for sale. baby shoes. never worn.
Kasım 6, 2008
Babası, «Bilmiyorsun,» diye devam etti. «Beni dinle. Şimdiki durumda doğum sancısı çekiyor denir. çocuk doğmak, kendisi doğurmak, bütün adaleleri de çocuğu doğurtmak istiyor, işte bağırmasının sebebi bu.» «Anlıyorum.» Tam o sırada kadın gene bağırdı. «Ah baba, bağırmasına engel olacak bir şey veremez misin?» Babası, «Hayır,» dedi. Yanımda hiç uyuşturucu ilaç yok. Zaten bağırması önemli değil. Ben duymuyorum bile, önemsiz olduğu için.» Üst ranzada yatan adam duvara doğru döndü. Mutfaktaki kadın suyun ısındığını işaret edince Nick’in babası mutfağa gitti. Büyük güğümden suyun hemen hemen yarısını bir leğene boşalttı, kalan suya da bir mendilden çıkarttığı şeyleri koydu.
«Bunların kaynaması gerek.»
dedikten sonra leğendeki sıcak sayun içinde kampdan getirdiği bir kalıp sabunla ellerini yıkamaya başladı. Nick bahasının birbirini ovuşturan köpüklü ellerini seyrediyordu, iyice yıkanırken anlatıyordu da: «İşte Nick, çocuklar hep baş taraflarıyla doğarlar ama tersi de oluyor. Bu durum herkesçe hayli sıkıntı verir. Belki de bu kadını ameliyat etmem gerekecek. Birazdan anlarız.»
Elleri tamam olunca içeri girip işe koyuldu.
«Yorganı çekiver, George,» dedi, «elimi sürmeyeyim daha iyi.» Daha sonra, ameliyat ederken, George Amca ve üç kızılderili adam kadını tutuyordu. Kadın George Amcanın kolunu ısırıp, George Amca da, «Vay kafir kadın!» diye haykıranca onu getiren genç gülmekten kendini alamadı. Nick leğeni tutmakla babasına yardım ediyordu. Bütün bunlar epey sürdü. Sonunda babası çocuğu aldı. Soluk alabilmesi için arkasına vurup ihtiyar kadına uzattı. «Bak, Nick, oğlan.» dedi. «Nasıl sen de doktor olmak ister, misin»
«İsterim.» Babasının ne yaptığını görmemek için basını çevirmişti. Babası, «Tamam, işte bu da oldu.» dedi ve leğene birşey koydu. Nick hiç o taraflı olmadı. «Şimdi, birkaç dikiş yapmak gerek Nick, sen buna bakıp bakmamakta serbestsin. Yardığım yeri dikeceğim, hepsi o kadar.» Nick bakmadı. Merakı çoktan geçmişti. Babası işini bitirip doğrulunca, George Amcayla üç adam da rahat bir nefes aldı. Nick leğeni mutfağa götürdü. George Amca kolunu gözden geçirdi. Genç kızılderili hala gülüyordu. «Oraya biraz oksijen koyalım, George.» dedi doktor. Hastanın üzerine eğilmişti. Kadın şimdi sakinleşmişti, gözleri kapalı, yüzü solgundu. çocuktan, neler olup bittiğinden hiç haberi yoktu.
Doktor ayağa kalkarak: «Ben sabaha dönerim.» dedi. «St. Ignace’tan gelecek hastabakıcı öğlene doğru burada olur, beraberinde ihtiyacımız olan her şeyi de getirecek.» Futbolcuların maçtan sonra giyinme odasında oldukları gibi kendini neşeli ve konuşkan hissediyordu. «Bunu Tıp mecmuasında yazmalı, George,» dedi. «çakıyla sezeryan ameliyatı yapmak, sonra da kedi barsaklarıyla dikmek.» George Amca duvara yaslanmış koluna bakıyordu.
«Ah, sen büyük adamsın.»
«Bir de mağrur babaya bakalım. Böyle ufak olaylardan çoğu kez en çok onlar heyecanlanırlar. Doğrusu adamcağız hiç sesini çıkarmadan pek güzel dayandı.» Kızılderilinin başından battaniyeyi çekti. Parmakları ıslanmıştı. Elinde lâmbayla alttaki ranzanın kenarına basarak uzandı baktı. Kızılderilinin yüzü duvara dönüktü. Bir kulağından öbür kulağına kadar boğazı yarılmıştı. Vücudunun ranzayı çökerttiği yerde kandan bir havuz meydana gelmişti. Başı sol kolunun üzerinde, açık jilet de dikine battaniyenin üstünde duruyordu. Doktor: «Nick’i dışarı çıkar, George.» dedi.
Halbuki gerek yoktu artık. çünkü Nick, mutfak kapısında dururken, babasının bir elinde lambayla üst ranzada uzanışını, kızılderilinin başını düzeltisini, herşeyi görmüştü. Kütüklerin taşındığı yoldan göle doğru yürürlerken ortalık aydınlanmaya başlamıştı. Babası, bütün neşesi bitmiş. «Seni de sürüklediğime çok üzüldüm, Nick.» dedi.
«Sana göre dayanılmaz şeyler bunlar.»
«Kadınlar doğururken hep bu kadar sıkıntı çekerler mi »
«Yok, hayır, bu apayrı bir olaydı.»
«Adam niye kendini öldürdü, baba?»
«Bilmem, Nick, dayanamadı herhalde»
«Kendini öldürenler çok mu, baba?»
«Pek o kadar değil, Nick.»
«Ya kadınlarda?»
«Hemen hemen hiç.»
«Hiç mi?»
«Eh, arada sırada.»
«Baba?»
«Efendim.»
«George Amca nereye gitti?»
«Gelir merak etme.»
«ölmek zor mu, baba?»
«Yo, çok kolay sanıyorum. Adamına göre.»
Sandalda Nick arka tarafta oturmuş, babası kürek çekiyordu. Tepelerin arkasından güneş yükselmekteydi. Bir balık sudan sıçrayıp bir daire çizdi, Nick elini suya daldırmıştı. Sabahın ayazında su ılık gibi geliyordu. Şafak sökerken, babası kürek başında, kendi de sandalın arkasında oturduğu şu anda, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir duygu vardı içinde.
Ernest Hemingway -The Snows Of Kilimanjaro
Öykü, Varlık Yayınları
