Yasa, mizah ve ironi
Ağustos 24, 2010
Yasanın klasik bir imgesi vardır. Platon bu imgenin, Hıristiyan dünyası tarafından da benimsenmiş olan eksiksiz bir ifadesini vermiştir. Bu imge, yasaya hem ilkesi hem de sonuçları açısından bakılmasını içererek bunun ikili bir durumunu belirler. İlke açısından baktığımızda, yasa ilk değildir. Yasa ikinci ve temsilci bir iktidardan başka bir şey değildir, daha yüksek bir ilkeye göre belirlenir, o da İyi’dir. İnsanlar İyi’nin ne olduğunu bilselerdi ya da ona uymayı becerebilselerdi, yasaya ihtiyaçları olmayacaktı. Yasa, İyi’nin, şöyle ya da böyle terk ettiği bir dünyadaki temsilcisidir. Bundan dolayı, sonuçları açısından baktığımızda, yasalara uymak ”en iyi”sidir, en iyi de İyi’nin imgesidir. Adil olan biri, doğduğu ülkede, yaşadığı ülkede yasalara tabi olur. Düşünme özgürlüğünü -hem İyi’yi hem de İyi için düşünme- elinde tutsa da, bunu, en iyisi için yapar.
Görünüşte bu denli konformist olan bu imge, bir siyaset felsefesinin koşullarını oluşturan bir ironi ve mizahı, yasa ölçeğinin en yukarısında ve en aşağısındaki, ikili bir düşünüm genişliğini içermekten de geri kalmaz. Sokrates’in ölümü bu bakımdan bir örnek teşkil eder. Şöyle ki, yasalar kaderini mahkumun eline teslim bırakırlar ve yasaya tabiiyetinden dolayı, ondan kendilerine, üzerine düşünülmüş bir onay vermesini isterler. Yasaları, onları temellendirmek için zorunlu bir ilkeymişçesine mutlak bir İyi’ye yükselten seyirde büyük bir ironi vardır. Sanki yasa mefhumunu kendi kendine değil de, yalnızca kuvvet yoluyla ayakta tutuyormuş ve ideal olarak, daha dolaylı bir sonuca olduğu kadar, daha yüksek bir ilkeye de ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de bu nedenle Phaidon’daki anlaşılması güç bir metne göre, öğrencileri ölümü sırasında Sokrates’in yanında bulunurken yüzlerinde bir gülümseme de eksik değildir. İroni ile mizah esas olarak yasa düşüncesini kurarlar. Uygulanmaları yasayla ilişkilidir ve anlamlarını buradan alırlar. İroni, yasayı sonsuzca üstün bir İyi’nin üzerini temellendirmekte sakınca görmeyen bir düşüncenin oynadığı oyundur; mizah ise, yasayı, sonsuzca daha adil bir En İyi’ye onaylatmakta sakınca görmeyen söz konusu düşüncenin oynadığı oyundur.
Yasanın klasik imgesinin hangi etkiler altında altüst olup ortadan kalktığı sorgulanacak olursa, bunun yasaların göreliliğinin, değişebilirliğinin keşfedilmesi sonucunda olmadığı kesindir. Zira bu görelilik, klasik imgede zaten bütünüyle biliniyor ve anlaşılıyordu; onun zorunlu bir parçasını oluşturuyordu. Gerçek neden başka yerdedir. Bunun en kesin ifadesi Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde bulunacaktır. Kant bizzat, yönteminin getirdiği yeniliğin, yasanın artık İyi’ye bağlı olması değil, aksine İyi’nin yasaya bağlı olması olduğunu söyler. Bu, şu anlama gelir ki, yasa artık, haklılığını buradan elde edeceği üstün bir ilke üzerine temellenmek zorunda değildir, bunun