“‘bir zamanlar yalnızlık güzeldi Mısır’da”
Eylül 4, 2010
Bir ağırlıktan, bir yükten, bir yüklenmeden önceki insanlar gibiyim. Sırtım ağnmıyor. Başım ağrımıyor. Yatmadan önce ilaç aldım. Ağrı kesildi epey oldu. Bir tek yük var üzerimde, gözkapaklarıma yığılmış dümdüz tahtaların -yumurta tabutu, portakal sandığı tahtası gibi tahtalar geliyor yumulu gözlerimin önüne- ağırlığı. Sanki bu tahtalar üstüste yığılıyor. Canımı sıkmıyor bu ağırlık. Bu tahtalar gözlerimden içeriye doğru uzuyor şimdi. Aklım da bu yükün altında kalıyor. Gene de canım sıkılmıyor. Tahtaların kat kat üstüste yığılı olması yüzünden bu ağırlık beni tedirgin etmiyor, anlıyorum. Sanki, istesem, bu ağırlığı azaltabileceğim; tahtaların en üstünden birkaç katını alıp atabileceğim. Ama istemiyorum. Uykudan başka bir şey değil bu tahtalar, kat kat, üstüste yığılan uyku… Aklım uykunun altında sıkışıyor. Tahtaların rengi değişiyor yavaş yavaş. Portakal sandığının, yumurta tabutunun tahtası, gevrek, san, tatsız tahtası değilmiş bu uyku, yanılmışım. Koyu renkli, sobe, dalgalı, güzel damarlı tahtalar. Ceviz tahtası gibi. Bizim eski evimizdeki, elbise dolabının, yeni evimizdeki eski radyo dolabının tahtaları gibi. Cevizli bir uyku…
Sokak yoktu gerçekte. Evler de pek yoktu. Yalnız köşeler meydana getirir gibi duran uzun, upuzun yapılar vardı. Bir dizi sütunun arasını birleştiren bir sıra kemerin üzerinde duran bir sıra pencereden meydana gelmiş bir ikinci katı olan yapılar. Bomboştu bunlar. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Yapılar belki bomboş değildi ama bir vızıltı bile duyulmuyordu. Hayvan da yoktu, kuş da, böcek de yoktu ortalıkta. Hem yürüyordum, hem yerimde sayıyordum sanki. İlerlediğimi sanıyordum ama yapılar da benimle birlikte ilerliyordu. Aynı köşebaşında duruyor gibiydim. Sonra bir şey daha anladım. Bitki de yoktu burada. Ağaç yok, yeşillik, fundalık yok, çalı, çırpı, diken, sap, tohum yoktu. Akdeniz güneşleri yanıyordu tepemde. Yerler güzel yontulmuş, ayrıtları biribirine iyice bitiştirilmiş taşlarla döşeliydi. Toz yoktu havada, yerde toprak yoktu. Temiz değildi yerler. Kirli olmağı bilemeyeceği için temiz değildi. Sonra birden yapılar durdu, ben ilerledim. Bitkileri hiçbir zaman sevmedim; daha doğrusu, bitkilere bağlanmadım hiç. Yürüyen, ses çıkaran, isteyen, veren, vermeyen varlıklarla yaşadım: Kedilerle. Yalnız hayvanları aradım. Ama şimdi bitkileri de arıyordum sanki. Yeşilliği değil, yapraklığı bile değil; sapın eğrili yahut köşeli şartlı özgürlüğünü… Birden bir ağaç heykeli görürüm diye umutlandım. Yol olmadığı için, yol kıyısında değil ama ortalık bir yerde bir heykel aradım: Bir fanusun altına kapatılmış bir balmumu ağaççık… Taşlar vardı yalnız. Solda, o zamana değin bakmadığım bir yerde de bir sütun duruyordu; kırılmış, kırık yeri dümdüz, cilalı gibi duran bir eski çağ sütunu. Üzerinde bir şey aradım. Ne aradığımı bilmiyordum ama bir şey bulacağımı sanıyordum. Hiçbir şey yoktu, yerde kımıldayan bir gölge yoktu. Ne kuş gölgesi, ne dal ve bulut gölgesi. Yapıların bile gölgesi yoktu. Sonrasız bir öğle vakti içinde gölgeler-kendi gölgemden anlıyordum- dibe düşüyordu.
