi bize karşın vardırlar, var da olacaklardır. Öyleyse bu bize karşın olan varlıklarını sürdürmeleri bizi düşündürmelidir. Hem bu onların bir varlık olduklarının kanıtıdır. Nesnelerin varlıklarını içermeyen bir tanım elbet gerçek dışıdır.
Her şeyden önce, nesnelerin bizim dışımızda oldukları çok su götürür. Nesnelerle her zaman içli dışlı yaşadığımızı iyi biliyoruz çünkü. Gazali bunun için: “Bak karıncalara! Bak şu yaprağa! Bak şu sinek cinsinden arıya!” demez mi? Bu öte yandan nesneyi görmeye bir çağrıdır. Nesne çünkü “görülmeyi bekler.” Bunun dışında da elinden bir şey gelmez. Bu da nesnenin doğası gereğidir. “Düşünülen şeydir” çünkü “nesne”. Hem nesnelerin bizden önce de bir yaşamları olduğunu da biliyoruz. Bu da nesnelerin varlıklarının kaçınılmazlığını gösterir. Nesnelersiz bir dünyanın düşünülemeyeceği de bir gerçektir. Hem yalnız varlıklar mı? Ya anlamları? Nesnelerin bizim dışımızda olmaları nasıl varolmadıklarını göstermiyorsa, bir anlamları olmadığını da göstermez. Anlam, nesnelerin varlıkları gibi varoluşsal bir sorundur. Dahası nesneye böyle bakılmadıkça tanınamaz, bilinemez. Anlam nesnelerin varoluşlarıyla sıkı sıkı bağlıdır. Hem nesneler “herhangi bir şey” olmaktan ancak böyle kurtulurlar. Kendi olurlar. Bütün varlıklar gibi nesneler de bunun bilinmesini isterler. (Her ne kadar bir anlamları olduğunu bizim bilip bilmememiz umurlarında bile değilse de!) Haklıdırlar da bunda. Bir adı olmak diyebiliriz buna. Bir adı, yani bir anlamı, anlayacağınız. Anlamanın bir ada gereksinimi vardır hep; adın da anlama. Bu yalnızca canlı varlıklar için değil, sessiz dünyanın öbür kulları olan şeyler için de söz konusudur. Bir sandalyeye, bir çiviye, bir tabağa, bir bardağa bakarken de anlam yakamızı bırakmaz; onlarında da bir anlamı vardır çünkü. Bunun için de onları okumak yeter. Roland Barthes, nesnelerin “bir şeye yarayan bir şey” olarak tanımlanmasına haklı olarak karşı çıkar. Ayrıca nesnelerin bir işe yararlığı dışında da bir anlamı olduğunu göstermek için de: “Beyaz bir telefonun işlemi dışında lüks ya da kadınlıkla, dişilikle belli bir düşünceyi aktardığını; bir dolmakalemin zenginlik, ciddiyet, fantezi; yemek yediğimiz tabakların da her zaman bir anlamları olduğunu, ve anlam taşımıyor gibi göründükleri zaman da, hiçbir anlam taşımama anlamını taşıdıklarını”nı vurgular. Gerçekte nesnelerin bir anlamı olmadığını söylemek, yalnız nesneleri bilmemek, tanımamaktan da öte, dünyanın da bir anlamı yoktur demektir. Bu da eşyanın doğasına ters düşmektedir.

II

“Ancak nesneler varsa dünyanın belirgin bir biçimi vardır.” (Wittgenstein)

