cherbourg

Nisan 4, 2009

hermann_hesse_1926_by_gret_widmann

Hans sesini çıkarmadı. Ne acayip bir çocuktu şu Heilner! Romantik biri, bir şair! Şimdiye kadar 0′nun davranışlarına şaşımaktan kendini alamamıştı. Herkesin de gördüğü gibi, kendini vererek ders çalıştığı pek yoktu Heilner’in, öyleyken çok şey biliyor, sorulan sorulara akıllıca cevaplar veriyor ama yine de kafasındaki bilgileri küçümsüyor du. Alaylı alaylı konuşmasını sürdürerek: “Örneğin, sanki Odysseia bir yemek kitabıymış gibi okuyoruz Homeros’u,” diye ekledi Heilner. “Koca bir derste topu topu iki dize; ardından geviş getirir gibi kelime kelime tekrarlıyoruz bunları, inceliyor irdeliyoruz, sonunda tiksinti geliyor insana, kusacak gibi oluyor. Ders bitince de her zaman şu sözleri işitiyorsun: ‘Görüyorsunuz, şair nasıl bir incelikle kullanmış’ ya da ‘işte yine sanatsal yaratma eylemindeki gize bir göz atmış bulunuyorsunuz.’ Edatlara, takılara ve geniş zaman kipine bir garnitür gibi değiniliyor yalnızca, bunların seline kapılıp boğulmaktan kaçınılıyor âdeta. Homeros, böyle okunacağına hiç okunmasın daha iyi. Hem bu eski Yunanca şeylerden bize ne ki? Aramızdan biri çıkıp da bir Yunanlı gibi yaşayayım dese, okuldan hemen kapı dışarı edilir. Oysa kaldığımız odanın ismi Hellas. İnsanla alay etmek değil de nedir bu! Odamıza ne diye ‘kâğıt sepeti’ denmemiş sanki ya da ‘köle kafesi’, olmadı ‘silindir şapka’? Bütün bu klasik isimlerin hepsi dalavere.”

Heilner, bu sözlerin ardından bir tükürük attı havaya.

Hans, “Bak ne diyeceğim, daha önce de şiir yazmış miydin?” diye sordu.

“Evet, yazdım.”

“Ne hakkında peki?”

“Burası, göl ve sonbahar hakkında.”

“Yazdıklarını gösterir misin bana?”

“Olmaz, bitmedi henüz.”

“Bitince?”

“Eh, o zaman gösteririm.”

Hermann Hesse, Unterm Rad

Roman, Can Yayınları

bozkirkurdu

Tüm Avrupa’da ünlenmiş bir tarih felsefecisi ve sanat eleştirmeni üniversitede bir konuşma yapacaktı. Hiç de istekli olmamasına karşın Bozkırkurdunu benimle gelmeye razı edebildim. Gittik, yan yana oturduk. Konuşmacı kürsüye çıktığında, neredeyse insanüstü bir varlık bekleyen dinleyicilerden çoğunu hafif kendini beğenmiş, züppe havasıyla düş kırıklığına uğrattı. Söze, bu kadar çok kişinin kendisini dinlemeye geldiği için duyduğu kıvancı dile getirip dinleyicileri bir güzel pohpohlamakla başlayınca, Bozkırkurdu bir an için bana baktı. Bir bakış ki, kitaplar dolusu yazıya bedel, unutulmaz ve ürkütücü. Konuşmacıyı eleştirmekle ve bu ünlü ama hem eziciliği hem de yumuşak alaycılığıyla hiçe indirgemekle de kalmıyordu. Alaydan da öteydi bu; sınırsız bir acıyla, artık Bozkırkurdunun benliğine işlemiş bir umarsızlığı ve kendi yazgısına olan inancını yansıtıyordu. Hayır, bu bakış umarsız berraklığıyla yalnızca konuşmacının gerçek yüzünü çırılçıplak ortaya serip o an’ı dinleyicilerin boş umutlarını ve konunun gös- termelik sunuluşunu alaya almakla ve vurgulamakla kalmıyordu, hayır, Bozkır- kurdunun bakışı insanlığın tüm geçmişini, tüm yapmacıklığını, tüm göste- rişçiliğini tüm didinmelerinin boşunalığını, sahte, sığ bir beynin tüm yüz- eysel oyunlarını delip geçiyordu sanki- ah, ne yazık ki daha da derine işleyen bir bakıştı bu, çağımızın, düşünce zenginliğimizin, kültürümüzün eksiklerini, umutsuz- luklarını vurgulamanın da ötesine giden bir bakış. İnsanlığı can evinden vuru- yordu. Birkaç saniye içinde, insan yaşamının anlamını ve değerini bilen bir düşü- nürün içinde boğulduğu açmazı dile getiriyordu. Sanki ‘bak’, diyordu, ‘bizim ne denli maymuna yakın yaratıklar olduğumuzu anla!. Ve o anda, tüm bilgi, tüm zeka, ruhun ulaşabildiği her şey, yüceliğe doğru atılan her adım ve ileriye dönük diye tanımlanan her değer dağılıp tuzla buz oldu, maymuna özgü bir şaklabanlığa dönüştü.

”insanların çoğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemezler. Ne komik değil mi? Tabii ki yüzmek istemezler. Onlar toprakta yaşamak için doğdular, suda değil. Ve elbette düşünmezler de. Onlar yaşamak için yaratıldılar, düşünmek için değil. Düşünen, daha doğrusu düşünmeyi kendisine iş edinen biri, bu konuda gerçi çok yol kateder ama aslında yaptığı toprakla suyu birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir, sonunda boğulur gider.”

Hermann Hesse, Bozkırkurdu
Roman, Afa Yayınları

Atman

Ekim 29, 2008

Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben’di.

Kurtulmak, alt etmek istediğim şey Ben’di. Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendim. Doğrusu, dünyada benim bu Ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum, Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok. Ben’in bana böylesine yabancı, böylesine bilinmez kalışı bir nedenden, bir tek nedenden kaynaklanıyor: kendimden korkuyordum çünkü kendimden kaçıyordum! Atman’ı, yaşamı, tanrısal’ı, o en son nesneyi ele geçirmek istiyordum. Ama bunu yaparken kendi kendimden oldum. Bundan böyle kendimi öldürüp, kendimi parçalara ayırıp da yıkıntılarn ardında bir giz aramaya kalkmayacağım. Bundan böyle kendi kendime öğretmenlik yapacak, kendi kendimi tanımaya, Siddhartha’nın gizinin tanıyıp öğrenmeye çalışacağım..

Amaç ve töz nesnelerin arasında bir yerde değil, onların içinde, herşeydedir.. Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Artık uyandım, ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi..

Hermann Hesse, Siddhartha
Özgür metin, Net kitap

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.