Bilge Karasu, Lağımlaranası Ya da Beyoğlu
Metis Yayınları, Deneme, sf. 94
Dönmek’ten Ölüm’e
Aralık 10, 2009
Sonra Suat’ın bir parmağı, bir parmağıma değdi. Gölgelik yine serinleşti, serinlik birden eridi gene sonra. Susmamağa, konuşmaya çalışıyordum. Üçüncü parmağım da parmağına takıldığında cevap verdim. O zaman bütün parmaklarımız kenetlendi, eli elime doldu. Isınmış bir denizin içinde elinin yumuşaklığını öğrenmeye bilmeye başladım. Deniz kabardı, eli elimde yoğruldu. Elimi kaldırdım, çektim, ellerimiz, yüklü, karnımın üzerine yıkıldı. Omuzlarımız değiniyordu. Ellerimiz çıldırdı sonra. Birden açtım gözlerimi. Onun gözleri yumuktu. Kıpırdamıyordu, terliyordu, terliyordum. Büyük bir güneşin içindeydik artık. Eriyorduk. Deniz sıcaktan uğulduyordu.
Güneş tepeyi geçti. Sıcak artıyor, gölgeyi yiyor, ayaklarımıza doğru uzatıyordu onu. Gevşedik. Uzandım. Günler geçmiş gibiydi. Başı omzumda ağırlaştı. Bir tren düdüğü ilişti uzaktan. Kırın kenarında dumanını gördüm. Gözlerini açmadan, bacaklarını uzatmadan yatıyordu. Kolum uyuştu başının altında. Kurak toprağın üzerinde Suat bir kırık çizgi gibiydi. Acıktım birden. Arandım, uyuklamadan başka doyurucu bir yiyecek olmadığını bildiğim halde. O zaman göz göze geldik. İncenik bir karanın boydan boya böldüğü kirli yeşil gözleriyle dimdik bakiyordu. Kapkaraydı. İnce, çevik. Nereden, ne zaman geldiğini kestiremedim. “Pusu” diye çağırdım, kulaklarını dikti. Elimi uzattım, ürken kasları parlak kara tüylerini dalgalandırdı. “Gel” dedim biraz daha uzanmak istedim. Yıldıradı, apaçık kırda yitti gitti. Gözlerini hâlâ açmıyordu kıyıya geldiğimizde. Sandalı çektim, bindik. Demiri aldım, küreğe oturdum. Güzel yüzü güneşe karlı ağlar gibiydi. Açıldım önce. Açıklarda, gözlerini açtı. Yeşiller, yunmuş, temiz, ışıklıydı. Çenesi uzadı, ağzı açıldı, çocuk dişleri parladı, esnedi; saçları kaşlarının arasında dolaşıyordu. Rüzgâr çıkmıştı. Soyunmaya başladı.
Denizin yemiş serinliği içinde birbirimizi kovalıyor, sandalın ardın yüzüp yakalamağa çalışıyor, bordaya tutunduğumuzda yeşil etlerimize bakıp gülüyorduk.
Ben giyinirken küreğe o geçti. Benden usta olduğunu göstermek istedi. Güneş gene kızmaya başlıyordu. Gömleğimde kuruyan terin kokusu ağır geliyordu şimdi. Küreği elinden aldım. Bir katılık vardı içimde. Suat daha güzel olamazdı, olmamalıydı zaten. Gülüyor, dudağı sarkıyor, kıvrılıyor, gevşiyordu. Sandalı her zamanki yerine çektiğimizde ikimiz de susmuştuk. Kumlu yoldan tırmandık, yola geçerek, buğday tarlasının kıyısından yürümeğe başladık. İçimin katılığı, yeşile, güzelliğine, gömük yeşillerin gömük güzelliğine sağırdı. “Müşfik” dedi, yeşillerin içine baktım. “Geleceksin gelecek ay, geleceksin, değil mi?” Gözümü yumdum, başımı “evet” dercesine salladım. Sustu. Koluma girdi. Ağırlığını ömrümün sonuna değin kolumda duyacağımı sandım. Katılık çözülür gibi oldu. Tren yoluna vardığımızda elini kolumdan çekti. Katılık katılaştı birden. El sıkıştık. “buradan ayrılsam iyi olur. Evden merak ederler..” “Annenin ellerinden öperim. Yarın bir ara uğrayıp Allahaısmarladık demek istiyorum zaten.” dedim. Sevindi. Güneş evlerinin damına değiyordu. Işık içinde uzaklaştı, eridi. Katılık katıldı. Bir gün soran gidecektik. Ölümsüz olunmayacağını anlamağa başladım. Geride büyük, unutulmayacak bir şey kalıyordu ama. Dün yoktu, yarını bilemezdim, bugün bile yoktu. Katılık vardı yalnız. “ölüm” dedim. “ölüm.”
*
Dışarıda beni, arada bir tavukların, kedilerin noktaladığı bir sessizlik karşıladı. Gece onu evde bekledim. Ağacın altına gitmek istemedim. Eminim ağaca da gelmemiştir.
