Kameriyeli Mezar
Mart 13, 2011
“Yalnız o bahçıvanın bahçesinde zeytin ağaçları vardır. Mezarlık yolu hiç de sessiz bir yol değil. Bir motorun patpatı, kuş sesi, arı, sinek vızıltısı, denizin çakıla serilişi, karşıda bir harp gemisinin buram buram çıkıp da uzaklarda saatlerce duran dumanı, eşek nanelerinin kırmızı çiçekleri, katırtırnaklarının parlak sarısı, yaban turplarının, ballıbabaların, çalı süpürgelerinin, deve dikenlerinin, karabaşların parıltısı, büyümesi durmuş serviler, sahilin boncuk boncuk camlarla örtülü bir koyunda tabak kırıntıları, camdan şişe tıpaları, geçmiş bir medeniyet asarı gib iyenmiş, keskinliğini suda bırakmış binlerce, bardak, çanak, çömlek, fincan, ilaç şişesi kırıkları, gebermiş at kemikleri. Deniz bütün bunları bu koya nereden alıp getiriyor? Arıların çiçeklerin borularına sokuluyor, üç dört saniyede alacaklarını alıp bir başka çiçeğe uçuyorlar. Bir kuş durmadan cıvıldıyor. Ta Kınalı’dan bir eşek anırtısı geliyor. Zeytin ağaçları sallanmıyorlar bile. Eski Yunan’dan kalmışlar gibi gövdeleri yamru yumru, delik deşik. İşte bizim köyün deniz kenarı mezarlığı Marmara’nın bu durgun gününde, bu, şişe, cam, tabak artıkları parıldayan koya uzanan bir burnun üzerindedir. Önünden kablo geçer. Yola levhalar dikilmiştir. Mezarlıktan evvel, onlar ölüm bahsini açar. (Yüksek tevvettür, kazmayınız. Ölüm tehlikesi!) On adım sonra da mezarlık.
Niyetim mezarlığa gitmek değildi. Kenar yoldan ateş tuğlası harmanının üstüne çıkacaktım. Oradan, eski ocağın içinde sahilden üstüne çıkılamayan kayaların tam önüne bir yol gider. Martı yumurtaları oradadır. Tazeleri ne tatlıdır martı yumurtalarının. Yumurta yuvada üç tane ise sakın almayın, iki tane ise de korkmadan alın, kırın, için. Üç tanelisinin bir tanesini kırarsan içinden bir canlı civciv çıkması ihtimali her zaman vardır. Bir daha da martı yumurtası yiyemezsiniz. Biraz sonra kayaların üstünde olacağım. O acı sesli martıların hepsi havalanacaklar. Acı acı bağrışacaklar. Erkeklerle, hayızdan nifastan kesilmiş martılar sahildeki kayalardan yumurtaları nasıl çaldığımı seyredecekler. Dişiler yumurtaları almaya savaştığımı görünce pike yapan tayyareler gibi bana hücum edecekler, korkutmaya çalışacaklar. Bak korkarsam!
Sahana küçük küçük sarılarıyla, bulanık aklarıyla oturdukları zaman dehşetli bir lodosta deniz kokusu burnunuza gelirse martı yumurtalarının içinden bir tanesi bayattır. Zararı yok. Yiyin, bir taraftan da için. Sessiz, ıssız deniz kenarları, uçmak hisleri, vahşi vahşi bağırmak arzusu martı yumurtası yedikten sonra içinize gelirse yumurta tesirini yapmış demektir. Deniz kenarında soyunup bir Robenson ruhuyla vahşi Cuma’ya seslenebilirsiniz. Martılardan başka kimsecikler duymaz. Martı yumurtalarını severim. Çiğ çiğ içerim. Mezarlıkta ne işim var? Ama beton musallanın önünden geçerken, “ulan, dedim, bakayım şu mezarlığa be!”