üzerine temellenemez. Bu da şu anlama gelir ki, yasanın kendi değeri kendi kendisine dayanarak biçilmeli ve yasa kendi üzerine temellenmelidir, dolayısıyla kendi biçiminden başka kaynağı yoktur. Bu andan itibaren, ilk kez, başka bir spesifikasyon olmaksızın, bir nesne işaret edilmeksizin, YASA’san söz edilebilr, söz edilmelidir. Klasik imge yalnızca, İyi’nin yetki alanlarına ve En İyi’nin şartlarına göre şu ya da bu olarak belirlenmiş yasaları tanıyordu. Aksine, Kant ahlak ”yasası”ndan söz ettiğinde, ahlak sözcüğü yalnızca, mutlak olarak belirsiz kalmış olanın belirlenmesi anlamına gelir: Ahlak yasası, bir içerikten ve bir nesneden, bir yetki alanından ve şartlarından bağımsız, saf bir biçimin temsilidir. Ahlak yasası YASA, yasayı temellendirmeye muktedir bütün üstün ilkeleri dışlayacak şekilde, yasanın biçimi anlamına gelir. Bu anlamda Kant, yasanın klasik imgesinden ilk vazgeçenlerden ve bizi tamamıyla modern bir imgenin yolunu ilk açanlardan biridir. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki Kopernik tarzı devrimi, bilginin nesnelerini, öznenin etrafında döndürmeye yönelikti; ama Pratik Aklın Eleştirisi’nin, İyi’yi Yasa’nın etrafında döndürmeye yönelik devrimi kuşkusuz çok daha önemlidir. Kuşkusuz, dünyadaki önemli değişiklikleri dile getiriyordu. Yine kuşkusuz, Hıristiyan dünyanın ötesinden, Yahudi imana bir geri dönüşün son sonuçlarını ifade ediyordu; hatta belki de Platoncu dünyanın ötesinden, yasanın Sokrates öncesi (Oidipusçu) bir anlayışına geri dönüşü ilan ediyordu. Kaldı ki, Kant, yasa’YI, nihai bir temel haline getirerek, modern düşünceye başlıca boyutlardan birini, yasanın nesnesinin esas itibariyle gizli olduğu fikrini bağışlamıştı.
Bir başka boyut daha ortaya çıkar. Sorun, Kant’ın kendi sistemi içinde keşfine verdiği dengeden (ve İyi’yi kurtarma şeklinden) kaynaklanıyor değildir. Söz konusu olan daha ziyade, ilkini bütünleyen, ilkiyle aralarında bir görelilik bulunan bir başka keşiftir. Yasa artık üstün bir ilke şeklindeki İyi ile temellendirilemedikçe, kendini, adil olanın iyi niyeti şeklindeki En İyi’ye de daha fazla onaylatmaya gerek duymaz hale gelir. Zira şu çok açıktır ki, maddesiz, nesnesiz, herhangi bir spesifikasyonu olmadan, saf biçimine göre tanımlanmış YASA, ne olduğu bilinmeyen ve bilinemeyecek bir durumdadır. Kimse ne olduğunu bilmezken iş görür. Herkesin baştan beri suçlu olduğu, yani yasanın ne olduğu bilinmeksizin sınırların zaten ihlal edildiği bir kesinsizlik alanı tanımlar. Tıpkı Oidipus’un kendini içinde bulduğu durum gibi. Suçluluk ile ceza ise, bize yasanın ne olduğunu göstermezler bile, onu bu kesinsizliğin içinde bırakırlar, bu kesinsizlik ise bahsettiğimiz şekliyle cezanın en uç noktadaki kesinliğine tekabül eder. Kafka bu dünyayı betimlemeyi başarmıştır. Burada söz konusu olan, Kant’ı Kafka’ya bağlamak değil, yalnızca yasayla ilgili modern düşünceyi oluşturan iki kutbu ortaya çıkarmaktır.