**
Bu sabah tren, her zamanki gibi Sarıkum’la Demirli’nin arasındaki uçsuz bucaksız kırın üst başından geçti. İncir ağacı, uzakta, denizi lekeliyordu. Sarıkum’a bu gece, yarın sabah, ertesi gün, ertesi gece dönmeyeceğiz. Biliyordum. Biliyordu.
1954-1955
Bilge Karasu, Troya’da Ölüm Vardı
Can Yayınları (1985), Öykü.
Sf. 96-97
dehlizde giden adam
Haziran 26, 2009

Ufarak teferek, sıskaca, kuruca bir adam duruyordu pencerenin ardında. Pencere kapalıydı; camı, su çizikleri içinde. Dışarıdan bakan, adamın yüzünü dalgalı dalgalı görürdü. Adam gözlerini kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Oysa gökyüzünde görülecek hiçbir şey yoktu.
Düpedüz yoktu. Bu ülkeye her gece, her sabah, her akşam yağmur yağardı çünkü. Durgu durak bilmeksizin, hızlanmadan, yavaşlanmadan hele hele hiç dinlenmeden, tel tel, iplik iplik yağmur yağardı. Kurşun rengi şuncacık değişmeyen bir gökyüzünde bakacak ne olsun, görecek ne olsun?
Yağmur yağdığı için caddelerin asfaltları, sokakların taşları hep pırıl pırıl ışıldar, duvarlar hep tertemiz ama karanlık yüzlü olur, pencere pervazları, löşelerinden aşağı hep çizgi çizgi is bıyıkları salar, kiremitler damlar hep cilalanmış gibi dururdu. Bahçeler yemyeşil olurdu ya kendi halinde kalsa, nasıl kaslındı ki yağmur bacalardan çıkan dumanları hep bu yeşilliğin üzerine örterdi.
Bu kentte oturanlar, doğdukları günden öldükleri güne değin, gökyüzüyle denizi bir tek renkte bilirler, gökyüzünün mavi-açık olsun, koyu olsun, gene de mavi- olabileceğini, denizin de ona uyarak koyu maviden açık yeşile dek akla gelebilecek her türlü renge girip çıktığını, kırmızı, mor, sarı, bile görünebileceğini, ancak, dünyayı gezmiş görmüş kişilerden öğrenirlerdi. Hele bunların anlattığına göre başka gökyüzülerinde parıl parıl ışıyan sarı- sarımsı, akımsı, kırmızımsı- bir güneş olurmuş gündüzleri. Geceleri ay, sürü sürü, türlü türlü yıldızlar görülürmüş bu göklerde. Bu kentten çıkmayanlar ise bu güneşi de hiç görmemişlerdi, ayla yıldızları da… Gerçi, öğrenirlerdi okullarda, güneşin gün aydınlığı verdiğini. Onların günü ise gökyüzleri gibi, denizleri gibi, kurşun rengi, daha doğrusu kurşunumsu bozumsu bir renkti.
İnsanlar bu kentte rengi yalnız deniz teknelerinde görürülerdi. Sandallar, mavnalar, gemiler, sarı, kırmız, yeşil, mavi, mor akla geldik, düşünüldük her türlü renge boyanırdı yol yol, öyle salıverilirdi denize. Yağmur durmadan yağdığı için kediler köpekler, hele hele tavuklar, hiç dışarıda dolaşmazdı. Çıkıp tüyün teleğin sırılsıklam ıslansın diye gezilir miydi hiç? Akılsız kediler, köpekler, tavuklar da vardı elbet. Onlar yıkar, ıslanır, sonra da hastalanır, yataklara düşerlerdi. Bir kazlar vardı, bu yağmurun altında gezmekten hoşlanan. Onar yirmişer, kanatları, kuyrukları birbirine değe değe dolaşırlar, yerin biraz üstünde salınan ayaklı bir buluta benzerlerdi. Bu bulutun üzerinde de uzun boyunları kavaklar gibi ırganır, gagaları, neredeyse bu boyunlara bağlı değilmiş gibi açılır kapanırdı.
Ama kaz sürüleri tek tük görülürdü; saçak altlarında, duvar diplerinde küskün küskün oturan köpekler, kediler ise pek çok.
Bu kentte sokakta gezen herkes şemsiye kullandığı için, dışarıdayken de şemsiyeler hiç kapanmadığı için, ana caddelerde adam boyunda bir dalgalı örtü gerilmiş gibi olurdu yerle gök arasında. Bu örtü ancak otobüslerin, tramvayların, evlerin dükkanların, iş yerlerinin kapısında, çekilir, gerilir, yutuluveriridi iki dudak, iki çene, iki silindir arasına sıkışmış gibi..
