“Varoluşçuluk Saldırısı”
Ekim 8, 2010
Sonbaharın ilk günlerinde, aslında hiç istemediğimiz halde, varlığını bizim dışımızda da sürdüren bir «varoluşçuluk saldırısını» başlatmıştık. Romanımın yayımlanışından iki hafta sonra Sartre Özgürlüğün Yolları isimli eserinin ilk iki cildini yayımladı, onları Temps Modernes dergisi izledi. Sartre «varoluşçuluk bir hümanizma sayılabilir mi?» konulu bir konferans verdi, ben roman ve metafizik konusunda uzun bir konuşma yaptım. Bouchcs Inutilcs isimli piyesim oynanmaya başladı. Yol açtığımız kargaşalık bizi de şaşırtmıştı. Ansızın, tıpkı filmlerde gördüğümüz gibi, resmin dışına taşan bir insan, bir eşya gibi benim yaşantım da eski ve bildik sınırların dışına taşıverdi. Kamuoyu önüne bütün çıplaklığımla çıkarılıverdim. Aslında benim işkembem pek dolu değildi, önemli işler yapmamıştım, fakat adımı Sartre’ın yanına yapıştırmışlardı ve Sartre inanılmaz bir hızla ün yaptı. Gazete ve dergilerde ismimizin geçmediği hafta yoktu. Combat gazetesi özellikle ilgi gösteriyor, kitaplarımızı ve konuşmalarımızı anlayışlı bir dille kamuoyuna tanıtıyordu. Herbert tarafından kurulan ve topu topu dört beş sayı yayımlanan Tene des Hommes dergisi hemen her sayısında, bazen dostça, bazen tatlı sert bir üslûp içinde bizden sözediyordu. Her yerde kitaplarımız ve kişiliğimiz hakkında yorumlar yapılıyordu. Sokağa çıkamaz olmuştuk, gazete fotoğrafçıları yolumuzu kesiyor, insanlar bizi durdurup sor babam soruyorlardı. Flöre kahvesinde bizi görenler uzun uzun bakıp birbirleriyle fısıldaşıyorlardı. Sartre’ın konferansına öyle müthiş bir akın oldu ki; salon tıklım tıklım doldu; dışarda kalanlar arasında birbirini çiğneyenler, yarı baygın götürülenler vardı. Bu kargaşalık, Sartre’ın Tempa Modernes dergisinin Kasım 1945 sayısında, Edebiyatın Devletleştirilmesi başlığı ile sıcağı sıcağına eleştirdiği bir toplum olayını yansıtıyordu; Fransa savaştan ağır yaralar alarak çıkmış, politik alandaki önemini yitirmiş, ikinci sınıf bir devlet durumuna düşmüştü; ihraç edebileceği malları efsaneleştirerek kendi durumunu kurtarmaya çalışıyordu, bu amaçla moda ve edebiyat alanlarında şaşırtıcı bir enflasyon başlatılmıştı. Kendi halinde yazarların eserleri bile büyük gürültüler koparıyor, yazar göklere çıkarılıyordu; yabancılar bu kargaşalığı bir anlam veremiyor, ama körü körüne hayranlık duymaktan geri kalmıyorlardı. Fakat hemen belirteyim; şartlar Sartre’a inanılmaz ölçüde yardım ettiyse, bilin ki bu basit bir rastlantı olmamıştır; daha ilk bakışta, halk kitlelerinin aradığı şeyle, Sartre’ın onlara sunduğu şey arasında büyük bir yakınlık, gerçek bir ortaklık vardı. Onun yazdıklarını okuyan küçük-burjuvalar bile, artık sonsuza giden bir barışın hayaliyle avunmuyorlardı, sakin bir dünyada büyük teknik, gelişmeler içinde yaşayabileceklerini akılları kesmiyordu; Tarih dediğimiz gerçeği en dehşet verici görünüşüyle tanımışlardı. Artık farkına vardıkları bu gerçeklerin tümünü kapsayan bir ideolojiye ihtiyaçları vardı, ama kendi kendilerini doğrulamak için yarattıkları bahanelerin bir çırpıda silinivermesi işlerine gelmiyordu. Varoluşçuluk, tarihle ahlâkı uzlaştırma çabası içindeydi; bu iki kavramı bir geçiş döneminin unsurları olarak görüyor ve insanlara, anlamsız, boş ve vahşet dolu olan her şeye haysiyetlerini yitirmeksizin gerçekçi gözlerle bakmalarını öğütlüyordu.
Simone De Beauvoir, La Force des Clioscs (Kadınlığımın Hikayesi)
Anı, PayeI Yayınevi, 5.Basım, Haziran 1997 sf.103
“gökyüzünün yarısı”
Eylül 12, 2010
Ruhun ağır kanatlarını havalandırmaktasın. Karanlık ve anlatılmaz bir biçimde devinmekte olduğumuzu hissediyoruz – ciddi bir yüz görüyorum, neşeli bir ürkeklikle, yumuşak ve sevgiyle dolu bana eğiliyor, birbirine sonsuz karışmış saç lülelerinin arasından annenin gençlikle yoğrulmuş sevenceliğini sergiliyor. Ne kadar yoksul ve çocukça geliyor ışık bana şimdi – oysa günün veda edişi ne kadar sevindirici ve kutsal – demek ki bu nedenle, yani gece, hizmet edenleri senden uzaklaştırdı diye ektin uzamın enginliklerine o parlak küreleri, uzak kaldığın zamanlarda sonsuz gücünü -dönüşünü- ilân etmek için. Gecenin içimizde açmış olduğu sonsuz gözler, o parıldayan yıldızlardan çok daha cennet gibi gelmekte. Sayısız orduların en solgunlarının yapabildiğinden bile daha uzağı görebiliyorlar – ışığa gereksinim duymaksızın, seven bir ruhun derinliklerine inebiliyorlar – ve bu da çok daha yüce bir uzamı anlatılmaz bir şehvetle doldurabiliyor.
