Les Choses
Mayıs 8, 2010
Zaman zaman, kitaplarla dolu bu duvarların, tümüyle eve uydurulmuş, öyle ki sonunda kendi kullanımları için yaratıldıklarına inandıkları bu eşyaların, bu güzel, yalın, tatlı, ışık saçan nesnelerin arasında tüm bir yaşam uyum içinde geçebilirmiş gibi gelecekti onlara. Yine de buraya zincirle bağlı gibi hissetmeyeceklerdi kendilerini: bazı günler serüvene de gideceklerdi. Hiçbir tasarı olanaksız gelmeyecekti onlara. Ne hınç, ne acı, ne de çekememezlik duyacaklardı. Çünkü olanakları ve arzuları her zaman her noktada uyuşacaktı. Bu dengeye mutluluk adını verecekler ve özgürlükleriyle, sağduyularıyla, kültürleriyle, ortak yaşamlarının her anında onu keşfetmesi, korumasını bileceklerdi. sf.14
Gelenekten, -sözcüğün en hor görülecek anlamıyla belki de- yoksundular: gerçeklik, içkin ve örtük gerçek tad dururken, zihinsel bir zevk alıyorlardı. Lüks adını verdikleri olguda asıl sevdikleri, bu lüksün ardında yatan paradan başkası değildi çoğu kez. Zenginlik belirtilerine kaptırmışlardı kendilerini; yaşamdan önce zenginliği seviyorlardı. sf.20
Çünkü gerçekten sahte nesnelliğin, imaların, gizli nefretlerin, iyi özümlenmiş arzuların, yapay hayranlıkların, dolaylı çağrıların, göz kırpmaların, bütün Express [1] demek olan bu reklam panayırının -en gerekli yanı, aracı değil amacıydı- karşısında her şeyi değiştiren, bu ucuz ve eğlendirici şeyler, şü küçük ayrıntılar karşısında gerçek sorunları anlayan iş adamlarının, neden söz ettiklerini bilen ve bunu iyice hissettiren şu teknisyenlerin, pipoları ağızlarında sonunda yirminci yüzyılı dünyaya getiren cüretkâr düşünürler karşısında, kısacası her hafta formlarda ya da yuvarlak masa toplantılarında bir araya gelen ve aptal aptal sırıtışlarıyla yönetim musluklarının altın anahtalarını hâlâ ellerinde tuttuklarını düşündüren şu sorumlular meclisi karşısında, kaçınılmaz olarak kendi yazılarının başındaki pek de güzel olmayan sözcük oyununu değiştirerek, Express’in pek sol bir gazete sayılmayacağını, üstelik felaket bir gazete olduğunun kuşku götürmeyecegini söylüyorlardı. sf.32
Sinemaseverdiler. En baş tutkuları buydu; hemen her akşam sinemadaydılar. Görüntüleri seviyorlardı; yeter ki güzel olsun, gözlerini kamaştırsın, onları sürüklesin, büyülesin. Mekânın, zamanın, hareketin ele geçirilişini seviyorlardı, New York sokaklarının hızlı yaşamını, tropik uyuşukluğunu, Western salonlarının şiddetini seviyorlardı. Ne Eisenstein, Bunuel ya da Antonioni gibi tek bir yönetmenden, ya da -bir dünya yaratmak için hepsinden gerekir- Carne, Vidor, Aldrick ve Hitchcock’dan başkasını görmeyen dar kafalılar gibi sekterdiler, ne de gökyüzü gökmavisi diye, Cyd Charisse’in açık kırmızı elbisesi Robert Taylor’un koyu kırmızı kanepesinin üstünde çok güzel leke oluşturuyor diye “dâhiyene” çığlıkları atan, her türlü eleştiri duygusunu yitirmiş şu çocuksu tipler gibi aşırı eklektiktiler. sf.40
Georges Perec, Les Choses (Şeyler)
Metis Yayınları, Roman (Çv. Sevgi Tamgüç)