Gene de bu yüzden her ede, şemsiye, papuç kurutma gözleri, bu gözlerde biriken suları akıtacak küçük oluklar olurdu..
Daha önemlisi, gene bu yüzden, sabahları uyuyan adamlar, başka kentlerde oturanlar gibi pencerelerde, kapalı kepenklere pancurlara koşup ‘’hava bugün nasıl acaba?’’ diye heyecanla, ya da sıkıntıyla, gökyüzüne bakmaz, yahut, yattığı yerde, perdelerden sızan, pencereden duvara vuran ışığa bakıp, kimi zaman da arabaların tekerlek seslerine kulak verip yağmur mu yağıyor, kar mı, hava kuru mu, güneşli mi, diye kestirmeğe kalkmağı akıllarının köşesinden bile geçirmezlerdi. Bu kentte yaşayanlar, havanın nasıl olsa yağmurlu olacagını bildiklerinden, ne ışığa bakarlardı ne seslere kulak verirlerdi. Doğdukları günden bu yana, bunların hiçbiri değişmemişti ki..
Bu kentin insanları, hava konusunda ne umut bilirlerdi, ne umut kırıklığı; ne sinemadan, tiyatrodan kahveden konserden çıkıp şakır şakır yağmurla karşılaşır, şemsiyelerini yanlarına almadıkları için saçak altlarında bekler ya da koşa koşa giderlerdi gidecekleri yere; ne de, Pazar günü hava güzel olursa denize, maça kıra gideriz diye düşünürlerdi. Böyle bir şey beklemezlerdi ki..
Bu kentin insanları, yağmura tutulma korkusunu nedir bilmez, havanın açmasını beklemezlerdi ya, içlerinden yalnız bir tanesi onlara benzemezdi. Bu adam, penceren gökyüzüne bakan bu adam.. Bu adamın kimi kimsesi yoktu. Kentin işi kesimindeki koca koca yapılardan birindeydi iş yeri; oraya gider, gelir, evine kimseyi çağırmazdı. Gelmeyeceklerini bilirdi çünkü. Kendi de eşinin dostunun evine gitmezdi pek, üst üste çağırılmadıkça. Sessiz bir adamdı bu. Kimseye kötülüğü dokunmamıştı, kimseyi kırmamıştı şimdiye dek. Bir tek kusuru vardı. Eşi dostu da bu yüzden yalnız bu yüzden tedirgin olurdu.
Bu kentten çıkıp dünyayı gezmemişti gezmesine, başka gökyüzüleri görmemişti ama güneş üzerine söylenenleri dinlemiş okumuştu. Susar susar, ‘’yarın sabah..’’ diye söze başlayacak olurdur; yanındakiler de ‘’ya ya..’’ deyip kaçarlar hemen yanından. Bilirlerdi çünkü aslında ne geleceğini. Hoş, bu yüzden, adam çoğu zaman sözünü bitirmezdi bile ‘’yarın sabah, gökyüzünde hani, güneşi görecek olursanız ne yaparsınız?’’ deyip diyeceği de bu kadardı yani. Diyecek zaman bıraksalar…
Tutturmuştu işte. Güneş çıkıverecek, kendini gösteriverecek olsa, diye.. Oysa hep bildikleri şeydi. Güneşin çıkması yağmurun durmadı, bulutların açılması demekti; doğdukları günden bu yana bildikleri gökyüzünün değişmesi, şemsiyelerin kapanması, kurutma odalarının kullanılmaması, daha kötüsü, umutla umut kırıklığının içlerinde baş göstermesi demekti. Olacak şey miydi bütün bunlar?
Bu tedirgin edici takınağı, saplantısı olmasa, adamın arkadaşları, ona daha bir yakınlık gösterecekleri ya, şimdi söylecek o ‘’yarın sabah..’’ sözlerini, birazdan söyleyecek, diye keyifleri kaçardı.
Adam evine gelir, yıkanır, dişinin fırçalar, yatağına yatardı; kitap okurdu, cigara içerdi. Uyuyakalırdı sonra.
Ama o alışagelmiş bozumsu kurşun rengi ya da kurşunumsu bozumsu renk, ışık olup, odasına dolup, sabahın eriştiğini kendisine haber verince..
Kendini tutamaz, çılgınlık olduğunu bile bile, yatağından kalkar pencereye gelir, yağmurda çizik çizik olmuş camın ardından gökyüzüne bakar.