Aslında, yasa artık her şeyden önce gelen ve üstün bir İyi üzerine temellenmiyorsa, içeriğini tamamen belirsiz bırakacak şekilde kendi biçimine göre değer kazanıyorsa, adilin yasaya en iyisi olduğu için uyduğunu söylemek imkansız hale gelir. Ya da daha ziyade: Yasaya uyan biri, yasaya uyduğu kadarıyla adil olmuş değildir ve öyle de hissetmez. Tersine, kendini suçlu hisseder, daha baştan suçludur ve ne kadar suçlu olursa yasaya o kadar sıkı sıkıya uyar. Aynı işlemle, yasa da kendini, saf yasa olarak gösterir ve bizi suçlular olarak atar. Klasik imgeyi oluşturmuş olan iki önerme, ilke önermesi ile sonuçlar önermesi, İyi tarafından temellenme önermesi ile adil tarafından onaylanma önermesi aynı anda çöker. Ahlaki bilincin bu fantastik paradoksunu ortaya çıkaran Freud olmuştur: Yasaya uyma ölçüsünde adil hissetmenin bir hayli uzağında, ”özne ne kadar erdemliyse, yasa da o kadar sert davranır ve o kadar büyük bir kılı kırk yarmacılık sergiler… En iyi ve en uysal varlıktaki ahlak bilincinin bu denli sıradışı sertliği…”
Dahası, paradoksun analitik açıklamasını yapan da Freud olmuştur: Ahlak bilincinden türeyen, dürtülerden vazgeçiş değildir, tersine vazgeçişten doğan ahlak bilincidir. O halde, vazgeçiş ne kadar kuvvetli ve sert ise, dürtülerin mirasçısı ahlak bilinci de o kadar kuvvetli olur ve o kadar sertlikle uygulanır. (”Bu vazgeçişin bilinç üzerine uygulanan eylemi öyledir ki, tatmin etmeyi bıraktığımız bütün saldırganlık bölümü, üstben tarafından yeniden ele alınır ve kendi saldırganlığını ben’e karşı vurgular.”) O zaman öteki paradoks da çözülür. Lacan’ın dediği gibi, yasa, bastırılmış arzuyla aynı şeydir. Çelişkisiz bir biçimde nesnesini belirleyemeyecek ya da dayalı olduğu bastırmayı ortadan kaldırmaksızın bir içerikle tanımlanamayacaktır. Yasanın nesnesiyle arzunun nesnesi birdir ve ikisi de gizlenmiştir. Freud, nesne özdeşliğinin anneye, arzunun ve yasanın özdeşliğinin kendisinin ise babaya gönderme yaptığını gösterdiğinde, yalnızca yasayı belirlenmiş içeriğe nasıl kavuşturduğunu değil, bunun neredeyse tam tersine, yasanın nasıl, Oidipusçu kaynağı gereği, nesneden olduğu kadar özneden de (anne ile baba) çifte bir vazgeçişten doğan saf biçim olarak değer kazanmak için, içeriğini zorunlu olarak gizlemekten başka bir şey yapamayacağını gösterdiğini ileri sürer.
O halde, Platon’un kullandığı, yasalar düşüncesine hükmetmiş olan klasik ironi ve mizah altüst edilmiş olur. Yasanın İyi üzerine temellenmesi ve bilgenin bunu En İyi’yi gözeterek onaylamasıyla temsil edilen çifte genişlik, hiçliğe indirgenmiş olarak bulunur. Bir tarafta yasanın belirsizliği, öbür tarafta cezanın kesinliğinden başka bir şey yoktur. Ama ironi ile mizah buradan, yeni, modern bir figür kazanır. Bir yasa düşüncesi olmayı sürdürürler, ama yasayı, ona tabi olanın suçluluğu içindeyken düşündüğü gibi, içeriğinin belirsizliği içinde düşünürler. Şu açıktır ki, Kafka mizaha ve ironiye, yasanın statüsünün değişmesiyle ilişkili olarak tam anlamıyla modern değerler katar. Max Brod, Kafka’nın Dava’sını okuduğu sırada, dinleyenlerin ve bizzat Kafka’nın gülmekten katıldığını hatırlatır. Bu, Sokrates’in ölümünü karşılayan gülüş kadar gizemli bir gülüştür. Trajiğin sahte-anlamı salaklaştırır; kimbilir ne kadar çok yazarı, onları harekete geçiren düşüncenin saldırgan komik gücünün yerine çocuksu bir trajik his koyarak, olduğundan saptırıyoruz. Yasayı düşünmenin her zaman tek bir tarzı olmuştur, bu da düşüncenin ironi ve mizahtan oluşan bir komikliğidir.
