(…)

GÜLİN TOKAT: Sinema ve şiir?
ECE AYHAN: Sinema ve şiir arasındaki ilişki? Ben ‘Sıkı Sinema’ diyorum. Nasıl şiirin birimi sözcükse, sinemanın birimi de sekansdır. ‘Sıkı Şiir’ deyince akla şunlar geliyor: Pound, Eliot, Dylan, Thomas, Cemal Süreya, İsmet Özel… Yani şair-sinemacı Tarkovsky! (Sözde aydınlar, kara sinekler gibi üşüşmüş Tarkovsky’ye, böyle olduğu için uzak duruyorum şimdi, oysa ilk kez 1967′de gösterilen Tarkovsky’nin İvan’ın Çocukluğu filmini bizim altın saçlı Nahit Hanım bile hatırlıyor.) Acaba Jim Jarmush bir Jean Vigo olabilir mi? Jim Jarmush’un Türk sinemasında, bir karşılığı olmasını isterdim. Öyle filmler çekmek için pek büyük paralar da gerekmiyor.
G.T.- İyi ama kim görecek?
E. A.- Bir filmde ünlü bir yıldız olmazsa ayak’a giremezsin elbet.
G.T- Ayağa da düşmezsin ama. Greta Garbo yalnızca Greta Garbo idi.
E.A- Giyinen bir gencin izledindiğini anlayınca giyinme numarası yapması gibi.
G.T- Bir filmin starı, Türkçe söylersek yıldızı (hani eleştirmenler yıldız takıyorlar ya) anlamdır; anlamın katlarına göre parlar.
E.A- Bellechio’nun 4.Henry filminde de Hamlet Ofelya’ya ”manastıra kapan” der. Manastır sözcüğü kerhane anlamına da geliyordur çünkü. Sıkı Sinema’da çift anlamlılık aranır, aranmalıdır.* Siyasete giriyoruz; Celal Bayar 1978′de ”Bu kış komünizm gelecek” demişti. Hınzırca bir laf ama doğru. Politikadaki ‘nesnel karşılık’ işte budur. Sıkı sinemacı bunu bilir. Sözgelimi De Sica, Milano Mucizesi’nde gecekondu sokaklarında balonlarıyla birlikte havalanan baloncunun havalanmasını önlemek için ağzına hemen ekmek tıkmıştır. Cebine taş da koyabilirdi Zavattini’nin senaryosunda yok bu ayrıntı, ama De Sica, Sıkı Sinema’cıdır, olayın nesnel karşılığını bulmuştur. (Objektive Corelation’ın karşılığı sözlükte ‘nesnel bağlılaşık’mış, oysa işin içinde kesin bir karşılıklılık da var, n’aber?) Kierkegaad da Korku ve Titreme’sinde inancın gücü konusunda konuşmak yerine İbrahim’in oğlunu kurban etme meselesini ele alır.
G.T.- Bizde ise ‘söylev’ ve ‘fetva’ hala çok önemli değil mi? Belki de yarım yamalak bildiğimizden bildiklerimizin altını çizeriz. Kuşkulanmak diye bir şey yoktur nedense.
E.A.- Evet, Sıkı Sinema bir şeyin altını çizmez. Yalnız gösterir. Tanpınar Huzur romanında Alaiyeli (Alanyalı) Ahmet’e, sevdiği kadını gömmek için dağlarda derin bir çukur kazdırır. Çukur öyle derindir ki, Ahmet buradan nasıl çıkacağını düşünmeye başlar. Tanpınar dayanamaz, çukurun neden böyle derin kazıldığını açıklamak gereği duyar. İnsan eli ulaşmasın diyeymiş. Oysa bu gereksizdir. Sıkı Sinema, böyle bir şeyi Tanpınar gibi yapmaz, yapmamalıdır. Hemen anlaşılmayabilirsin, göze alacaksın. Çoğunluk her zaman başlangıçta yanılabilir, sonradan ayıyorlar sanki. Yan yan değil de doğru doğru yürüyen bir yengece bakarak, diğerleri ”sarhoş galiba” diyebiliyorlar. Kuşkulanmak önemli elbet. Marx’ın en sevdiği Latince özdeyiş; ”Her şeyden kuşkulan” anlamına gelen ”Omnibus debutandum”dur. Yani her şeyi kurcala.
G.T- Sıkı Sinema için bir mesel bulabilir miyiz acaba?