Nesnelerin “uzaktakiler” olmaları doğaları gereğidir. Bu yüzden bir kıyıya çekilerek yaşarlar. Hem kendilerini öne sürmekten çekinirler. Nesnelerin yerlerinden kımıldamamak istemelerini böyle de düşünmeli, yalnız bilinmeyi, görülmeyi isterler çünkü. Ama bunun için de çırpınmazlar. Giderek bunu doğal bile karşılarlar. Bir kenara çekilme, dünyaya ordan bakma elbet bütün nesneler için söz konusu olamaz. Okunup atılmış bir kitapla bir sözcük için durum aynı değildir. Kitap bir daha ne zaman bir elin uzanacağını beklerken, sözcük bunun hiç de uzun olmadığını bilir. Ama bir dağ, bir ağaç, bir ova, bir gökyüzü uzaklığını hep korur ve kımıldamaz yerinden. İşlevlerinin bakılmak olduğunun ayrımındadırlar. Genelde nesneler bireysel yaşamı seçmişlerdir. Bizimle öyle yaşarlar. Bu da onları ister istemez içlerine kapamıştır. Gizeme bürünürler. Gizemin kendisi kesilirler. Kimi nesnelerin alınyazıdır da bu: Orda vardır. Doğa-ötesilik giderek işlevleri bile olur. Bir gereksinim aracı olmaktan çıkarlar; zamanın, tarihin izlerine bürünerek insanın bir çeşit “unutulan” izleri olurlar. W.Benjamin bunun için: “Nesnede insanın bıraktığı iz insanın unutulan izidir,” diyecektir. Geçmiş zamanların bir yazısıdır artık: Bir anı-bellek. Her yerden bakılabilen, okunan bir ayna-kitap. Hem gizem eşyalara yaraşandır da. Bütün eski eşyalar bunu yaşarlar, bununla soluk alırlar. Nesnelerin saçtığı bu gizem, giderek bir sokağı, bütün bir mahalleyi, kimi de bütün bir kenti sarar. Kentin, sokağın tini olur. De Chirico: “Ben eşyanın metafizik yanından başka neyi sevebilirim?” derken nesnelerin saçtığı bu büyüyü, bir onu görecek, boyalarını onun için karacaktır. Hem bütün eski eşyalar zamanları depolarlar. Yalnız zamanları mı? Bütün yaşamları da. Bunu anlamak için de onlara eğilmek, onları bir ucundan tutmak gerekir.

III

“Ona nesneleri anlat.” (Rilke)

Bağımsız varlıklardır nesneler. Yalnız bağımsız mı? Bireylerdir de. Hem de benzersizliklerini taşıyarak, bundan hiç de ödün vermeyen bireylerdir. Bir ormanın ağaçlarının yaprakları nasıl birbirine benzemezse, onlar da benzemezler. Bir nesneyi bir başka nesneden ayıran, sonra da onu başına buyruk yapanın uzay ve zaman dediğimiz şey olduğunu biliyoruz. Nesneler bunu bütün yaşamları boyunca korurlar. Hem “nesneler parçalarına dağılmış durumda olsalar bile varlıklarını sürdürürler.” Nesneler gene varlıklarını sürdürürken uzay-zaman içinde yalnız varoluşsal yapılarını korumakla da kalmazlar, değişime de uğrarlar. Buna işlevleri diye bakabiliriz. Bir tek şeyden birçok şey üretmelerini de böyle anlamalıyız. Bunun bir tekdüzeliğe, yeknesaklığa götürdüğü de bir gerçektir, ama “nesneleri yok etmek, evreni yok etmektir” de.
Nesneyi “uzaktakiler” diye tanımlarken, onun öznesi olan insanı ondan ayrı düşünemeyiz. İkisinin bir bütün oluşturduğu da açıktır. Eytişimsel bir ilişkidir bu. Karşılıklı bir değişimi de kendiliğinden getirir. Bundan da anlıyoruz, bu, nesnenin bunca bağımsızlığına, tek başınalığına karşın, onun bütün bütün edilgin, ya da gene aynı biçimde bütün bütün etkin olduğunu da göstermez. Nesnenin de bir adı, kendi yasaları vardır. (“Ad bir nesneyi imlediğini gösterir.” Wittgenstein) Hem şeyler de, bir ağaç, bir bulut, bir kuş, bir hamamböceği gibi bilinmek isterler: Bağımsızlıklarını da öyle anlarlar.

IV

“Şeylerin bütün özelliğini göremeyiz.” (Leibniz)