Novalis – Geceye Övgüler (Çv.Ahmet Cemal)
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mart 2006, 1.Baskı, sf.13
apoptoz: major.
Eylül 11, 2010

ESTRAGON: Ne söyleyecektim?
VLADÎMÎR: “Mutluyum” de.
ESTRAGON: Mutluyum.
VLADÎMÎR: Ben de.
ESTRAGON: Ben de.
VLADÎMÎR: Mutluyuz.
ESTRAGON: Mutluyuz. (Sessizlik.) Eee, şimdi ne yapıyoruz madem ki mutluyuz?
VLADÎMÎR: Godot’yu bekliyoruz. (Estragon homurdanır. Sessizlik.) Dünden beri çok şey değişti.
ESTRAGON: Ya gelmezse.
VLADÎMÎR: (bir an şaşalar). Zamanı gelince görürüz. (Bir an.)
Dünden beri çok şey değişti diyorum.
ESTRAGON: Her şey sızıyor.
VLADÎMÎR: Ağaca bak.
ESTRAGON: Bir saniye geçmiyor bakıyorsun bir pislik yerine bir başkası gelmiş.
VLADÎMÎR : Ağaç, ağaca bak.
Estragon ağaca bakar.
ESTRAGON: Dün de burada değil miydi?
VLADÎMÎR : Evet tabii ki buradaydı. Hatırlamıyor musun? Az kalsın kendimizi asacaktık onda. Ama sen istememiştin. Hatırlamıyor musun?
ESTRAGON: Rüyanda gördün herhalde.
VLADÎMÎR: Nasıl bu kadar çabuk unutabilirsin?
ESTRAGON: Ben böyleyim işte. Ya hemen unuturum ya da hiç unutmam.
VLADÎMÎR: Ya Pozzo ile Lucky, onları da mı unuttun?
ESTRAGON: Pozzo’yla Lucky mi?
VLADÎMÎR: Her şeyi unutmuş!
ESTRAGON: Delinin teki vardı hatırlıyorum, kaval kemiğime tekme atmıştı. Sonra da budala rolü yaptı.
VLADÎMÎR: Hah, bu Lucky’ydi.
ESTRAGON: Bunu hatırlıyorum. Ama ne zamandı?
VLADÎMÎR: Ya bakıcısı, onu hatırlamıyor musun?
ESTRAGON: Kemik vermişti bana.
VLADÎMÎR: Hah, o da Pozzo’ydu.
ESTRAGON: Bütün bunlar dün olmuştu diyorsun yani? VLADÎMÎR : Evet tabii dündü.
ESTRAGON: Peki şimdi neredeyiz?
VLADÎMÎR: Nerede olacağız? Tanımadın mı burayı?
ESTRAGON: Tanımakmış! Tanınacak ne varmış ki? Bütün bu sefil hayatım boyunca bok yığınında süründüm durdum!
Sen de bana etraftan söz ediyorsun!
VLADÎMÎR: Geçinmesi zor bir adamsın, Gogo.
ESTRAGON: Ayrılsak daha iyi olurdu.
VLADÎMÎR: Hep böyle dersin sonra da hep kuyruğunu kıstırıp geri dönersin.
ESTRAGON: En iyisi beni de öteki gibi öldürmek olurdu. VLADÎMÎR: Hangi öteki? (Bir an.) Hangi öteki?
ESTRAGON: Öteki milyarlarca gibi.
VLADÎMÎR: (ders verir gibi) Herkesin derdi kendine, (iç çeker) ölene kadar. (Biraz düşünerek) Ve unutulana. ESTRAGON: Bu arada, konuşmamak elimizden gelmediğine göre, biz de bari sakin sakin konuşalım.
VLADÎMÎR: Haklısın, bizde laf tükenmez.
ESTRAGON: Böylece düşünmemiş oluyoruz.
VLADÎMÎR: Özrümüz bu.
ESTRAGON: Böylece duymamış oluyoruz.
VLADÎMÎR: Nedenlerimiz var.
ESTRAGON: Tüm o ölü sesleri.
VLADÎMÎR: Sesleri kanatlara benziyor.
ESTRAGON: Yapraklara.
VLADÎMÎR: Kuma.
ESTRAGON: Yapraklara.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Hep bir ağızdan konuşuyorlar.
ESTRAGON: Her biri kendi kendine.
Sessizlik.
VLADÎMÎR:Sanki fısıldıyorlar daha çok.
ESTRAGON: Hışırdıyorlar.
VLADÎMÎR: Mırıldanıyorlar.
ESTRAGON: Hışırdıyorlar.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Ne diyorlar?
ESTRAGON: Hayatlarından söz ediyorlar.
VLADÎMÎR : Yaşamış olmak onlara yetmiyor.
ESTRAGON: Bi de ondan söz etmeleri gerekiyor.
VLADÎMÎR : Ölmek onlara yetmiyor.
ESTRAGON: Yeterli değil.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Sesleri tüye benziyor.
ESTRAGON: Yapraklara.
VLADÎMÎR: Küllere.
ESTRAGON: Yapraklara.
Uzun bir sessizlik.
VLADÎMÎR: Bir şey söyle!
ESTRAGON: Uğraşıyorum.
Uzun bir sessizlik.
VLADÎMÎR: (keder içinde) Herhangi bir şey söyle! ESTRAGON: Şimdi ne yapıyoruz?
VLADÎMÎR: Godot’yu bekliyoruz.
ESTRAGON: Ha!
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Berbat bir şey bu.
ESTRAGON: Bir şarkı söylesene.
VLADÎMÎR: Hayır, hayır! (Düşünür.) Yeni baştan başlayabiliriz belki de.
ESTRAGON: Kolay olur.
VLADÎMÎR: Zor olan başlamak.
ESTRAGON: Bir yerden başlanabilir.
VLADÎMÎR: Evet ama karar vermek lazım.
ESTRAGON: Doğru.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Yardım et!
ESTRAGON: Uğraşıyorum.