E.A- Tabii. Sözgelimi Cemal Süreya’nın İkinci Yeni serüvenini anlatışı gibi. (Ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle televizyon röportajında, İkinci Yeni’yi bir meselle tanımlamıştı.) Temelde zorla dinletilen muhacir türküleri. Borulu gramofonla. Şöyle: Adam, sevdiği kadını, ya da nesneyi, kızıp denize atar. Sözde ondan kurtulacaktır. Sonra hemen pişman olur, kendisi de atlar arkasından denize. Kadın ya da nesne, akıntıyla Çanakkale Boğazı’na gider. Adam yetişir, tam yakalayacaktır ki, Çanakkale Boğazı’nda canavarlar, mitolojik canavarlar çıkar karşısına. Sevgiliyi orada elden kaçırır. Haydi. Akdeniz serüveni başlar. Cebelitarık Boğazı’na gelinir. Orada da yakalayamaz. Panama Kanalı’nda nöbetçiler görür. Bu sefer de sevdiği ya da kızdığı nesnenin ya da kadının Atlantik serüveni başlamıştır. Okyanus’ta, Hawaii Adaları’nda Gaugin’i yanına alır adam. Mavi ipek bir helikopter gelir…
G.T- (By meselin sonu konusunda Hasan Turhanlı -Fransız Hasan- ile anlaşamadık. Mavi ipek bir helikopter gelir mi gerçekten? Gelirse kurtardığı yalnızca adam mıdır, yoksa sevdiği kadın mıdır, yoksa bir başkası mı? Adam, bir daha denize atmamak için kadını, kalın bir urganla dut ağacına mı bağlar?)
E.A.- … O kadına ya da nesneye zorla dinletilen muhacir türküleri değil midir İkinci Yeni?
G.T.- Wittgenstein ”özgünlük alçakgönüllülüktür” diyor. Bizde alçakgönüllü sinemacılar var mı?
E.A.- İlhan Berk evine bir kız geldiğinde eline hemen bir pipo alır. Şimdi pipolulara bir yana bırakalım. Genellikle özgünlüğü az etki altında kalmak sanıyorlar, oysa çok etki altında kalacaksın ki, özgünlük ortaya çıksın. Wittgenstein bu yargısı çok hoşuma gitmişti. Şimdi Turgut Uyar aklıma geldi. Turgut Uyar bir gün bana ”Artık şiir yazamıyorum” bile diyebilmişti. Çünkü hiçbir eski ve eskimiş şair kolay kolay bunu söylemez! Ama Sivil Şiir’e gelince iş değişir, Sivil Şair bunu açık açık söylebilir. Fellini de 1956′da ”Ben ortaçağda yaşasaydım, kesenkes şair olurdum” der. Mustafa Irgat bir günü bana Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın en iyi filmi demişti, tam İkinci Yeni’nin karşılığıymış. Oysa Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın en iyi filmi falan değil. Hele İkinci Yeni ile hiçbir ilişiği yoktur. Metin Erksan olsa olsa Milli Edebiyat döneminde sayılabilir. Bak Mehmet Emin Yurdakul’a karşılık gelebilir. Şiir toplumu gerçekten ufak bir toplumdur. Zaten Türkiye şiire kapalı bir topluluk değil midir? Buna karşılık sinema toplumu genişler, gittikçe genişler.
G.T.- Eh genişleyen, şişmanlayan bir toplulukta sıkı, ince, uzun bir ‘delikanlı sinema’ zor olur tabii. Yine de birkaç isim verebilir misiniz?
E.A.- Sıkı Sinema’nın dört-dörtlük şiir-sinema olmasını isterim ben. Yavuz Turgul, Nesli Çölgeçen, Orhan Oğuz, Fehmi Yaşar, Seçkin Yasar, Reha Erdem… Macit Koper de, Genco Erkal da, Ahmet Soner de, Füsun Demirel de, Gülsün Tuncer de, Mehmet Atak da benim için ‘Sıkı Sinemacı’dırlar.