Ama işte, modern düşünceyle birlikte, yeni bir ironinin ve yeni bir mizahın imkanı doğuyordu. İroni ile mizah artık yasanın altüst edilmesine yöneltilmiştir. Yeniden Sade ve Masoch ile karşılaşırız. Sade ile Masoch, yasaya bir karşı çıkışın, yasayı kökten bir altüst edişin iki büyük girişimini temsil ederler. Yasaya ikinci bir iktidar dışında hiçbir şey bahşetmemek amacıyla, yasayı daha yüksek bir ilkeye doğru aşmaya dayanan hareketi hala ironi olarak adlandırıyoruz. Ama üstün ilke, artık yasayı temellendirmeye ve yasanın kendisine devrettiği iktidarın haklılığını göstermeye muktedir bir İyi olmadığında, olamadığında tam olarak ne olur? Sade bize bunu öğretir. Tüm biçimleriyle (doğal, ahlaki, siyasal) yasa, ikinci doğanın bir kuralıdır, her zaman muhafazası için gösterilen özneye bağlıdır ve hakiki egemenliği haksız olarak elinde tutar. Çok iyi bilinen bir şeçeneğe göre, yasanın, daha kuvvetli olanın dayattığı kuvvetin ifadesi, ya da tersine, zayıfların koruyucu birliği olarak algılanmasının pek önemi yoktur. Zira bu efendilerle bu köleler, bu kuvvetlilerle bu zayıflar bütünüyle ikinci doğaya aittir; tiranı teşvik edip yaratan zayıfların birliğidir, olmak için bu birliğe ihtiyaç duyan ise tirandır. Her halükarda yasa, gizemli kılma yöntemidir, devredilmiş bir iktidar değil, köleler ve efendilerin iğrenç karmaşıklığı içindeki, haksız yere elde tutulan bir iktidardır. Sade’ın, yasa rejimini hem tiranlığa maruz kalanlara hem de tiranlık edenlere ait olması yüzünden ne denli kınadığı fark edilecektir. Gerçekte, yalnızca yasanın tiranlığına maruz kalınmıştır: ”Komşumun tutkuları yasanın adaletsizliğinden çok daha az kaygı verir, zira bu komşunun tutkuları benimkiler tarafından engellenmiştir, oysa yasanın adaletsizliklerini hiçbir şey durduramaz, hiçbir şey engelleyemez.” Ama aynı zamanda ve özellikle, ancak yasa yoluyla tiran olunur: Tiran yasa dışında hiçbir yolla tomurcuk veremez ve Chigi’nin Juliette’te de söylediği gibi: ”Tiranlar asla anarşi ortamında doğmazlar, yalnızca yasaların gölgesindeyken yükselişe geçtiklerini ya da yetkiyi yasalardan aldıklarını görürsünüz.” Sade düşüncesinin özü budur. Tirana duyduğu kin ve yasanın tiranı mümkün kıldığını gösterme tarzı. Tiran yasaların dilinden konuşur ve başka bir dili yoktur. ”Yasaların gölgesine” ihtiyaç duyar. Sade’ın kahramanları da, artık hiçbir tiran konuşamayacakmış gibi, hiçbir tiran asla konuşmamış gibi konuşarak, bir karşı-dil oluşturarak tuhaf bir anti-tiranlıkla kuşatılmış bulunur.
O halde yasa, daha yüksek bir ilkeye doğru aşılmış olur ama artık bu ilke onu temellendiren bir İyi değildir; tersine onu altüst eden bir Kötülük İdeası, fesatlık halindeki yüce Varlıktır. Platonculuğun altüst edilmesi ve yasanın ta kendisinin altüst edilmesi. Yasanın aşılması, ikinci doğanın gerektirdiklerine ve hüküm sürmesine her noktada karşı çıkan bir ilk doğanın keşfi anlamına gelir. Bu nedenledir ki, mutlak kötülük İdeası bu ilk doğada cisim kazandığı haliyle, ne hala yasaları varsayan tiranlıkla hatta ne de maymun iştahlılıkla keyfiliklerin bir bileşimiyle karıştırılır. Üstün ve kişisel olmayan modeli, daha ziyade, sürekli hareketin ve daimi devrimin anarşik kurumları içindedir. Sade şunu sık sık hatırlatır: Yasa ancak kurum şeklindeki anarşi yoluna aşılabilir. Ve anarşinin de, ancak iki yasa rejimi arasında kurulabilmesi, neredeyse sıfıra indirgenmiş bu kısa tanrısal momentin, anarşinin doğasının, bütün yasalarla bir doğa farkının belirtisi olmasını engellemez. ”Yasaların sürdüğü hüküm yozlaşmıştır; anarşininkinden aşağıdır; ileri sürdüğüm şeyin en büyük kanıtı, yönetimin, inşasını yeniden gerçekleştirmek istediğinde, bizzat anarşiye dalmak zorunda olmasıdır.” Yasa onu altüst eden ve iktidarını olumsuzlayan bir ilke içinde olmadıkça aşılamaz.
