“Baudelaire”
Mart 28, 2010
“Başkasının bakışlarının görevi onu nesneleştirmek değil miydi.” (Sf.75)
İki yönlü eğiliminden yola çıkınca, Baudelaire’in iç dünyasını anlatmak çok kolay oluyor; bu adam, bütün ömrü boyunca gururla ya da kinle, yakınlarının ve başkalarının gözünde kendi kendini nesneleştirmeye uğraşmıştır. Bir yontu gibi, kalıcı, katı, benzersiz olarak, büyük toplumsal şölenin dışına dikilmeyi dilemiştir. Kısacası, burada: varolmak istedi diyeceğiz ve bununla da bir nesnenin pek kesin bir biçimde belirlenmiş, direngen varoluş türünü açıklayacağız. Ama, başkalarına göstermek, aynı zamanda tadını çıkartmak istediği bu varlık’ın, bir aracın eylemsizliğini ve bilinçsizliğini taşımasına da göz yumamazdı Baudelaire. Bir nesne olmak istiyor, yoksa salt bir rastlantı verisi değil; bu nesne gerçekten kendisinin olacak; kendi kendisini yarattığı kendiliğinden varolmaya devam ettiği anlaşılabilirse de kurtulacak. İşte varoluş adını vereceğimiz, bilincin ve özgürlüğün varolma biçimine döndük yeniden. Baudelaire varlık ya da varoluşu ta sonuna kadar ne yaşayabilir, ne de yaşamak ister. Birinin birine kendini bırakır bırakmaz, hemencecik ötekine sığınıverir. Seçtiği yargıçların gözünde nesne –ve suçlu bir nesne- olduğunu mu duydu, o anda, ister günah gösterileriyle, ister bir anda onu kişiğinin ötesine yükseltiveren bir özgür olduğunu ileri sürer onlara karşı. Ama özgürlük alanına da yaklaşır yaklaşmaz, bedelsizliği önünde, bilincin sınırları önünde korkuya kapılıp iyilik ve kötülüğün önceden verildiği, kendisinin de belirli bir yer tuttuğu bir evrene yapışıverir. Sürekli rahatsız edici bilinci, kötü bilinci seçti o. İnsandaki sürekli ikililiği, iki yönlü eğilimi, vücut ve ruh olarak yaşam tiksintisi ile yaşam coşkunluğunu göstermekteki ısrarı, aklının iki yana çekiştirilişini ortaya koyuyor. hem de yaşamak, hem de varolmak istediği için, hiç durmadan varlıktan varoluşa, varoluştan da varlığa kaçtığı için, dudakları iki yana genişçe açılmış taze bir yaradan başka bir şey değildir Baudelaire, ve bütün davranışları, düşüncelerin her biri iki anlam, birbirini yöneten ve yıkan iki karşıt eğilim taşır. Kötülük edebilmek için iyilik’i tutar ve eğer kötülük ediyorsa iyilik’e saygısını göstermek için eder. Değer ölçüsünü yadsıyışı da, Yasanın gücünü daha iyi duyabilmesi içindir; bir bakışın onu yargılayıp kendisine karşın evrensel değerler sıralamasında bi yere yerleştirmesi içindir; bu Düzeni ve yüce gücü açıkça tanıması, ondan kaçabilmek ve yalnızlığını günahta duyabilmek içindir. Hayran olduğu bu canavarlarda, her şeyden önce, “kural dışı olanlar kuralı doğrular” yargısı uyarınca dünyanın görünmeyen yasalarını bulmaktadır; ama onları orada maskara edilmiş olarak bulmaktadır. Her şey yalın değildir orada; kendini yitirir ve umutsuzluk içinde şunları yazıverir: “öyle garip bir ruhum var ki kendi kendimi bile tanıyamıyorum orada.” Bu garip ruh, kötü bir bilinç içinde yaşıyor. Gerçekten de, onda, sürekli bir kaçış içerisinde kendinden sakladığı bir şey var; çünkü o kendi iyiliği seçmemeyi seçmiştir, çünkü kendine karşı burnundan soluyan derin özgürlüğü, dışarıdan hazır ilkeler almaktadır, hem de salt hazır oldukları için. sf 49 50.
Baudelaire, Jean-Paul Sartre
Payel Yayınevi (2.Basım), Deneme (Çv. Bertan Onaran)