G.T.- Ben bu isimleri yan yana aynı satır içinde düşünemiyorum.
E.A.- Ben de ayırıyorum aslında. Ama, Cemal Süreya ile sıkı fıkı arkadaş olduğumuz halde birbirimizden pek etkilenmedik. 1989′da Sıcak Nal’da Cemal Süreya ”İki aslan derinliğine iki atla sevişirdi” der. Bu dize dışında yazdıkları, kendime taşıma bakımından benim ilgimi çekmedi. Cemal Süreya kendi hayatındaki trajiği şiirine neden geçirmedi diye hep düşünmüşümdür. Edip Cansever de Sezai Karakoç ile bir gün sokakta karşılaşsa onu tanımazdı, tanıyamazdı da. Yine de adlarımız birlikte anıldı. Yukarıda adlarını andığım Genco Erkal, Mehmet Atak, Macit Koper, Fehmi Yaşar gibi sinemacıların şiire biraz yakın olduklarını düşünüyorum. Düşünceye ve sürece bakmak gerekir. Bir kısmı elenebilir tabii. ”Noterlerle evlenen dalgın kızlar”dan olabilirler.
G.T.- Evlilik sağlığa zararlıdır diyen şair kimdi?
E.A.- Ferlinghetti olabilir. Ben ‘serbest şair’im. Evliliğe filan karşı değilim ama bir şey yapabilmesi için, insanın önce ‘serbest şair’ olması gerekir. Yani bir ‘kopuş’ zorunludur.
G.T.- Yıllar önce çocukluğumda bir film görmüştüm. Künyesine dair hiçbir şey hatırlamadığım bu filmde genç kız sevdiği erkeğin özgür olduğuna inanmıyordu. Çocuk ne yapsın, çırılçıplak soyunup kızın penceresinin önüne geldi, bağırdı ona. ”Heyy bak, işte özgürüm.” Kızın soğukkanlı cevabını hiç unutmadım. ”Hayır, özgür değil sadece çıplaksın.” Korkarım serbestliği de yanlış anlayanlar olacaktır. Serbest olmak, sıklıkla duygunun, bazı iklim etkilerinin, dolunayın ya da aşkın sonucunda ‘içinden geldiği gibi’ davranmak sanılabilir. Çırılçıplak olmak gerek, çıplaklık yetmez. Bir anlamda, hayır her anlamda bedenini yüzerek geçmelisin ”belirli bir denizi”.
E.A.- Sivil olmayı da nedense askeri olmanın tersi sanıyorlar. Cemal Süreya  “Bakışımsızlıktan yanayız elbet, tabii bakışımın tersi değilse” demişti. Gerçeküstücülük “düşüncenin kendi kendini denetlemesidir” der Breton. İnsan sarhoşluğunda nasıl ek bir kontrol sağlarsa öyle. Her zaman ek bir kontrol, özel bir dikkat sağlamalı düşüncede de. Sahicilik ancak böyle sağlanabilir.
G.T.- Gerçek’in kaç tane yüzü vardır. ‘Çarpıcı’ bir gerçeklik üzerine ‘kurulan’ bir film, kurulmuş olur mu, yoksa Turgut Özen’in dediği gibi “bir gün boşalır mı zembereğinden.”
E.A.- Sözgelimi Osman Şahin, Bekir Yıldız… kar yağarken bir tabutun içinde taşınan hasta bir adam üzerine kurabilir bir senaryoyu. Melodi ne kadar kolay. Oysa tek tek sesler kötü olabilir, birleşince uyum da doğabilir. ”Kakışım” gibi (Dissonance) Schönberg, Alban Berg, Webern, Strawinsky’deki… Kafka I.Dünya Savaşı içinde yaşadığı halde, güncesinde savaştan söz etmez. Savaşı önemsemediğinden değil, bazen çok büyük görünen olaylarda hiçbir şey yoktur. Şiirin kendi ‘noktalama işaretleri’ çok daha önemlidir. Ana-yasadan, fermandan, charte’dan vs. Ama Romanya cephesinde iki ihtiyar karı-koca anlatır. Adam karısının gıdısını okşamaktadır. Bütün I. Dünya Savaşı budur Kafka’da.
