“gökyüzüne çarpıp düşen…”
Nisan 8, 2010
“Sizin hiç babanız öldü mü” adlı şiirimi babamın ölümü üzerine yazdığımı sananlar var. İlk şiirlerimdendir. Babamın ölümünden dört yıl evvel yayımlanmıştım onu.
“Kars”ı da, Kars’ı görmeden Paris’te yazdım. İşin tuhafı yurda döndüğümde, teftiş göreviyle hemen gönderildiğim yer de Kars oldu.
Dört yaşındaydım. Bir yaşındaki kardeşim Kemal ölmüş. Babam kollarında bir yastığın üzerinde taşıyor onu. Ardında bir kalabalık. Ağır ağır ilerliyorlar. Ben penceredeyim. Kış.
Sevgili Ümit Yaşar Oğuzcan, çok neşeliydin; ama çok neşeli olmak zorundaydın sanki. Seni tanımadan çok önce (1950-1952) Varlık’ta “Yarın Güneş Doğmayacak” diye bir şiiri yayımlanmıştı. Sonra, birden, çok hızlı dışadönme olayının içine girdin. Ankara’da Büyük Sinema’nın önündeki postanede oturur, Eskişehir’in ne güzel bir kent olduğundan bahsederdik.
Bir şiiri beğenmişsen, hiç üşenmez, gidip o saat, şairine telgraf çekerdin.
Ölüm Ganj Irmağı gibi bir yer mi (Bir memleket mi ki?) Bu ırmağın genişliği ürküttü beni. Ara Güler’in yazdığına göre Boğaziçi’nin genişliğinin hemen hemen iki katı kadarmış. Denizler kaç para? (sf.26)
59.gün
Maurice Nadaeu, Antonin Artaud üzerine düşünürken şöyle diyordu: “Delilik ökeliğin uzluk belgesi olamaz elbet; ama aşağılığın bir kanıtı olarak da bakmamalıyız ona.” Artaud 16 yaşından sonra sürekli olarak deliliğin sınırında yürüdü, zaman zaman o sınırı aştı, tuhaf bir biçimde öteden bu yana hayat ve ürün, coşku ve saptama getirdi, en olanaksız durumlarda kendi kendinin tanığı oldu. Buradan alınırsa, Dünya edebiyatında konumuz açısından, tek değilse de en iyi örnektir. Artaud’un yapıtı, Artaud neyse odur, yalnız insanların yasaları değil, doğa yasaları da yadsınır oradan.
Artaud’da ilk zihinsel dengesizlikler onaltı yaşındayken başlamış. Daha son sıralarda bakımevlerinde, kliniklerde aylar yıllar geçirmiş. Şiire merak sarmış, gerçeküstücülere karışmış, daha sonra bozuşmuş onlarla. Tiyatrocu olmuş. Denemeler yazmış. Şiire girip girip çıkmış. Bir yolculukta, vapurda, Fransa’ya dönerken yeniden ve çok büyük ölçüde çarpıtıvermiş her şeyi. Ömrünün son on yılını akıl hastanelerinde geçirmiş, o klinikten bu kliniğe.
Artaud delilerevine girdiği zaman adı olan biriydi. Ama oraya girdikten sonra daha ünlenen, adı giderek büyüyen, yazdıkları daha bir önem kazanan yazarların ilkidir. Çıldırmak Gogol için son nokta olmuştur; Maupassant için de bir bakıma öyle. Gerard de Nerval için de öyle olduğu, kendini boyunbağı ile sokak fenerine asacağı gece için akşamdan teyzesine bıraktığı pusula gösteriyor: “Bu akşam bekleme beni, çünkü gece siyah beyaz olacak.”
Artaud deliliğin içinde yazar olarak yaşadı. “Kafamdan çok çektim, onun için konuşmaya hakkım var.” diyen biriydi. Delilik onun hayatı denebilirse, daha çok da düşünce (düşünme) hayatı. Nasıl bir delilik? Üç güneş varmış, yalnız biri görünürmüş. Jean Paulhan, onun istediği zaman ikincisini de görebildiği kanısında.
Nietzsche’nin ve Lautrêamont’un deliliklerini de koşut bir plana yerleştirebiliriz. Nietzsche, İsa’yı kıskanıyordu. Lautrêamont’un hastalığı üzerine bugun de raporlar yayımlanıyor. Onun ölüm nedeni ve biçimi anlaşılamadı. “Üstün insan” ise hastabakıcıların elinde örselene örselene can verdi.
Edebiyatın büyük delilerinin çoğunun deliliğini yapıtından ayırabiliyoruz. Yukarıda sezdirmeye çalıştığım gibi Guy de Maupassant delilerevine girdiği zaman yapıtını tamamlamış bulunuyordu. Orada, bir ayırma hücresinde, on sekiz yıl tam bilinçsiz şekilde, dünyanın farkında olmadan yaşadı. Bu bilinçsizlik zaman zaman krizlerle kesiliyor, o zaman da kendisine deli gömleği giydiriliyordu. Normal dünyaya, yapıtına dönmek için tek adım atamadan öldü Maupassant.
Gogol da çıldırarak öldü. Tolstoy’un mâlikhanesinde geçirdiği son günlerinde hiç yemek yemediği zorla yemek yedirildiği söylenir. Ölmeden bir iki gün önce Ölü Canlar’ın yıllardır hazırladığı ikinci cildini yaktı.
Hölderlin’de (1770-1843) delilik belirtileri 43 yaşında görülüyor. Ama kırk yaşındayken de Fransa’dan Almanya’ya yürüye yürüye dönme girişiminde bulunmuştu. Son otuz yedi yılını (otuz yedi yıl!) kapatılmış olduğu bir kulede, yapayalnız ve bilinçsiz geçirdi. Hölderlin’in delirmesinde, öğrencisinin annesine olan ümitsiz aşkının da payı olduğu söylenir. Bir peygamber olduğu kanısında idi Hölderlin. Yeni bir ad da bulmuştu kendisine: Scardanelli.
Hölderlin’de William Blake’de olduğu gibi deliliğe gidişin yansıları ya da ipuçları yapıtlarında sezilebilir. Kleist ise sevgilisiyle birlikte karar verdiği çifte intiharı kendi eski bir dizesinden çıkış yaparak planlar: “Bir el ateş, işte en iyisi!” Önce Henriette’i vurur sonra da kurşunu kendine sıkar.
Pound’un deliliği inandırıcı değil. Daha büyük bir cezadan (ihanet cezası) kurtarmak için bakımevine tıkmışlardı onu. (sf.27-28)
15 Kasım 1984
Cemal Süreya, Günler
Yapı Kredi Yayınları, Deneme