Dışarıdan bakan birinin dalgalı dalgalı göreceği yüzünde, merak izi bile bulamayacağı, umut izi bile sezemeyeceği yüzünde, salt gözleri sanlıdır sanki adamın. Gökyüzüne bakar. Bugün belki güneş açmıştır diye, çıkacaktır diye. Bugün olmazsa yarını var bunun daha öbür günü var. ama pencereninin önüne geldiğinde, kesinlikler bildiği şu oluyor: güneş bugün de çıkmayacak, görünmeyecektir.
Oysa daha yatağındayken, ışığın değiştiğini farkına varmadıkça, pencereye gittiğinde güneşi görebileceğini nasıl aklına getirir bu adam? Daha önce de söyledik. Tuhaflıkları, gariplikleri var bu kişiceğinizin.. Umudu yüzüne bile çaktırmadan, biraz da alıkça gönlünde besleyip duruyor..
Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi
Metis Yayınları, Özgür Metin
Syf: 82-85
Memories
Haziran 2, 2009

Çantamı elimden bıraktığımı, başkalarının yanında açık tuttuğumu anım- sayamadım; uzun uzun düşündüğüm halde. Oysa işte, içinden -umduğum, beklediğim, gerekli gördüğüm üzere- bilmediğim birtakım kâğıtlar çıktı. Katlı. Aklıkları ile yabancı… Çantadan çıkarmadan açtım katlı kâğıtları. Biraz da çekinerek kaydırdım bir tanesini, “nemaya, tiyatroya gitmeyin. 24 saat içerisinde Sevinç gelebilir.” Anlamı belli gibi. Mi?
Beni Yargılamalar Bakanlığının o küçücük, daracık sicil odasına götüren kadının adı Sevinç miydi acaba? Böyle bir rastlantı niye düşünülmesin? Dar, tozlu sicil odaları dünyanın her yerinde biribirine benzemekte olsa gerek. Kitaplar, filmler bu konuda bizi gereğince, yeterince aydınlatmadı mı? Bu aydınlanmaya eriştiğimiz için olacak, koyun otarır gibi masa başlarına oturtulan adamların sayısı artırılır, kımıldamamaları için masaların arası daraltılır, giderleri kısmak için her masada karşılıklı ikişer kişi çalıştırılırken, sicil odaları da kendiliğinden küçülüp havasızlaştıkça, verimi artırmanın bu biricik yolu bizde de uygulanıyor diye seviniyoruz. Bizi ürkütmesi gereken ne varsa, iyi bir şeyin belirtisiymiş gibi davranıyoruz; sevinmeğe bakıyoruz böyle bir iyilik karşısında. Böyle bir sevinç olanağı bulmuşken korku içinde yaşamak, yeğlenecek şey değil. Adı belki de Sevinç olan o kadın, bu sabah beni gelip evimden aldı, kendisiyle bir yere gitmem gerektiğini söyledi. Korkmamağa çalıştım, “gitmem” demeği düşünmedim bile. “Siz kimsiniz” diye sormak, ancak kapının önünde beklettiği araba yola çıkıp iyice hızlandıktan sonra usuma gelebildi. “Kim olduğum önemli değil,” dedi, “bir ulağım ben.” Gecenin işçileri gündüz saatlerinden tedirgin olurlar. Günün gerisinde duran karanlık onların gözünde saltık bir mutluluktur. Mut ülkesi, onlar için, masalsı bir geçmiştedir; kendilerini sarıp sarmalamış, kuşatıp beslemiştir bir zamanlar bu güneş sızmaz bahçe. Ortalık ağarır gibi olduğu an ellerinden –bir daha ulaşamamacasına kaçırmış oldukları bir dingin karanlığın anısıdır, usanmak bilmeden taşıdıkları. Koşturulmuş atların, boyun eğdirilmiş düşmanların, ancak kanla yıkanıp silinebilmiş öfkelerin, evreni kucaklamış sınırsız benliklerin düşü alabildiğine yaşar bu dinginlik, bu alacakaranlık içinde. Başka hiçbir şeyi yaşatmamacasına. Gecenin bir yerinde, bir düşün loş sularına dalıp yüzmeğe başladıklarında kendilerini taşıyan ellerin üzerinde, bir çocukluk evine dönenler gibidir, gecenin işçileri… O evin penceresinden bakınca, bildikleri, anımsadıkları şehrin yerinde uçsuz bucaksız uzanan bir ettopraklıkla karşılaşanlar gibidirler.
Bilge Karasu, Gece
Özgür Metin, İletişim Yayınları
Yapıntı
Nisan 9, 2009

1. Elime kalem veriyorlar. “Doğrudur, öyle oldu’’diyerek imzalamamı istiyorlar. Elimi çekinerek, ürkerek, çekiyorum. “yazmam yok benim.” diyorum. Gülüyorlar. Elimi eziyorlar.