Buna karşılık, mazohist kahramanı yasalara boyun eğmiş ve bundan da memnun bir durumda sunmak yetersiz olacaktır. Mazohist tabiiyetteki bütün bu alaycılığın ve görünüşteki bu uysallığın altındaki kışkırtmanın, eleştirel gücün kimi zaman altı çizilmiştir. Kısaca, mazohist yasaya öbür taraftan saldırır. Artık yasadan daha yüksek bir ilkeye doğru yükselen harekete değil, yasadan sonuçlarına doğru alçalan harekete mizah adını veriyoruz. Hepimiz, üstün çabalar harcayarak yasayı döndürmenin yollarını biliyoruz: O zaman titiz bir uygulama yoluyla, yasanın saçmalığını gösterdiğimizi öne sürer ve ondan tam olarak, yasaklıyor ve önlüyor kabul edildiği düzensizliği beklemiş oluruz. Yasayı harfi harfine alırız, nihai ya da ilk karakterine karşı çıkmayız; bu karakterin gereği olarak, yasa, bize yasakladığı hazları kendine saklıyormuş gibi davranırız. O andan itibaren, yasayı gözlemleye gözlemleye, yasaya uya uya, bu hazların ne olduğu hakkında fikir ediniriz. Yasa artık, bir ilkeye yükselmekle ironik olarak altüst edilmiş değildir, sonuçlarını derinleştirmekte, mizahi olarak, üstün çabalar gösterilerek döndürülmüştür. Oysa, ne zaman mazohist bir fantasma ya da ayin düşünülecek olsa, şuna şaşırılır: En sıkı yasa uygulamasının, normalde beklenenin tam tersi bir etkisi vardır (örneğin, kırbaç darbeleri, bir ereksiyonu cezalandırmanın ya da önlemenin ötesinde, ereksiyonu kışkırtır, arttırır). Bu saçmalığın bir kanıtlamasıdır. Yasayı ceza süreci olarak düşünen mazohist, cezayı kendine uygulamaya başlar; ve maruz kalınan bu cezada, paradoksal olarak, yasanın ona yasakladığı kabul edilen hazzı yaşamasına izin veren ve hatta bunu buyuran bir sebep bulur. Mazohizmdeki mizah şudur: Sonunda bir ceza olmasıyla bana bir arzuyu gerçekleştirmeyi yasaklayan yasa, önce cezayı koyup sonucunda da arzuyu tatmin etmemi emreden şimdiki yasayla aynıdır. Yine Theodor Reik, bu süreci çok iyi çözümlemiştir: Mazohizm acının içindeki, hatta cezanın içindeki haz değildir. Mazohist, cezada ya da acıda olsa olsa hazırlık niteliğinde bir haz bulur; gerçek hazzını, daha sonra, cezanın uygulanmasının mümkün kıldığı şeyde bulur. Mazohist, hazzı duymadan evvel cezaya maruz kalmalıdır. Bu zamansal ardışıklığı mantıksal bir nedensellikle karıştırmak hata olacaktır: Istırap hazzın nedeni değil, hazzın gelişini önceleyen kaçınılmaz koşuludur. ”Zaman içindeki bir tersine dönüş, içeriğin bir tersine dönüşüne işaret eder… Şunu yapmamalısın, Şunu yapmak zorundasın’a dönüşmüştür… Cezanın saçmalığının bir kanıtlaması, yasaklanan bir hazzın cezasının tam olarak aynı hazzı koşulladığını göstermekle elde edilmiştir.” Bu yöntem, mazohizmin, mizahın birçok figürünü oluşturan diğer belirlemelerinde de, yadsıma, askıya alma, fantasmada da yansımaktadır. İşte yaltaklanmasıyla küstahlaşan, tabi olmasıyla ayaklanmış mazohist: Kısaca sadist ironicinin ilkelerin mantıkçısı olması gibi, mazohist de mizahçı, sonuçların mantıkçısıdır.