Nesnelerin, gene yapıları, doğası gereği acıyı (evet acıyı), baskıyı, kışkırtıcılığı, korkuyu daha nice şeyi kuşanırlar. Jean-Paul Sartre Bulantı’da otların, ağaçların, ağaçların köklerinin nasıl korku, baskı saçtığını anlatır: “Atkestanesi gözlerine abanıyordu. Yeşil bir küf gövdesini yarıbeline kadar sarıyordu. (…) Karmakarşık, devasa ve yumuşacık kitleler kalmıştı geriye; çıplak, hem de müstehcen ve de ürkütücü biçimde kitleler.” Kentler ölünce nesnelerin dev adımlarla kentleri nasıl sardığını, ölümcül savaşlara nasıl giriştiklerini hep biliyororuz. Hele sarmaşıkgillerin baskısından hemen hemen hiçbir şeyin kurtulamayacağını da. Yalnız bu mu? Kışkırtıcıdırlar da. Yalnız pencerelerin, kapıların, çatalların, kaşıkların, ekmek bıçaklarının baskısını yapmazlar, nice kılıklara girip çıkarak, nice çılgın istekleri kamçılamaya, onların üstüne yürümeyi de öğretirler. Nesnelerin en çok kuşkulandıkları da belki de yalnız kışkırtıcılıktır. Kişiliklerini de (benzersiz bir kişilikleri vardır nesnelerin, bunun parçalanmasına, dağılmasına da hiç yanaşmazlar) hiçbir şeyle değişmezler. Özgürlüklerinin düşmanının biz olduğumuzu da bilirler. Bütün canlı cansız nesnelerin, dağların, tepelerin, ağaçların, bir yaprağın, bir kurşunkalemin, bir su birikintisinin, bir sandalyenin sonları bizim elimizdedir çünkü.
Öte yandan, nesneler özgür olmadıkları için suçsuzdurlar da. Bizim nesnelere olan sevgimiz belki de bundandır. Kim bilir? Dışımızda oldukları için suç ortaklıkları yoktur. Masumdur nesneler. Varoluşları gereğidir bu da. Bir ağaç, bir masa, bir dörtgen, bir bardak su hiç su işlememiştir. Hem onların da kendince (değil mi varlıklardır) bir yasaları olduğunu söylemeliyiz: Yağmak yağmurun işidir. “Batmak güneşin.” Bir özveri yasası.
Nesnelerin “gölgesinin” Afrodisias’lı olduğunu söyledik mi? Afrodisias’lıdır nesneler.
Nesnelerin yasası kararmasın!

İlhan Berk, İnferno
Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 1994, (Deneme, Günlük)  sf.165-166-167-168-169-170-171

Şairin Tragedaysı

Mayıs 20, 2010

“Yalnız, ben galiba böyle doğduğumu biliyorum, bunu çekmek zorunda olduğumu biliyorum. Çünkü bunun dışında bir şey beni ilgilendirmiyor. Kendime dünyada yaşamayı öğretemedim, yani dünyayla aramda çok büyük şeyler var, sıkıntılar var, herhangi bir insan gibi olamıyorum. Sokağa çıktığım zaman sokağa bakıyorum boyuna. Yazmak için yahut geçen kadının yüzü beni ilgilendiriyor, rahatça sokakta dolaşamıyorum: cehennem dediğim böyle bir olay.”

“Doğrusu ben kendi yaşamıma baktığımda şunu görüyorum: her kitap şairin cesetidir, orda onu bitirip atar. Birinci kitap derken üçüncü kitap, dördüncü, beşinci kitabı hepsi birer yaşama biçimleridir. Şiir yaşamadır derler, yaşamanın önemini öne alırlar. Benim için uzak, oysa şiir çok okumakla öğrenilendir, tüm hayatını ona vereceksin, yaşamaktan gelenler tabii ki şaire bir şeyler kazandırır ama “yaşamak” kelimesi çok havada kalan bir laftır.”

‘Bizim yerimiz, şairlerin yeri, bilinçaltı denilen bir yerdir. Şairlerin yeri bilinçaltıdır ve bütün şiirleri orada kurulmuştur, orda yaşarlar. Freud ne zaman bilinçaltına inse bir şairin kendisinden önce geçtiğini görüyor. Biz işte böyle bir yerin adamlarıyız. Benim tragedyam da kendimden kurtulamam yani barışık değilim kendimle.”

“Şair yalnızca işiyle yani şiirle ilgilendiğinden tutulacak yeri yok yani. Şiir işte tanımı da çok zor, “inciri biliyorum ama şiiri bilmiyorum” demiştir, Françis Ponge. Biz şairlerin aradığı bir şey, şiir. Aslında olmayan bir şiiri arıyorum.”

“Şiiri ararken ben; tabii ki dille birlikte bazen öyle istiyorum ki büyük bir sessizliğin içinden şiiri yakalayım, dil orada sıfıra inecek, görünmeyecek ama izlerini görüyorum. bir şairin görevidir dille oynamak. Yoksa şiiri büyüyemez.”

“Zaten hiç olmadım yani ben rahat bir adam olmak isterdim, onun için kimsenin şiirle uğraşmasını istemem, bir vebadır şiir, aslında.”

‘”Her şairin bir tragedyası vardır. Şiir yazılmaya başlıyor, bir yerde şiire karışıyorsunuz ama bir yer var ki şiirin kendisinin konuşmaya başladığının hissediyor bırakıyorsunuz, yani usla şiiri birleştirmeyi büyük bir yanlışlık olarak görüyorum. Akılla şiirin birlikte gideceğini düşünmek bana çok acayip geliyor.”

İlhan Berk, Okudukça

Trt 2, Söyleşi

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.