2. Akbabalar konup kalkıyor sabah sisinin içinde. Tatlımsı, dayanılmaz bir koku içimde, dışımda. Parçalanmış gövdeler, yer yer hala taze gibi duran kanlar görüyorum çevremde. Sis kıpırdadıkça, uzakta bir karartı. Koruluk orada olsa gerek. Kalkmam, doğrubilmem, dizlerimin üzerinde durabilmem, satler sürüyor. Sağ yanımda bir yerler zonkluyor.
3. Koruluğun önündeyken bir şey çarpıp sarsıyor beni, düşüyorum. Başımda biri, ‘’bilemedim kardeşim,’’diyerek dövünüyor. ‘’Zaten ölmüş değil miydim?’’ demek istiyorum ama işitmiyor galiba. Üzerime kapanıyor.
4. Sisin içinden birtakım kitap resimleri, nakışları silik, renkleri soluk birtakım belirtiler çıkar gibi oluyor, bir an tanır gibiyim bu gördüklerimi, ama soluk almamla birlikte sis örtüyor her yeri yeniden. Birini tanımadığım halde hep bilir gibiyim; benim o adam. Ama ötekilerin yeri, kılığı, kılığının rengi değişip duruken, ben, o adam, sanki hep şimdiki halim. Yalnız üstüm başım yırtık, kirli, kanlı değil.
5. Bir amcam vardı, dostlarım, düşman olduklarım Bana düşman olduklarını söyledikleri, bana dostlarım olduklarını söyleyen.. Karım vardı, bir yerlerde.. Bir çocuk, bir oğul, bir oğlum da vardı galiba. Uzakta, belki pek yakında da.. Sevdiğim biri vardı.. Sanki.. Kimdi o? Nerede şimdi? Ben neredeyim? Bu yabancılar, dostlarım mıydı?
6. Güzel konuşurdu o adamlar. Hiçbirinin yanında kalamadım galiba. Yola düşerken umduğum, bir durak ötede bulacağımı sandığım, ne kadar daha güzeldi her şeyden!
7. Öldürülme’yi beklemek..
8. Odama, ilancıların şimdi çok kullandığı, istedğim zaman değiştirebileceğim, bir şehir fotoğrafları düzeneği kurdurdum. Çalışma masamdan başka bir şey bırakmadım odamda. Masa, koltuk, çöp sepeti. Bir zamanlar bu döner koltuk en büyük lüksümdü. Şimdi güzel aydınlatılmış üç büyük şehrin içinde oturup penceremden bu şehirleri gördüğümü düşlüyorum. Paris, Roma, Berlin..
9. Bir güb düğmeye basacağım. Bütün üçgen prizmalar dönecek, ama ne üç şehirden birinin içinde olacağım ne de karma şahirlerimden birinde. Prizmaların hepsi döndüğü halde, hiç bilmediğim, hiç görmediğim bir şehir çıkacak karşıma. Kimsenin de tanımadığı bir şehir olacak bu.
10. Aramaya çıkmacağım. Önce kitaplarda, sonra dünyada. Bir sabah, bir eski koşlanın, bir özelgenin, bir yanını duvarıyla sınırladığı bir sokakta bir aynacının dükkanındaki aynalara bakarken kendi kendini görüp güleceğim. Arkama bakmama gerektiğini bildiğim halde bakacağım. Bir adam gülerek, tabancasını kaldıracak, ateş edip alnımdan vuracak beni.
11. ‘’Yarın Paris’e gidiyorum. Haber vereyim dedim.’’ diye edilen telefon, ondan son işittiğim sözler oldu.
12. Mümtaz bey, bir akşam, çok eski bir geleneği sürdürdüklerini düşündüğü orta yaşlı Türkologlarla genç öğrencilerinin rakılı, taşlamalıi nazireli bir toplantıda ne kadar eğlendiklerine bakıp, uzun uzun düşünecektir.
13. Ölmekte olan biri karşısından, yapmamız gerekenleri düşünmek.. ‘Uyarı’ karşısında bitim’i düşünmek. Ölmekte olan artık başka yerdedir ama onu anlayamayız. İşini bitirmiş gibi görürüz onu. Tasarılarını bilemeyiz çoğu zaman. Sıra bize ne zaman gelecek? Bilemediğimizi için somut bir teleşa düşeriz. Ben ‘her şey elimden kaçıyor’ ile ‘yapmam gerek’ler arasında gitgide daha çok bocalamıyor muyum?