Yasanın İyi tarafından temellendirilemeyeceği, biçimine dayanması gerektiği fikrinden yola çıkarak, sadist kahraman, yasadan, daha üstün bir ilkeye yükselmenin yeni bir tarzını icat eder; fakat bu ilke, yasaları yıkan bir ilk doğanın biçimsel olmayan öğesidir. Yasanın ona boyun eğenin suçluluğunu beslediği şeklindeki öbür modern keşiften yola çıkarak, mazohist kahraman, yasadan sonuçlara inmenin yeni bir tarzını icat eder: Cezadan, yasaklanan hazzı mümkün kılan bir koşul yaratarak suçluluğu ”döndürür”. Bu yolla mazohist, başka bir şekilde de olsa, yasayı sadist kadar altüst eder. Bu iki tarzın ideolojik olarak nasıl işlediğini gördük: Her şey, her zaman gizli bir halde bulunan Oidipusçu içerik, bir çifte dönüşüme maruz kalıyormuş gibi gelişir —sanki anne-baba bütünleyiciliği simetrisiz bir şekilde, iki kez kırılmıştır. Sadizm durumunda, yasanın üstüne çıkarılan, anneyi en yüksek noktadaki kurban olarak alan babadır. Mazohizm durumunda, her yasa, babayı simgesel alandan kovan anneyle ilişkili kılınmıştır.”
Gilles Deleuze, Sacher-Masoch’un Takdimi (Çv. İnci Usal)
Norgunk Yayıncılık, 1.Baskı, Aralık 2007. Sf. 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79
Kant Üzerine..
Ağustos 1, 2010
Mekânsal-zamansal belirlenimlere kavramsal belirlenimleri çakıştıran bu iki büyük işlem -bu çakıştırma, bunların farklı türden oldukları, başkalıkları bir defa söylediğinde ne kadar zor olursa olsun- bunların her ikisi de sentez işlemleridir. Çok basit nedenlerden dolayı sentetiktirler, çünkü, gördüğümüz gibi, bir taraftan mekansal-zamansal belirlenimler, öte taraftan kavramsal belirlenimler yani mekân-zaman ile kavram ayrı türdendirler, bu yüzden de onları çakıştırma işi farklı türden şeyler arasındaki bir sentezden, bir birleştirmeden başka bir şey olamazdı. Bu iki sentetik işlemin bir adı da var. Bu işlemlerin her ikisi arasında ortak olan bir şey de var: Bu iki işlem hayal gücünün eylemleridir. Elbette hayal gücü demek, hayal etmek demek bu noktadan itibaren artık kendine fikirler edinme ya da herhangi bir şeyi hayal etmek değildir, çünkü Kant hayal etme eylemine temelli bambaşka bir anlam kazandırıyor, buna göre mekânsal-zamansal belirlenimleri kavramsal belirlenimlerle çakıştırma eylemleridir. Bana buna neden “hayal gücü”, hayal etme dediğini soracaksınız. Anlamalısınız ki, Kant daha şimdiden hayal gücünü kendinden önceki felsefelere göre çok daha derin bir seviyede yakalamış bulunuyor: Hayal gücü, artık imajlar üreten bir yeti değildir, bir kavrama uygun bir mekân ve bir zaman belirleyen bir yetidir. Ama bu kavramdan türemez çünkü o mekân ile zamanın belirlenmesinden farklı bir doğadadır. Bu gerçekten de yeniden-üreten hayal gücüne karşıt olarak üretken, yaratıcı hayal gücüdür.
Dostum Pierre’i hayal ediyorum dediğimde bu yeniden-üreten bir hayal gücüdür; onu hayal etmekten başka bir şey de pekâlâ yapabilirdim, -ona günaydın diyebilirdim, evine ziyarete de gidebilirdim, onu hatırlayabilirdim- bunlar onu hayal etmekle aynı şey değil. Dostum Pierre’i hayal etmem yeniden-üreten bir hayal gücüdür. Buna karşın, bu kavrama uygun bir şekilde bir mekân ile zamanı belirlemek -ama öyle bir şekilde ki bu belirleme kavramın kendisinden türetilebiliyor olmasın-, yani bir kavramla bir mekân ve zamanı çakıştırmak… İşte bu üretici, üretken hâyâl gücünün işidir. Düşünün, bir matematikçi ya da geometrici ne yapar? Ya da başka bir yoldan, bir sanatçı ne yapar? Onlar mekân-zaman üretir.