Sessizlik.
VLADÎMÎR: Ararken duyuyorsun.
ESTRAGON: Ya öyle.
VLADÎMÎR: Bulmanı engelliyor bu da.
ESTRAGON: Öyle.
VLADÎMÎR: Düşünmeni engelliyor.
ESTRAGON: Gene de düşünüyorsun.
VLADÎMÎR: Hayır, hayır imkansız.
ESTRAGON: Tamam işte, hadi bunun hakkında tartışalım, birbirimize karşı çıkalım.
VLADÎMÎR: İmkansız.
ESTRAGON: Böyle mi düşünüyorsun?
VLADÎMİR: Bir daha düşünmeme tehlikesi yok ama.
ESTRAGON: Öyleyse niye şikayet ediyoruz?
VLADÎMÎR: Düşünmek değil en kötü olan.
ESTRAGON: Belki de değil. Ama en azından bu var. VLADÎMÎR: Bu ne?
ESTRAGON: Tamam işte, hadi birbirimize sorular soralım.
VLADÎMÎR: En azından bu var demekle neyi kastediyorsun?
ESTRAGON: Çok daha az acı çekmek var.
VLADÎMÎR: Doğru.
ESTRAGON: Ee! Öpüp de başımıza mı koysak.
VLADÎMÎR: Korkunç olan düşünüyor olmak.
ESTRAGON: Ama hiç düşündüğümüz oldu mu ki?
VLADÎMÎR : Tüm bu cesetler nereden geliyor?
ESTRAGON: Bu iskeletler.
VLADÎMÎR: Söylesene.
ESTRAGON: Doğru.
VLADÎMÎR: Biraz düşünüyor olmamız gerek.
ESTRAGON: Ta en başta.
VLADÎMÎR: Bir kemik yığını! Bir kemik yığını!
ESTRAGON: Bakmak zorunda değilsin.
VLADIMIR: Bakmamak elinde değil.
ESTRAGON: Doğru.
VLADÎMÎR : Ne kadar uğraşırsan uğraş.
ESTRAGON: Efendim?
VLADÎMİR: Ne kadar uğraşırsan uğraş.
ESTRAGON: Yılmadan Doğa’ya dönmemiz gerek.
VLADÎMÎR: Bunu denedik.
ESTRAGON: Doğru.
VLADÎMÎR: Of, bu değil en kötü olan, biliyorum.
ESTRAGON: Ne?
VLADÎMÎR: Düşünüyor olmak.
Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken (Waiting For Godot 1954)
Kabalcı Yayınevi, 1.Basım, 1990, (Çv. Tuncay Birkan) sf. 84, 85, 86, 87, 88, 89
Pasaj
Mayıs 22, 2010
Psikanalizin temel terminolojisini tanıyan ve eline aldığı edebiyat eseri uzerine ilginç, biraz da egzotik bir söz söylemeyi entelektüel olmanın gereği sayan eleştirmen de bundan pek farklı bir şey yapmayacaktır. İster Frye gibi Jungcu kavramlarla, isterse de Freudcu ya da Lacancı kavramlarla çalışsın, bu tür bir eleştirmen, metnin içine dalıp elindeki kavramlar listesini o metnin içine tebdil-i kıyafet etmiş bir hâlde bulmanın bir keyfini yaşar, bunun ötesine de geçemez. Her puro bir fallus, her mağara bir rahimdir. Babasıyla çakışan her ergen Oidipal bir figürden başka bir şey değildir, babasına hayran kız ise Elektra kompleksinden muzdariptir. Anne arzusu, babanın adı, jouissance, objet petit a, haz ilkesi, Thanatos ilkesi, metnin tüm girinti ve çıkıntılarına siner, kovuklarına saklanır. Sherlock Holmes ya da Miss Marple özentisi eleştirmenlerimiz ise, elinde büyüteciyle bunların izini sürer, sonunda her birini tek tek yakalayıp kulaklarından tutarak… Ne yapar? Adalete mi teslim eder? Hayır, acemi balıkçı gibi, tuttuğu tüm balıkları suya atar, balık tutma eylemini gerçekleştirmiş olmanın kıvancıyla etrafındaki hayran izleyici kitlesine şöyle bir bakar ve avlanacak yeni metinlere doğru yola çıkar.
Oysa psikanaliz, edebiyat eserinin sırrını çözmek için kullanabileceğimiz bir araç, bir aygıt değildir, zaten olması da mümkün değildir. Psikanalizin ”çözdüğü” metin bizi daha derinden ya da kalıcı bir biçimde etkilemez. Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nın hastalık hastası olduğunu saptayıp buradan onun narsistik kişilik yapısına sahip olduğunu söyleyen eleştirmen, Dostoyevski’yi farklı (ve daha tatsız) sözlerle tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyordur. En abartılı noktada ise, Oidipus’un bir Oidipus kompleksine sahip olduğunu muzafferane bir edayla ”keşfeden” eleştirmen vardır, ki o, işi tatsızlaştırmakla kalmamakta, düpedüz yanılmaktadır.
Edebiyatlar psikanaliz arasındaki ilişkiyi anlamlı bir biçimde kurabilmemiz için, bu ilişkiye tersinden bakmamız gerekir. Psikanaliz (ya da psikanalitik bakış) bir edebiyat metninin ne değerini, ne anlamını, ne de etkisini değiştirebilir. Ancak edebiyat metninin eleştirel okunması, bizim psikanalizi kavramamız, anlamlandırmamız ve psikanalitik terapi ilişikisinin dışında, tüm yaşamımız için kalıcı bir biçimde geçerli kılmamız için vazgeçilmez bir önemdedir.