Sıra sıra demir beton direkler arasına dikenli teller gerilmişti. İki dikenli tel arasından mezarlığa girdim. İşte bir mezar. Marmara mermerinden kaskatı, parıl parıl: içinde iki kişilik yer. Bir daha boş. Üstü, açmış gelincikler, şebboylarla örtülü. Mezarın kenarlarını; devedikeni çiçeğine benzeyen merserize ipek parıltılı açık pembe bir çiçek açan, yaprakları yeşil etli diyebileceğimiz bir deniz kenarı sarmaşığı kaplamış. Mezarın üstünde 1874-1944 tarihi, bir isim. Sağımda bir başka mezar. Bu güzel bir kameriyeye benziyor. Her tarafı demir çubuklarla örtülü, demir çubuklu bir çatısı da var. Tam üstünde bir ay yıldız. Hani oturup rakı içmek için fevkalade bir yer. Akşam karanlığı basınca kim bilir katırtırnaklarının kokusu ne ağırdır burada. İsimsiz, taşsız, tahtasız kabartıların kenarından kameriyeye yaklaştım. Dört ayak merdiveni de var. Mermer üstüne kazılmış fena bir yazı zorcana okunuyor. Evvelce siyah boya ile üstünden geçilmiş ama zaman boyayı dökmüş. Okudum ama:
Burada kurduk ebediyet yuvamızı
Gelin dostlar süsleyin
Bahar çiçekleri ile yuvamızı
Bunun içinde de bir çift mezar. Bir tanesi hâlâ boş. Ölen erkek. Bir Hüseyin Avni. 1921. Başucunda. Yüksekte gene bir şiir:
Toprakta gezen göğsüme toprak çekilince
Günler bu heyulayı da elbet silecektir
Rahmetle anılmaktadır elbet ebediyet
Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir
Öteki daha boş olan mezarın sahibi Ayşe Hüseyin Avni. Onun da bir şiiri var. İyi okuyamadım. Hatırımda da kalmadı pek, tamamı. Yalnız sensiz yaşamak bana haram olsun, ne yapacağım? Olur mu öyle şey? Nasıl edeceğim, deyip duruyor. İkisinin ortasında yıldızları dökülmüş şu cümle:
Hüseyin Avni ve Ayşe Hüseyin Avni
Ebedi yuvası
Herhalde genç ölmüş bir adam. Doğru, kim nereden seni bilecek. Ben geçtim. Seni merak etmedim Hüseyin Avni Bey ama Ayşe Hanım’ı merak ettim. Belki başka yerde gömülmüştür. Senden sonra pek fazla yaşayacak gibi gözükmüyordu ama, belki de ölmemiştir. Şunun şurasında yirmi altı sene geçmiş, nedir ki, Hüseyin Avni Bey? Belki de çoktan İstanbul’dan çekip gitti. Taşrada evlendi. Çocukları var. Nereye gitmiş olabilir? Belki Konya’ya gitmiştir.
Geçen yaz gelmişlerdir. Şöyle bir Adalar’a uzanalım bugün, dediler. Burgaz’ın önünden geçerlerken yeni kocası:
-Ayşe, bak Burgaz. Sen, orayı bilirim, derdin. Şurası mezarlık mı? Ne de güzel yerde imiş. Senin ilkin orada değil mi?
Ayşe Hanım belki de hafifçe bir şeyler duymuştur. Belki de başını mahzun mahzun sallamış, belki de,
-Aman şimdi bu lafın sırası mı İhsan Bey? Buraya gezmeye geldik, demiştir.
Seni artık hatırlamadığı, hatırlamak bile istemediği için ikinci kocası kıs kıs gülmüş. Böbürlenmiştir, oh olsun Hüseyin Avni Bey.
Belki de Ayşe Hanım İzmir’e gitmiştir. Orada ölmüştür, İzmir’in Akdeniz’e bakan bir mezarlığında da Ayşe Hanım yatıyor. Hiç evlenmemiştir.
Çocuklarınız oldu mu? Sanmıyorum. Siz pek sevişirmişsiniz. Paralı imişsiniz de. Bu çubuklar, bu mermerler, bu çirkin çirkin yaldızlı yazılar az para ile mi olur? İnsanlara birbirinizi sevdiğinizi ilan etmenizin son reklamını doğrusu tamam yapmışsınız. Herhalde siz, olsaydı çocuklarınızı da pek sever, yanınızda yer ayırırdınız. Anca beraber kanca beraber. Çocuklarınız olmamış herhalde. İyi olmuş da olmamış. Bu yabanî otları yolarlardı. Pek yazık olurdu yabanî otlara. Ne de keskin kokuları var. Herhalde birçok hastalıklara iyi gelecek bitkiler bunlar. Sanki bir ecza kutusu şu ısırgana benzeyen koyu yeşil ot. Ayşe Hanım İstanbul’da ise, hâlâ seni düşünüyorsa, neden gelip de bu otları ayıklamıyor, Hüseyin Avni Bey? Belki de pek ihtiyar olmuştur da yüreciği kaldırmıyordu.