Gilles Deleuze – Kant Üzerine Dört Ders
Öteki Yayınevi, 2.Baskı (Çv.Ulus Baker)
Proust Üzerine Yuvarlak Masa
Temmuz 15, 2010
Bu yapıtta çok önemli, hatta kaygı verici bir mevcudiyet olduğu izlenimine, deliliğin mevcudiyetine dair bir izlenime sahibim. Bu elbette Proust’un deli olduğu manasına gelmiyor, öyle değil mi, fakat bu Kayıp Zamanın İzinde’nin içinde çok canlı çok belli bir delilik mevcudiyeti olduğu anlamına geliyor. Romanın iki anahtar karakterinden başlayalım. Bu delilik mevcudiyeti Proust’ta her zaman olduğu gibi ustaca dağıtılmış durumda. Başından itibaren Charlus’un bir deli olduğuna şüphe yok. Daha Charlus henüz ayırt edilebildiği bir anda, kendi kendimize: işte, delinin biri diyoruz. Bunu bize söyleyen anlatıcının kendisi. Albertine içinse tam tersi geçerli, her şey sonunda oluyor, ani bir inanç değil bu defa, bir kuşku, bir ihtimal.Belki deliydi, belki hep deli oldu. Andree’nin de sonunda düşündüğü bu. Öyleyse deli olan kim? Charlus’un deli olduğuna hiç şüphe yok, Albertine ise belki. Peki, bunlardan daha deli birinin olması mümkün mü? Her yerde saklanıp, Charlus’un deli olduğuna ilişkin kesinliğe ve Albertine’in de olabileceği ihtimaline yön veren kim? Burada bir oyun kurucu yok mu? Bu oyun kurucu yok mu? Bu oyun kurucu, herkes onu tanıyor, anlatıcının kendisi. Peki, hangi anlamda deli bu anlatıcı? Bu anlatıcı gerçekten çok garip. Tamamiyle garip biri. Kendini nasıl tanıtıyor? Organları yok, hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey anlamıyor, hiçbir şeyi izlemiyor, hiçbir şeyi bilmiyor; bir şeyler gösteriliyor: “Görüyor musunuz ne kadar güzel, bakıyor ve tam da ona: “Görüyor musunuz, bakın ama biraz” dediğimiz anda – kafasında bir şey çınlıyor, başka bir şey düşünüyor, kendisini ilgilendiren bir şeyi, algı düzeninde de, zihinsellik düzeninde de olmayan bir şeyi. Organları yok, duyumları yok, algıları yok, hiçbir şeyi yok. Bir çeşit çıplak, farklılaşmış iri bir vücud. Hiçbir şey görmeyen, hiçbir şey hissetmeyen, hiçbir şeyi anlamayan birinin ne gibi bir faaliyeti olabilir? Öyle sanıyorum ki bu durumdaki biri ancak imlere ve işaretlere cevap verebilir. Başka bir şekilde söylemek gerekirse, anlatıcı bir örümcektir. Bu örümcek, hiçbir işe yaramaz, hiçbir şeyi anlamaz, hatta gözlerinin önüne bir sinek koyabiliriz, buna bile tepki vermez. Fakat ağının küçücük bir köşesi titreşmeye görsün, işte o zaman, o kocaman vücuduyla hareket etmeye başlar. Hiçbir algısı, hissi yoktur. Sadece kendisine gelen sinyallere cevap verebilir, işte bu kadar. Anlatıcı da aynı şekilde. O da bir ağ örüyor, yapıtı olan, yapıtını ördüğü anda yarattığı ağın titreşimlerine cevap veren. Örümcek-delilik [Araignee-folie] Anlatıcı-delilik[narrateur-folie] hiçbir şey anlamayan, hiçbir şey duymak istemeyen, şu dipteki küçük işaret dışında hiçbir şey ile ilgilenmeyen bir şey. Charlus’un hiç şüphe götürmeyen deliliği gibi Albertine’in deli olma ihtimali de kendisinden kaynaklanıyor. Her yere, yani bu ağın hiç durmaksızın yaptığı, söktüğü, çözdüğü, yeniden yıprattığı, kendisine ait ağın dört bir köşesine, bu donuk, kör mevcudiyeti fırlatıyor. Anlatıcı daha hikaye başlamadan metamorfozo uğradığına göre, Kafka’da olduğundan daha radikal bir metamorfoz söz konusu.
(…)
İşte, Proust’un kitabında beni ilgilendiren bu: ne bir elbise, ne de bir katedral olan, fakat gözlerimizin önünde örülmekte olan bir örümcek ağı olan yapıttaki deliliğin mevcudiyeti, içkinliği.
Gilles Deleuze, İki Delilik Rejimi – Metinler Ve Söyleşiler
Bağlam Yayıncılık, sf. 40 – 42