Bülent Somay, Psikanalizi Edebiyatla Anlamak
Pasaj Dergisi 2006-2007, sf. 15
“plan”
Mayıs 20, 2010
“Daha önce de söylediğim gibi, şimdiki dekorumuz biraz yaklaşık olacak ve somut durumlar ortaya çıktıkça panoların yerini pekâlâ zorlayabileceğiz ve biraz oradan, biraz buradan düzenlemeler yapabileceğiz. Bu sebeple, sahne üzerindeki düzenlemeyi planlarken baştan hiçbir panoyu ya da eşyayı yerinden kımıldamayacak şekilde sabitleştirmeyin. sahne yerleşmesinin genel çizgileriyle yetinin ve sonra çalışma sırasında onların yerini kesinleştirmeye çalışın. Aksiyonun yeri ve havası yaratılırken ikili bir süreç söz konusu olur. Genel ilkeler doğrultusunda saptadığınız dekor taslağı bir bakıma bir sonraki sahnenin aksiyonunu ve oradaki yerleşmeyi de belirler ve kimi durumlarda ilk dekor şeklini önemli ölçüde değiştirebilir. Doğaldır ki, aksiyonun topografyasını değiştirecek bütün girişimler dekorların yapılmasından önce, yani daha çalışmalar plastik ögelerle sürdürülürken olmalıdır. Olabildiğince modeller ve olabilirlikler üzerinde düşünün; bu aşamada ilk niyetlerinizin çok ötelerine gidebilirsiniz.Yerlerin çizimini belirli bir çevreye, belirli bir tiyatro sahnesine göre tasarlamış olabilirdiniz, ama aksiyonların gelişmesi sırasında daha değişik bir dekor isteğiyle karşılaşabilirsiniz. O zaman dekoru değiştirin, masa başında kağıt üzerinde, plastik ögelerle çalışırken uygun çözümü buluncaya dek istediğiniz her oynamayı yapabilirsiniz. Bir kez gerçek dekorları yerleştirdiniz mi de bir daha artık onları size değiştirtmezler ve iyi de yaparlar.” sf.41
“Tiyatro sahnesi kımıldayamaz bir olgudur. Şeklini istediğimiz kadar değiştirebilir, yeniden düzenleyebiliriz. Fakat seyirci, o, hep aynı kalır. Sinemadaysa ilk yapılan şey her aksiyonun getiği yer için özel bir mekân yaratmaktır.” sf.97
Sergei M. Einsenstein, Sinema Dersleri
Agora Kitaplığı (Çv. Engin Ayça)
Şairin Tragedaysı
Mayıs 20, 2010
“Yalnız, ben galiba böyle doğduğumu biliyorum, bunu çekmek zorunda olduğumu biliyorum. Çünkü bunun dışında bir şey beni ilgilendirmiyor. Kendime dünyada yaşamayı öğretemedim, yani dünyayla aramda çok büyük şeyler var, sıkıntılar var, herhangi bir insan gibi olamıyorum. Sokağa çıktığım zaman sokağa bakıyorum boyuna. Yazmak için yahut geçen kadının yüzü beni ilgilendiriyor, rahatça sokakta dolaşamıyorum: cehennem dediğim böyle bir olay.”
“Doğrusu ben kendi yaşamıma baktığımda şunu görüyorum: her kitap şairin cesetidir, orda onu bitirip atar. Birinci kitap derken üçüncü kitap, dördüncü, beşinci kitabı hepsi birer yaşama biçimleridir. Şiir yaşamadır derler, yaşamanın önemini öne alırlar. Benim için uzak, oysa şiir çok okumakla öğrenilendir, tüm hayatını ona vereceksin, yaşamaktan gelenler tabii ki şaire bir şeyler kazandırır ama “yaşamak” kelimesi çok havada kalan bir laftır.”
‘Bizim yerimiz, şairlerin yeri, bilinçaltı denilen bir yerdir. Şairlerin yeri bilinçaltıdır ve bütün şiirleri orada kurulmuştur, orda yaşarlar. Freud ne zaman bilinçaltına inse bir şairin kendisinden önce geçtiğini görüyor. Biz işte böyle bir yerin adamlarıyız. Benim tragedyam da kendimden kurtulamam yani barışık değilim kendimle.”
“Şair yalnızca işiyle yani şiirle ilgilendiğinden tutulacak yeri yok yani. Şiir işte tanımı da çok zor, “inciri biliyorum ama şiiri bilmiyorum” demiştir, Françis Ponge. Biz şairlerin aradığı bir şey, şiir. Aslında olmayan bir şiiri arıyorum.”
“Şiiri ararken ben; tabii ki dille birlikte bazen öyle istiyorum ki büyük bir sessizliğin içinden şiiri yakalayım, dil orada sıfıra inecek, görünmeyecek ama izlerini görüyorum. bir şairin görevidir dille oynamak. Yoksa şiiri büyüyemez.”
“Zaten hiç olmadım yani ben rahat bir adam olmak isterdim, onun için kimsenin şiirle uğraşmasını istemem, bir vebadır şiir, aslında.”
‘”Her şairin bir tragedyası vardır. Şiir yazılmaya başlıyor, bir yerde şiire karışıyorsunuz ama bir yer var ki şiirin kendisinin konuşmaya başladığının hissediyor bırakıyorsunuz, yani usla şiiri birleştirmeyi büyük bir yanlışlık olarak görüyorum. Akılla şiirin birlikte gideceğini düşünmek bana çok acayip geliyor.”
İlhan Berk, Okudukça
Trt 2, Söyleşi
Fotoğraf’ın Toplumsal Tanımı
Mayıs 12, 2010
Fotoğrafın genellikle kendisine yakıştırılan toplumsal işlevlere nasıl ve neden özellikle yatkın olduğunu merak etmek (aşağıda yapacağımız gibi) anlamlı olsa da, nesnel olası kullanım alanları arasından sistemli (tutarlı ve anlaşılır) bir biçimde fotoğrafın toplumsal kullanımının seçilmesi olarak sunulan fotoğrafın toplumsal kullanım alanları konusunu açıklamaya yetmez.