Yirmi beş sene geçmeden artık yazılar okunmuyor, kameriye nerde ise çökecek. Zamane insanları da, “Allah allah! Ayşe Hanım’la Hüseyin Avni Bey sevişmişler yahu! Zavallıcıklar!” diyemeyecek kadar dünyaya dalmışlar. Ayşe Hanım hâlâ yaşadığı halde böyle. Ya Ayşe Hanım da öldükten sonra yirmi sene geçmeden bu kameriye yıkılıverecek. Belki de bir nankör insan eli ayağına takılmasın diye kameriyenin hurda demirlerini denize atıverecek. Ne feci şey.
Ayşe Hanım’ı merak ediyorum. Evlendi mi? Nerede şimdi? Hâlâ yaşıyor mu? Ama seni hiç merak etmiyorum Hüseyin Avni Bey. Zengindin, iyi yaşadın, sevdin, sevildin, öldün, gömüldün, olacak oldu yani. Ne yapalım. Bu böyle Hüseyin Avni Beyciğim. Martı yumurtası sevmezdin herhalde sen. Sen hassas, şairane bir adammışsın Hüseyin Avni Bey! Hoşçakal. Ne tuhaf adammışsın. Şiirin de pek kötü ama Ayşe Hanımınkinden iyi.
Mezarlıktan çıkarken tahtası yere düşüp kırılmış bir mezar gördüm. Alıp tahtayı kara kara şu yazıyı okudum üstünde: Muhlis – Burgaz Posta Müdürü. Bakın ben burada yalan söylüyorum işte. Burgaz Posta Müdürü Muhlis’i hatırlıyorum. Babamın arkadaşı idi. Zayıf, kibar, çelebi bir adamdı. Her zaman kahverenkliler giyerdi Uzun, mahzun, kibar bir yüzü vardı. Kınalı’ya bakan burundaki kanepeye oturur, güneşin batışını seyrederdi. Genç bir karısı vardı. Dinç adamdı. Daha yaşayabilirdi. Karısı yüzünden öldü, derler. Buraya gömülmüştü. Tahtası mahtası yoktur. Ama iyi biliyorum ki, buralardadır. Üzeri katırtırnakları, gelincikler, çalı süpürgeleri ile örtülmüştür. Kibar, iyi yürekli, mütevazi Muhlis Bey zaten istemezdi mezar taşı. Nedir mezar taşı sanki? Bilmem hangi büyük adamın mezarını ararlar. Kitaplar mezar bulunamadığı için üzülür. Şu kitaplara da ne oluyor? Alimler şurada olması melhuzdur, derler. Hatta bazen atmasyondan mezar bulurlar. Karagöz’ün mezarı derler, mesela. Ne lüzumsuz şeyler bunlar canım. Belki Karagöz mezar taşı istemezdi. O zamanın mezar taşları da mezar taşı idi ya! Belki de isterdi. Ben olsam ben de o mezar taşlarından isterdim. Muhlis Bey de isterdi öyle bir mezar taşı. Muhlis Gelincik 1880-1932 – Burgaz Posta Müdürü – El Fatiha. Belki Fatiha istemezdi. Sevdigi bir şarkısı vardı:
Akşam kapladı her yeri
Keder sardı dereleri
Bu şarkıyı da elbette mezar taşına kazdırmazdı. Ama belli olmuyor ki şu insanlar. Mezar taşında nasihat bile ediyorlar yaşayana.
Martı yumurtalarına doğru yürüdüm. Keratalar, ne de çıkılması zor yerlere yumurtluyorlar. Nasıl da saklıyorlar onları. Nereden de biliyorlar bir martı yumurtası düşmanı vardır diye. Herhalde insandan saklamıyorlar. Kim bilir, güneşte şu sakin sakin kurunmaya çalışan karabataklar belki martı yumurtası oburudur. Belki de kertenkele, yılan sever martı yumurtasını, kim bilir.
Ellerim kan içinde kaldı. Yüzüm gözüm toprakla doldu. Ama kırka yakın martı yumurtası topladım. Şu yumurtaların birkaçını bizim kuluçkanın altına koysam, kim bilir nasıl şaşırırdı bizim tepeli tavuk. Ne sersem şeydir o. Geçen sene altından ördekler sarı sarı çıktıkları zaman zavallıları suya gitmesinler diye az mı gagalamıştı. Zavallı ördek yavruları bir zaman yalağın içine giremediler. Ama bir sabah bağıra bağıra isyan edip atıverdiler kendilerini suya.
Niye bana üzüntü vermedi bugün ölüm? Yoksa onu düşünmek mi istemiyorum? Hayır, şu Ayşe Hanım’la Hüseyin Avni Bey’e kızdım. Ne ayıp şey birbirini sevdiğini mezardan bile söylemek bir karı koca için.
***
Dün gazinoda üç hanım konuşurlarken duydum.