G.T.- Burada hemen Türk sinemasındaki zavallı tipleme sorunu geliyor aklıma. Belli ideolojik kalıplar var, klişeler öyle değil mi?
E.A.- ”Tıp istatistik bir birim değildir.” Dergah dergisinin bir sayısında kendisiyle yapılan konuşmada Şerif Mardin, ”Türkiye’de şimdiye dek bir tek sosyoloji olmıştur, o da pozitivist sosyolojidir” diyor (Yani ‘kutu psikolojisi’). İnsanın hallerini ismin halleri gibi birkaç tane sanıyorlar. Yanılmıyorsam masalın Korsika varyantına göre 40 Haramiler kardeş kıldıkları bir kızın ölüsünü, altın tabut içinde gittikleri her yere taşırlamış. Herkesin olumsuz bildiği zehir zemberek haramilerin bile iyi bir yanı vardır. Nasıl saf iyilik yoksa saf kötülük de yoktur Gülin Tokat! Evet, evet, Türk sinemasında böyle kalıplar var. İstatistik verilere dikkatle bakılmalı, ama bir genelleme yapılmamalı. Sosyoloji özellikle de pozitivist sosyoloji arkadan gelsin. İğne ile kuyu kazar gibi bakmalı insana. Borges’e sorarlar, ”Kadınlar hakkında ne düşünüyorsunuz” diye. ”Hangi kadınlar” der. Sanat ayrıntıdır. Özellikle ‘Sivil Şiir’ daha bir ayrıntıdır. Eee biz biraz da ‘ayrıntı’ değil miyiz?
G.T.- Gerçekten bitmiş bir senaryo, kimyasal anlamda doymuş bir senaryodur. Artık bir tek plan ekleseniz taşar, bir plan çıkarırsanız eksik kalır. Bu tanım dolayısıyla tekrar İkinci Yeni’ye, Türk sinemasına bakarsak, tasarrufun ve kurgunun yeri nedir? Sahici bir tempo, sahici bir hız nasıl kazanılır?
E.A.- Ortadoğu’da tempo yavaştır. Ama çok hızlı araba kullanırlar, sanırsın ki çok aceleleri var. Hayır yoktur aslında, adam eve hızla gidip, pijamaları giyip oturacaktır. Biraz elini uzatınca da şefkate nasıl gereksindiklerini görürsün. Sonra hiç sevilmemiştir bunlar. Göstermelik bir hız içinde olmaları bundan. Bu uslu coğrafyada gerçekten trajedi yok. Acı var ama çile yok, tıpkı çılgın aşık olmayışı gibi. Trajedi zaten çılgın aşkın bir hali, türevi değil mi?
G.T.- Türk sinemasında bir tek sevişme sahnesi hatırlamıyorum.
E.A.- Genellikle ışık söndürülür. Hiçbir şey görünmez. Kedi dışarı çıkarılır, perdeler kapatılır, sessiz olmaya çalışırlar. Sinema yönetmenlerinin kendi hayatlarında hemen hiç çılgın aşk olmadığı anlaşılıyor. Olsa bile seyirciden, algı ortalamasından çekinerek ‘edepli’ sevişme sahneleri koyuyorlar. Oysa sevişmenin hızından haşinliğinden divan pekala çökebilir, insanlar birbirlerini ısırabilirler vs. Keder gülümseyerek de belli edilecektir, ağlamak, saçını başını yolmak gerekmez.
G.T.- Seyirci, okuyucu için ne diyeceksiniz?
E.A.- Bu kadar kaykılmak olmaz yahu. Sıkı Sinema, Sıkı Şiir kendini hemen ele vermeyecektir elbette. Biraz düşünülsün, biraz soru sorulsun. Kuşkulansılar yani. Bak Gülin Tokat! Bu kez ben sana bir soru sorayım. Sinema ve iktidar?
G.T.- Pascal Bonitzer diye bir Fransız sinema adamı var. Adını ilk kez İzzet Yaşar’dan duymuştum. Kameranın durduğu yer ile bir ‘iktidar’ sorunu olarak ilgileniyor. ‘Dış ses’ ile de öyle. İçerisi ve dışarısı neresi? Bu bizi ya da onları gözetleyen kim? Bu konuşan kimin sesidir? Sıkı Sinemacı bunları daha düşünmek zorunda.