SANATI TAKLİT EDEN SANAT
Bu yüzden fotoğrafın doğruluk ve nesnellik modeli olarak ele alınması genel kabul görmüştür. Encyclopédie française, ‘Sanat yapıtı, yaratıcısının kişiliğini yansıtır’ der. ‘Fotoğraf plakası yorum yapmaz. Kaydeder. Doğruluğu ve sadakati sorgulanamaz.’ Bu toplumsal temsilin yanlış kanıtlar ve savları temel aldığını göstermek çok kolaydır; aslında fotoğrafın yakaladığı gerçeklik açısı sadece keyfi bir seçimin, dolayısıyla bir çevirinin, kopyanın sonucudur. Nesnenin tüm özellikleri arasında yalnızca bir tek görüş açısından bir an için beliren görünür özellikleri yakalanır. Bu özellikler siyah ve beyaza çevrilir, genellikle ölçeği küçültülür ve her zaman bir düzleme yansıtılır. Başka bir deyişle fotoğraf, uzamı perspektif yasalarının (ya da tek bir perspektifin) terimleriyle, hacimleri ve renkleri ise siyah ve beyaz arasındaki çeşitlemelerle tanımlayan geleneksel bir sistemdir. Fotografinin görünen dünyanın kusursuzca gerçekçi ve nesnel1 bir tür kaydı olduğu çünkü kökeninde ‘gerçekçi” ve ‘nesnel’ olarak düzenlenmiş toplumsal kullanımla görevlendirildiği düşünülür. Eğer fotografi kendisini doğrudan doğruya bir ‘sözdizimsel olmayan sembolik iletişim (2) in başka bir deyişle, ‘doğal bir dil’in tüm görünümleriyle sunuyorsa bunun nedeni özellikle fotoğrafın görünen dünyadan yaptığı seçimlerin, mantıksal olarak dünyanın Quattrocento’dan itibaren Avrupa’da hakim olan temsillerini mükemmelce korumasıdır.
Pierre Francastel’in gözlemlediği gibi:
Fotografi (bir imgenin görünümüne az ya da çok benzerlikle mekanik olarak kaydedilmesi yöntemi) geleneksel görmenin gerçek karakterini değil sistematik karakterini görünür kılmıştır: Bugün bile fotoğraf, en azından mercek üretimindeki gelişmelerin ve bir tek mercek kullanımının izin verdiği ölçüde bir tür klasik sanatsal görme işlevi olarak çekilmektedir. Fotoğraf makinesi insanın değil Tepegöz’ün görüşüne sahiptir. Biliyoruz ki gerçek olmasa bile az ya da çok sanatsal sayılabilecek bir görüşle uyuşmayan tüm kayıtları sistemli olarak eleriz. Örneğin yakın çekimle bir binanın fotoğrafını çekmeyiz çünkü bu durumda kayıt ortometrinin geleneksel yasalarıyla bağdaşmayacaktır. Geniş açılı bir objektifle gotik bir katedralin ıstavroz biçimli mimarisinin tam merkezine odaklanmayı deneyin. Göreceksiniz ki, ‘normal görüş’ denilen şey sadece seçici bir görüştür ve dünya düşünebileceğinizden çok daha zengin görüntülere sahiptir.(3)
Proust fotoğrafın yaygın deneyimlerin mahrum olduğu şaşırtıcı gücünün güzel bir betimlemesini yapar:
… Fotografinin son uygulamaları -çoğunlukla yakından baktığımızda kulelerin yüksekliğine erişecekmiş gibi duran evleri bir katedralin etekleri altında bir araya sıkıştırıp sığdırır, onlara bir alay asker gibi talim yaptırıp hepsini hizaya sokar, Piazzetta’da az önce birbirinden apayrı iki sütunu bir araya getirir, hemen bitişikteki Salute’ün kubbesini soluk ve renksiz arka plandan ayırır, koca bir ufkun uçsuz bucaksızlığını bir köprünün genişliğine, bir pencerenin açıklığına, canlı renkleriye önde duran bir ağacın yaprakları arasına sığdırır, bir kiliseyi başka birinin kemerlerinin içinde çerçeveler- Başka hiçbir şey, biri diğerinden daha az doğru olmayan perspektife sahip yüz ayrı görünüşü gösterip, her şeyin bir tek belirli görünüşü olduğuna dair inancımızdan bizi tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkaramamıştır.(4)
Başka bir yerde, Proust ‘doğal manzaraların ve köylerin harika fotoğraflarını’ anlatır. Bu fotoğraflar; bildik bir nesnenin sıradışı imgesini, görmeye alışık olduklarımızdan farklı bir imgeyi, sıradışı ancak doğaya uygun, bu yüzden de ikircikli ve şaşırtıcı imgeleri sunarak alışkanlıklarımızın kabuğundan sıyrılmamızı sağlar, aynı zamanda eski bir izlenimi hatırlatarak bizi kendimize döndürür. Örneğin, bu ‘büyüleyici’ fotoğrafların biri bize başka nesnelerle ilişki içinde bir nesnenin perspektifini resimleyecektir. Kasaba manzaralarının ortasında görmeye alışık olduğumuz katedrallerden birini gösterecektir. Ancak bunu, katedralin evlerden otuz kez daha büyük görüneceği, aslında aralarında belirli bir mesafe olmasına karşın, nehrin kıyısındaki bir sete yapışmış gibi duracağı, seçilmiş bir seyir noktasını kullanarak yapacaktır.(5)
Bu ‘muhteşem’ fotoğraflar ve sıradan olanlar arasında, gerçekliğin bilimi olarak perspektifle ‘sanrılar yaratan bir teknik’ olarak perspektif arasındaki gibi devasa bir uçurum yok mudur?(6) Sıradan fotoğrafçı dünyayı gördüğü gibi; sözgelimi, kategorilerini ve kurallarını geçmişin sanatlarından ödünç alan bir dünya görüşünün mantığına göre ele alır.(7) Ancak popüler fotoğrafçılığın tüm çelişkisi dünyevi boyutu içinde açığa çıkar. Görünür dünyadaki ani bir yarılma olarak fotoğraf, günlük algılamanın katı ve sıkıştırılmış gerçekliğini hayali imgeler gibi geçici profillerin sonsuzluğunda eritme işlevini görür. Fotoğraf, nesnelerin karşılıklı konumlarının mutlak benzersiz anlarını yakalar. Walter Benjamin’in gösterdiği gibi fotoğrafın yaptığı algılanabilir dünyanın anlık oldukları için algılanamayan görünüşlerini sımsıkı yakalamak, insani davranışları ‘tuz sütunları’ndan yapılmış şimdinin absürdlüğünde sabitlemektir.