14. Bir yaşamı, hiçbir kıpırtısının yimesine gönlü razı olmadan geçirmek.. Yani her şeyi kayda geçirmek; birilerinin, günü geldiğinde -gelirse- bu kırıntıları bulup başkalarına da göstereceğini umarak.. Ya da herkesin yaşamı, her şeyin ‘yaşamı’ gibi bizimkinin de, olsa olsa, bir ‘süreklilik’ izlediği dışında başkaları için pek sınırlı bir anlam taşıyabileceğini bilerek en önemli bulduğunu ortaya koymağa, tuturmaya çalışmak. Bildiği, yapabildiğini bildiği şeyler yetinmek.
15. Başkalarında eleştirdiklerimiz, kimi zaman da, kendimizde eleştirecek kadar bilincine varmadığımız kendi özelliklerimiz değil midir?
16. ‘Bir sabah uyandığımda,’’ diye anlatmıştı bir gün, ‘’dünyada yapayalnız kalmışım gibi bir duygu içinde buldum kendimi. Hoş gibiydi bi yandan. Öte yanıyla ise ürkünç.”
17. Bir sabah kalktığımda, yağmur yağıyordu. Kar artıkları vardı setteki evin duvarın dibinde. Birden, insanların, bana haber vermeden, beni çapırmadan çekilip gittiği, topluca bu şehri bıraktığı duygusuna kapıldım. Çoğu arabalarını bırakmıştı. Başka araçlara binip gitmiş olsalar gerekti. Eşya taşıma şirketinin koca kamyonu mavi kapalılığyla başka mahalleye göçecek birinin kapısı önünde kalakalmıştı. Yalnızdım bu koca mahallede. Çıt çıkmadığı için de şehrin öbür taraflarında birileri var mı yok mu karar veremiyorudm. Sonra kedim pencerenin kenarına oturdu. Ben varken onda herhangi bir yalnızlık duygusu oluşmazdı. Benim için de o var yalnız. Çok sonra, uzaklarda bir araba gürültüsü.. Sona kalan mı gidiyordu?
18. Okulda, elmalarla armutları toplayamayacağımızı öğretmişlerdi. Ama yazarla yazarı karşılaştırmağı da okulda öğrettiler. Balıkların hepsini aynı biçimde pişiremeyeceğimizi ise hiç öğretmediler.
19. ‘’Her şey her şeyin, her ad her adın yerini tutabilir’’ çılgınlığı içindeyiz.
20. ‘’Birtakım kurallara uyarak yaşamak çok güzel de, yaşamın yerini kurallara bırakmak, sık işlenmiş bir cinayettir, tarihe bakarsak..’’ demişti bir gün..
21. Her kitabın kendileri için yazıldığını sanan, ısmarladığı halde kendi istediği gibi oılmayan bir malla karşılaşmış şımarık bir adamın sinirlenişini, kırgınlığını gösteren insanlar..
22. Anlaşılan hep kendine uygun düşecek bir ölüm aramış durmuş.
23. Baharın leylak kokusu demek olduğunu unutmuşum. Yüzüme çarpma esintiyle kaç yıllık bir uykudan uyandım ki?
24. Tasarladıklarını gerçekleştirdiklerini söyleyenler düş gücü kıt kişiler olsa gerek. Nesneyle, özdekle karşı karşıya gelmek serüvenini yaşayamıyorlar ya da daha kötüsü, yaşadıklarının farkına varamıyorlar.
25. Arkasında şehri gördüğü zaman kendi yüzü de, bildiğini sandığı yüzü de değişebilir şimdi. ‘gerçek yüzüm mü bu? Yoksa aradığını sonunda bulmuş bir insanın yüzü mü? Sınıyorum, aynadaki benim, evet ama yüz?.. Ölüm burada bulmalı beni herhalde..’’
26. Şehir dekorlarının kımıltısızlığına karşılık, arada bir kımıltı- gürültü- kalabalık, kendini bir film seyrede sanmak: olmayanın yaşanışı.