(*Bellechio’nun 4. Henry filminde de Hamlet’dekine benzer bir ‘delilik’ olayı vardır. Her iki filmin kahramanı da deliliği gerçeğin sorgulanması ve açıklanmasının bir yolu olarak kullanır. Böylece sözgelimi Hamlet, Ofelya’ya ”manastıra kapan” der, diyebilir. Manastır sözcüğü kerhane anlamına geliyor çünkü. Sıkı Sinema’da da çift anlamlılık aranır, aranmalıdır. ‘Deli olmak’ pahasına da olsa…)

Ece Ayhan, Aynalı Denemeler

Yapı Kredi Yayınları, 1.Basım, İstanbul 2007, sf. 22, 23, 24, 25, 26, 27

1.

Onlar başıbozukturlar; ama dilerseniz kendilerine ‘buçuk şair’de diyebilirsiniz.

Sözgelişi; 1991 mayısında İstanbul´da, bir ´kötülük dayanışması´ gereği, sık aralıklarla uçmak zorunda kalan, sahtekar şairler arasında rahatça yer alabilmişlerdir!

İçlerinde Alman Harbi´nin (karneyle) 100 gramlık şairleri de vardı. Ve de zararsızdırlar! Hatta zavallılar bile!

- İşte bizim sosyal bürokratlar, akıllarınca değil de, düpedüz dangalıklarınca, tarihte hep böyle Şiir´e ve hele modern Şiir´e karşı olur ve karşı çıkarlar. Ve de salınırlar tarihte uzun ve pirinçten bir sarkaç gibi;

Sözgelimi; Mehmet Ali ağca ile Yılmaz Güney arasında. (İkisinin de çocuklukları, yeniyetmelikleri ve gençlikleri kıpkızıl aç geçmiştir ve yapayalnızdırlar.)

Ayrıca; her iki kör uç da, bir ´iktidar masası´nda kolaylıkla konum değiştirebilirler.

Çırılçıplaklık, evet çırılçıplaklı, bilinmez, nerelere kadar savrulacaktır? Ya da savrulur? Bir sivil şair yine de “Biz cumhuriyette hayvan gibi yaşadık!” diyebilmiştir; Şiir de ilk Hıristiyanlar olarak!

2.

Ötekiler:

Bir Bağdat Hırsızı´nın ´an asıl´ ve bedava avukatı ya da daha doğrusu dava vekili (1977). Çevre ve Maarif ödüllü ve de ayru yumurtadan bir ikizin erkek yarısı!

Dragos! Dragos!

Ve ünlü bir Trabzon Yağı´nın oğlu. Aman yarabbi! Küçük semt şairleri giderek ´Nankörce´de (bir dergi) bir acele nasıl da böyle dumura uğrayabiliyorlar?

Ee Sivil bir şair, kocayınca, Kemalistler ürürmüş! Derler.

3.

Bizim sivil şair, Parasız Yatılı geçen gençliğinde – ama okullar, eğitim enstitüleri filan tatil olacak.- bir oğlanın arkasından Galata´ya inmiştir.

Eski Ankara- İstanbul yolu!Göynük ormanları cinayeti! Kıvrılarak bir kamyonla külüstür!

Aksi şeytan! Sivil şairin öncüllerinden sayılan ve pirimiz Şeyh Galip de civan ne var yanaklı yeniyetmeliğinde, şıkırdım ve benli arkadaşlarıyla Konya´ya kaçmıştır.

Ve dört yumruklu baba Baba, arkalarında gider ve oğlunu döve söve Dersaadet´e geri getirmiştir.

Sözkonusu şairin kullandığı ´cumhuriyet´ sözcüğü, meğerse Üç Ali´lerin Cumhuriyet meyhanesiymiş Balıkpazarı´ndaki. ´Çakır hikayeci´ ve Cihat Burak´tan beri basık: 1933. ve (eskiden) dizi dizi mermer masallar! Örtü, peçete, v.s de yok!

(´Cumhuriyet´ sözcüğü herhangi bir yerde geçince benim çatı katı aklıma hep şu geliyor:

Abdulbaki Gökpınarlı hoca bir gün bana demişti:

Onlar – yani bizim sepici Yahya Kemal ve aynı meşrepten arkadaşları- Eyüp Sultan´da ´cumhur sikişi´ yaparlardı. (Fransızca ´orgie.))

Ece Ayhan, Bütün Yort Savul´lar!

Şiir, Yky, sayfa: 235/ 237

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.