Gerçek teknik olanakların kullanıldığı fotoğraflar görmenin ve sıradan fotografinin akademizminden az da olsa sıyrılabilir ve şaşırtıcı bir ilgi görür. Sadece görünür olanın açık ve anlaşılır olması nedeniyle her tür toplumsal çevreden gelen özneler belirli okuma sistemlerine sığınır. Bunların en yaygın olanı popüler fotoğrafçılığa hakim olan gerçeğin yeniden üretimi için düzenlenen kurallar sistemidir. En sıradışı fotoğraflarla yüzyüze gelinse bile formlar bir fotografik geleneğe ait fotoğraf sevenler tarafından deşifre edilir. Materyal çalışması ya da ön planın yokluğu, formla anlamlı bir ilişki kurması gereken belirgin bir arka planın eksikliği (örneğin egzotikliği anlatmak için palmiye ağaçları) gibi estetik yasalarının ihmali, saf ve basitçe reddetmeyi sağlamasa bile anlaşılmayı ve uygunluğu engeller. Aslında sıradan deneyimler, güvenli dünyanın dengesinin bozulduğu kritik anları yakalayabilme gibi özgül bir yeteneğin farkına varmaksızın tüm beklentilerin aksine fotoğrafı altüst edici gücünden koparırlar; popüler fotoğrafçılık gerçeği dünyevileştirerek çözen herhangi bir görünümü ya da rastlantıyı ortadan kaldırır.(8) Fotoğraf sadece ağırbaşlılığın erdemiyle dünyevi akıştan kopartılmış anları ve yalnızca değişmez bir düzlemde sabitlenmiş, hareketsiz insanları yakalayarak aşındırıcı gücünü yitirir. Bir olay şekillendiğinde her zaman temel bir hareketi; ‘hareketsiz’ ve zamanın dışında, dışavurduğu toplumsal anlam gibi ölümsüz bir duruşun inceliği ya da uyumunu kapsar; evli bir çiftin ayakta kol kola durması, farklı bir duruş biçimiyle Vatikan’daki Cato ve Porcia’nın kavuşmuş ellerinin taşıdığıyla aynı anlamı dışavurur. Estetik dilinde dünyeviliğin yeniden tanıtıldığı derinliğin aksine cephesellik sonsuzluk anlamına gelir. Düzlem ise varlığı ya da özü, kısaca zamansızlığı anlatır.(9) Bu yüzden Bizans mozaiklerindeki figürlerin duruşunu ve düzenlenişini benimseyerek düğün fotoğrafları için poz veren köylüler, fotoğrafın şeyleri dünyevileştirerek gerçekliklerini yitirmelerine neden olan gücünden kaçmış olurlar.
Fotoğrafın tüm resimsel geleneği dolayısıyla bütünüyle dünyanın algılanışını etkisi altına alması çelişkili olarak fotoğrafın kendisini doğallığın tüm görünümleriyle etkilemesine yol açmıştır. Fotoğrafta sıradan uygulamalar, görünenin geleneksel düzenini dönüştürmeye yönelik tüm olanaklarını kullanmak yerine fotografik seçimi geleneksel dünya görüşünün kategorilerinin ve kurallarının emrine verir. Bu yüzden fotografinin bu tür bir dünya görüşüne uyacak biçimde dünyanın kaydedilmesi olarak belirebilmesi, sözgelimi en nesnel kayıt (10) olması şaşırtıcı değildir. Başka bir deyişle, fotoğrafın toplumsal kullanımı, dünyanın olağan görünümünü düzenleyen kategorilere uygun olarak kurulmuş olası kullanım alanları arasında bir seçim gerektirdiği için fotografik imge gerçekliğin açık ve nesnel bir yeniden üretimi olarak sayılabilir. Eğer ‘doğanın sanatı taklit ettiği’ doğruysa, sanatın taklidinin doğanın en doğal taklidi olarak belirmesi doğaldır.
Ancak daha derin bir düzeyde, sadece naif bir gerçekçilik anlayışıyla, nesnel görünümünü şeylerin tam gerçekliğiyle olan uylaşıma değil (sadece toplumsal olarak düzenlenmiş algılama biçimleriyle bildirildiğinden) dizimini toplumsal kullanım içinde tanımlayan kurallara uymaya ve nesnel dünya görüşünün toplumsal tanımına borçlu olan gerçeğin bir temsili, gerçekçi olarak görülebilir. Fotoğrafa gerçekçiliğin garantisi yaftasını atfederken toplum sadece nesnelliğin temsiline uygun gerçeğin bir imgesinin gerçekten nesnel olduğuna dair totolojik bir kesinlik içinde kendisini onaylamaktadır. (11)
Photography A Middle-brow Art (“Un Art Moyen” Les Editions de Minuit, 1965)
Pierre Bourdieu, Luc Boltanski, Robert Castel, Jean-Claud Chamboredon and Dominique Schnapper.
Translated by Shaun Whiteside, Polity Press, 1996
Çeviri: Özgür Yaren (Arş. Gör., Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi)
__________________________
1 İmgesel ifade sistemleri alanının oymacılıktan ‘foto-roman’a doğru gerçekleşen yeniden düzenlenmesi, bu sistemlerin her birinin algısal ve estetik kurallarını kendi toplumsal kullanımlarından elde ettiğini ortaya çıkarmıştır. Fotoğraf o zamana değin oymacılığa özgü olan gerçeğin aslına sadık kopyasını çıkarma işlevine uymamıştır; bununla birlikte kurmaca olanı betimleme görevini oymacılığa bırakarak nesnellik ve gerçekçilik gibi daha önce de varolan gerekleri gerçekleştirerek güçlendirmiştir.