27. Sevgi, dostluk, arkadaşlık, aşk, adını nasıl koyarsak koyalım, onu bir başka insanlar bir birlik kuruntusuna, düşüne, duygusuna götüren duygu, karşısındakini hep ‘güzelleştirdiği’ için, eşini dostunu, sevgililerini istediği gibi görmekten kurtulması hep bir süre gerektirmiştir diye düşündümdü uzun bir süre. Yanıldığımı anladım bu son zamanlarda. Onları görmüyor değildi. Ama gördüğünü bekletiyordu bu kıyıda. Bu bekletikklerinin sabrını taşırdığı bir gün, onların ‘hata’larının geçici değil yapılrının gereği olduğunu anladığı, daha doğrusu kabul ettiği gün, biriktirdiklerini söylemeye, belli etmeğe başlıyordu. ‘’sabrım yanlış bir tutum,” dedi bir gün, “Yeni anladım. Ama bu huyumdan vazgeçemedim bir türlü. Belki bir bağlılık açlığı demek doğru olur bu tutuma. Soğumak dediğimizde bir tuhaflık yok. Ama bu bağlılık sürecinin yaşanması yerine, düşle düş kırıklığı arasında sürdürülmesi tuhaf, ya da yersiz. Sırası geldiğinde eleştirimi dile getirmeği çok denedim. Eleştirimin dile gelişi, gene de umut kırıklığı sesiyle oluyordu. Asıl yanlış oydu belki. Karşımdakiler bunu kendilerine yönelteilen bir eleştiri olarak değil, benim huysuzluğum olarak dinlediler. Beceremedim. Bir aksaklık karşısında kendi kendini tartmak, pek çok insana en son akla gelecek şey gibi görünüyor.” Kendi ne kadar anlayabiliyordu? Herhangi birimiz, temel haklılığımız bellediğimizalanın dışında kendimizi ne kadar tanırız ki?
28. “Her şeyini”, “bilgi”sini, “öğrendikleri”ni yalnız kendi çabasına borçlu olduğuna inanan kimseler.. Özellkle dehasına fazlaca inananlar birgün, adlı-adsız, dost-düşman, ‘kafadengi’’-ayrıksı nice kişiye ne kadar çok şey borçlu olduklarını anlarlar mı?
29. Başkalarından bir şey öğrenmediğine inanırken, bir kitaptan, birinin bir yazsında rastladığı yol gösterici, ilginç, heycanlandırıcı, yenilik dediği, aykırılık dediği şeyi, başkalarının elinden devraldığını unutanlar..
30. İki şeye taktı son yıllarda: Kendini beğenmediği, kendini kötü gördüğü için kendi gibileri durmadan çekiştiren, yerden yere kendi çevresinin, kendi kültürünün sorunlarını görüp irdeleyecek, gerekirse onlara bir ad, bir san verecek yerde başka kültürlerde ya da moda merkezlerinde oluşturulan düşüncelere, terimlere-kavramlara, Türkiye’nin yaşayan yaşamı uydurmağa çalışan, o kavramlara Türkiye’de bir içerik kazandırmağa uğraşanlar.. Gerçekte kendine bakmasını, kendiyle baışık olmağı istemeyen, sevmeyen, becremeyenler.. Kendini çok beğenir görünmeğe çalışan duygu ya da düşünce sakatlarına..
31. Bir karışım, bir adalar çoğrafyası gibi insanlar tanıdım. Hepimizin yaşamında çelişkiler var. Olması gerekiyor da belki. Ama bir adada varolmayana bir kuralın, hemen komşu adada her şeyi ezmesi- biraz fazla olmuyor mu?
32. Biliyorsun. F.ciğim, önce başkaları gibi olduğumuzu öğrenmemiz gerekir. Daha sonra başkalarına ne kadar benzediğimizi, daha sonra da başkalarına benzeyip benzemediğimizi merak ederiz. Sonunda neden sonra, kendimizi- başkasına benzesek de benzemesek de – kabul etmeyi öğreniriz.
33. Bütün bir ömrün gelip geçen küçüklerinden daha büyük bir son kıyameti bekleyerek geçirilmiş olması ne acı.
34. Kendini pazarlama becerisinden yoksun olanın garip durumu. Alçakgönüllü olmanın anlamının bile yitip gitmesi..
35. Önce insan sonra hayvan, ürün, nesne, kurban eden için bir öteki. Öteki üzerine, ötekinin canı üzerine bir kullanma hakkını böyle kolayca kendinde görebilmek. Kefaret/şükran, kendimizde bu hakkı görme kolaylığı nasıl bir güç-iktidar temeline dayanır ki? Kendimizin bir parçasını verir gibiyiz. Ne tuhaf. Üstelik bir inanca, bir kültüre de özgü kalmıyor; genel tutum(?)
36. Ötekinin bize aykırı gelen bir yanına takılıp onunla uğraşmaktan vazgeçtiğimiz zaman onun o yanını kendi özelliği olarak görüp öğreniriz. Dolayısıyla bize aykırılığını tanırız, onun ayrılığını biliriz, kabul etmek zorunda kalırız.
37. Herkes kendi yapacağını yapar. Kimse kimseye ne yapacağını söylemeye kalkmasın. Bütün yaşamlar bir araya gelince bizim bilebilceğimiz dünya olur.
38. Sanat o zaman, her şeyden önce bir tutum işiydi. Bir yenilik işiydi. Çerden çöpten de olsa çıkardı.
39. Anılar ne işe yarar?
Bilge Karasu – Öteki Metinler
Özgür Metin – Metis Yayınları