2 W. M. Ivins, Prints and visual communication )M.I.T. Press Cambridge, Mass. 1953), s.128.
3 Pierre Francastel, Peinture et Société, Audin, Lyon, 1951, s. 47.
4 Marcel Proust, Remembrance of Things Past, The Guermantes Way, trans. Terence Kilmartin , vol. 2 (Penguin
Books, Harmondsworth, 1981) s. 378.
5 Marcel Proust, ibid., In a Budding Grove, vol. 1, s.896.
6 Jurgis Baltrusaitis, Anamorphoses ou perspectives curieuses, Baltrusaitis, Paris, 1955.
7 Bu ayırt edici ve geleneksel temsilden daha az doğal bir şey olmadığı için, fotoğraf bazı öznelerde hala bildik çevreler içinde de olsa bir ‘yabancılaşma’ deneyimi yaratabilmektedir. 85 yaşındaki bir Lesquire sakinine kendisininkinin karşısındaki evin balkonundan çekilmiş eski bir fotoğraf gösterildiğinde şaşkınlığa uğrar. İlk
başta fotoğrafı evirip çevirse de hiçbir şey farkedemez. Kendisine elindekinin kasaba meydanının bir fotoğrafı olduğu anlatılır. ‘Ama nereden çekilmiş ki bu?’ Parmağını evlerin arasında dolaştırır. Durup bir evin birinci kat penceresini göstererek ‘Ama bu benim evim, öyle değil mi?’ Komşu evi farkeder: ‘Nereden çekilmiş, kiliseden mi?’ Yeni ayrıntılar keşfeder ancak kendisini konumlandıramadığından şaşkınlığı sürer.
8 Bir kez daha, çocuklar bu durumda istisnadırlar. Bu belki de onların doğasının değişiklik içinde olmasındandır; kısa ömürlü ve rastlantısal olanı yakalayabildiğinden ve hızlı bir görüntüyü bu şekilde oluşturmadan kaydedemeyeceğinden fotoğraf bu duruma uygundur.
9 Cf. Yves Bonnefoy, ‘Le temps et l’intemporel, dans la peinture du Quattrocento’, Mercure de France, Şubat 1958.
10 Fotografik temsiller yalnızca temsilleri yaratmaya yarayan ortamın mekanik olarak varolmasından önce ortaya çıkan temsil yasalarına uydukları için ‘gerçek gibi’ ve ‘nesnel’ olarak görülürler. 16. yy.’ın başından beri ressamlar tarafından bilinen ve o tarihten beri özellikle dışbükey lenslerin eklenmesiyle birlikte sürekli geliştirilen camera obscuranın kullanımı ‘gerçek gibi’ imgeler yaratma tutkusu geliştikçe yaygınlaştı. Aynı
zamanda 18. yy.’ın ikinci yarısının ‘silüetler’ olarak bilinen portrelerde (yüze düşürülen gölgeyle yapılan profil çizimler) geçerli modasını da biliyoruz. 1786 yılında Chrétien, bakır üzerine işlendiğinde bir dizi kopyanın basılmasına olanak veren üç-çeyrek-yüz portreleri olan ‘physionotrace’ tekniğini mükemmelleştirdi. 1807’de
Wollaston, çizilecek nesneyi ve çizimin kendisini aynı anda görmeye olanak verecek bir prizmanın kullanıldığı bir araç olan camera lucida’yı icat etti. 1822’de Daguerre, değişen ışığa bağlı saydam resimler olan ‘Dioramas’ı tanıttı; resimlerine en dramatik gücü verecek olan pigmentleri ararken, camera obscura’da beliren imgeleri kimyasal olarak sabitleme hayali peşinde deneylerini hafif duyarlı kimyasal ürünler üzerinde sürdürdü. Niepce’nin buluşunu öğrenerek onu geliştirip daguerrotype’a çevirdi. Fotoğraf, perspektifle yedi yüzyıl önce icat edilen ‘dünyanın görünümü’ü somutlaştırmanın mekanik yollarını sağladığından ‘gerçekçiliğin’ standardı olmaya yatkındı.
11 Kuşkusuz, yasalar toplumumuz tarafından nesnel olarak fotoğrafa verilen anlamın en iyi göstergelerinden biridir. Eğer çıplak vücudun fotografik temsili müstehcenlik suçlamalarına resimsel temsillerden çok daha fazla maruz kalıyorsa bunun nedeni kuşkusuz fotoğrafa atfedilen gerçekçiliktir. Bu durum, resimdeki temsillerin başardığı ‘nötralizasyon’ (görüngübilimsel anlamda) çalışmasını gerçekleştirmek için fotoğrafın daha az yeterli olduğu anlamına gelir.
“Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği”
Nisan 30, 2010
I.
Vurdum güneye o zaman
Eski bir su dibi mühendisiyle
Yokluktu olan bir şimdi içinden
Damarlarıma dolan bir şimdi içine
Aktım patlayınca avlular balkonlar açan höyüklerden
Ben. Yüzümde o zambak işareti, eski
Bir benim bir onun bir kimin ikindisi
Vurdum güneye
Üstünü konuşulmamış sözlerle örten.
Bembeyaz alevlerdi kanını yakan bir geminin
Hırslı bir tanrının soluğuyla süslenen
Ve deniz atlarının üstünde
Dizginleri tunçtan gümüşten
Yağmacılardı o gemiye üşüşen
Emiyorlardı armasından sızan son kanı
Öpüyorlardı güvertesinde çırpınan yüreğini
Seviyorlardı şehvetle
Yaldızlar çiviler altınlar
Şaraplar sakızlar amberler saçan bordasını.
Boş durmaz açık deniz, üretir kargaşayı
İlk gelişi gibi yazın
Kanırtır yol kenarlarını, uyarır
Yürekten gözkapaklarına giden ırmağı
Ve değiştirir birden çığlığın anlamını
Geçirir dişlerini kıskaçlarını kumlara
Salar hiç değilse rüzgarını fırtınasını
Evet, der bir balıkçı
Ne saatler işler ne de bir takvim sesi duyulur
Denizle kurulur insan, denizlerden öğrenir yaşını.
Denizle deniz arası ey ıslak vakit
Gördüm içini otlar bürümüş kalenin son kralını
Geçerken mavi gömleğinden, ağzı
Bir ağıttı geçmişe. Anlattı bana
Anlattı Rodoslu bir derebeyinin
Kaç kadının meme uçlarını kesip de bıçakla
Sedef işlemeli bir kutuda sakladığını
Defne yaprakları arasında
Ki zulüm yeşertmemiş ki onun kanını
Sert ve soğuk kanını
Uçsuz bucaksız verimli toprağında
Kıpkızıl bir kayanın hamuruydu şimdi gövdesi
Ve bilir diyordu herkes, bilir Rodosta
İnleyen bir kaya olduğunu arasıra
Kuşların konmadığı, yılanların sokulmadığı
Kurtların uzak tuttuğu yavrularını
Bir kaya, tek başına….
Anlattı bütün bunları ayrıntılarıyla, sustu
İnsandan, daha doğrusu bir insan yüreğinden kadehini
Götürdü birden ağzına
Damladı bir damla kan, bu sevgi elçisini
Kutsamak için
Ateşten çarşısına kentin
Bir deniz kırlangıcı kendini yakaraktan geçti.
II
Ne kaldı o yükselişlerden. Kalan ne
Gökyüzü kayalıkları durdurdu beni
Kayalar mıydı, yoksa
Sessizliğimden ve kaburga kemiklerimden
Çatılmış bir gökyüzü müydü, neydi
Sinema biletsiz bir akşamüstü vaktiydim. Ufukta
İşte diye bir şey yok
Yoktu işte diye bir şey ufukta
Bir iki atlı geçmiş, bir cesedin
Neden bir ceset olduğu artık anlaşılmış
Ve sanki bir maç saatinde boşalmış da, şimdi
Tek bir çivinin bile çakılmadığı bu ıssız kasabada
Bir yeryüzü kahvesinin durumsuz garsonuydum.
Ve oydum: kendime alışıktım, uzunca boyluydum
Gözleri vardı onların, ölümle ve yaşamla değişmeyen balık gözleri
İnanılmaz yapardık bir gerçeği, bir şeyi. Kendimizi
Efsane idik. Yemek yememiz
Uykudan uyanmamız, bir yerden bir yere gitmemiz
Sigara, gazete, daha bir sürü şeyler satın almamız
Armasına bakmamız su içtiğimiz çeşmenin
Efsane idi.
Ey zencefilin yiğidi
Suyun huysuzu
Alına satıla eskitilen düş
Irmağın toprağı delip çıkışı
Ey bir gül.
Dişin ve damağın bilinçten geri dönen efsanesiydi tepelerde kızaran bitki
Ey kızaran
Ey boşluğun ince diş yeri
Ve kentin efsanesi, kentin
Çok yalınç: bir mavzer, bir susuş, bir sunak taşının tarihsel sesi.
Ve yalanlarımız vardı. Ey yalanlarımızın sarı iskemleleri
Ey sarı
Dünyada bir vakitten düşen ya da artakalan bir vakit olmaz mı ki
Peykelerde ve sedirlerde
Ve dar sokakların erguvan içleminde
Yani bir göklük olan her yerde
Olmaz mı ki
Kapıları açılınca gülümsemeye giden evlerde
Acıdan korkup da çok, gülümsemeye
-Bu nedir
-Bir cep saati
-Bu nedir
-Nar şerbeti
-Ya bu ne
-Büyü
Hayır, hiçbiri değildir
Yalan her tenha kasabanın akşam saatidir.
III
Bir ilişkiydim içkiydim
Masanın eksik olanına
Türkünün bizsiz gelenine
Ayvanın hamına, balığın olmamışına
İlişkiydim içkiydim
O zeytin dalından eşkıya yazmasına
Ah sinema biletsiz çocuk yaşına
Anımsarsınız, bir şiir vardı, çok geç bitecek
Her şeyin her şeyin her şeyin
Ah her şeyin bir bir olmasına.
Ey yitik deniz senin az çok oğlunum
Kazdımsa ben nereni orda mavi bir ceset buldum
Ey yitik deniz, yitikliğin de denizi
Mil mi çektiler suyuna
Erkek suyuna
Bir yandan bir yana geçer şimdi adamlar
İçi boş bir lokanta kalır ortada
Ben ceketimden kayarım
Durur gözbebeklerim kendi ormanında
Ve salar gölgesini o soğuk gövdesini durmak.
Biz böyle sıkıldık, ya onlar nasıl sıkılacak
Ya onlar nasıl.
Sensiz bensiz bir sorudur
Temmuzlar kedi yavruları gibi sokulurken ağustosa
Ve ağustoslar eylüle
Bir yol alış duygusudur ki, biliriz
İnsanlar zamanlardan önce boğulur.
Balkonlar açar çocuk yaşında, yalnızlık kurur
Bir iki ölmeyle bir iki yaşamayla ancak kurtulunur
Ne kaldı o yükselişlerden. Kalan ne
Ey kiremit renkli büyü, güneyin kızgın birimi
Biri öldüyse çok geç
Biri öldüyse çok erken belki
Pırnallar, arıkuşları, ayçiçekleri
Gece
O kadar yalnızım ki birden, gördüm de
Binlerce yıldızıyla bu sonsuz mağaranın içini
Ha yanıp söndü, dedim
Ha yanıp sönmedi bir ateş böceği.
Edip Cansever, Kirli Agustos (1970)
Adam Yayınları, syf.320, 321, 322, 324, 323, 325