- Haydi Ayşe Hanım’a gidelim. Bahçesi güzeldir, otururuz, diyordu bir tanesi.
Öteki:
- Sabahleyin gördüm onu, İstanbul’a iniyordu, dedi.
- Hüseyin Avni Bey’den izin almış mı?
Gülüştüler. Önce bu muhavereden bir şey anlamadım. Sonra Ayşe – Hüseyin Avni kelimeleri kafama nedense takıldı. Birdenbire mezarlıktaki kameriyeyi hatırladım. Ne olursa olsun “Kim bu hanım?” diye sorayım şu hanımlara, diyordum. Soramayacaktım ya, bereket versin üçüncü hanıma:
- Kim bu Ayşe Hanım? dedi.
Ötekilerden biri:
- Merhum Hüseyin Avni Bey’in haremi, dedi. Odasında bir resmi vardır. Bir yere mi gidecek, Ayşe Hanım bir şey mi alacak, evini kiraya mı verecek, resmin önüne geçer: “Hüseyin Avni Bey, Hüseyin Avni Bey” der. “Ben bugün İstanbul’a inmek istiyorum. İneyim mi?” Geçenlerde dört çile yün almış. O çileyi iki eliyle tutuyor, ben de yumak yapıyordum. Birdenbire ayağa kalktı. Elinde çile, resme karşı döndü: “Hüseyin Avni Bey, Hüseyin Avni Bey” dedi. “Sana bir kazak öreyim mi?” Bir taraftan da boncuk boncuk gözlerinden yaş dökülür. Korktum doğrusu. Yüreğim ağzıma geldi. “Aman Hanım Teyzeciğim. Allah aşkına yapma,” dedim. Kendini topladı bereket versin. “Ah kızım ah!” dedi, “Ne adamdı o.”
Üçüncü Hanım gene sordu:
- Kaç yaşlarında bu hanım?
- Yetmişlik var. Ama her işini Hüseyin Avni Bey’e danışır. Ona danışmadan adım atmaz.
Seni Hüseyin Avni Bey seni. Nasıl da bağlamışsın kadını. Bu işin sırrını da beraber gömdün gitti.”
Varlık, (324) Temmuz 1947
Sait Faik Abasıyanık, Lüzumsuz Adam (Kameriyeli Mezar)
Yapı Kredi Yayınları, 13.Baskı, İstanbul Ocak 2010, sf. 76-82
Asterion
Aralık 10, 2010
”Ve kraliçe Asterion adı verilen bir çocuk doğurdu.”
APOLLODORUS: Biblioteca, I.
Beni kibirli olmakla suçladıklarını biliyorum ve belki de insanlardan kaçmakla ve belki de delilikle. Bu suçlamalar (vakti gelince cezasını vereceğim bunların) benimle alay etmek için. Evimden hiç çıkmadığım doğru, ama evimin kapılarının (ki sayıları sonsuzdur) gece ve gündüz insanlara ve hayvanlara da açık olduğu doğru. İsteyen girebilir. İçeri giren ne kadın süs püsleri ne de zarif saray adetleriyle karşılaşacak, sadece sessizlik ve yalnızlık bulacak. Ayrıca yeryüzünde bir benzeri daha bulunmayan bir evle karşılaşacak. (Mısır’da buna benzeyen bir tane olduğunu söyleyenler var, ama yalan söylüyorlar.) Bana iftira edenler bile evde tek bir mobilya bile olmadığını kabul ederler. Bir diğer gülünç yalan da benim, Asterion’un tutsak olduğum. Kilitli kapı olmadığını tekrarlayayım mı, kilit diye bir şey olmadığını da ekleyeyim mi? Ayrıca, bir akşamüzeri dışarı çıktım da; gece olmadan geri döndümse bu sıradan insanların yüzlerinin bende uyandırdığı korku yüzündendir, rengi atmış ve el ayası gibi yassı olan yüzler. Güneş çoktan batmıştı, ama bir çocuğun çaresiz ağlayışı ve inananların kaba saba yakarışları bana tanındığımı anlattı. İnsanlar yakarıyorlar, kaçışıyorlar, karşımda secde ediyorlardır, bazıları Baltalar tapınağındaki sütun tabanlığına tırmandı, kimileriyse yerden taşlar topladılar. İçlerinden biri, sanıyorum, denize girip saklandı. Boşuna değil annemin bir kraliçe olması; alçakgönüllüğüm bunu arzulasa da, avamın arasına karışmam mümkün değil.
Gerçeği şu ki, benzerim yok. Birinin bir başkasına iletebilecekleri beni ilgilendirmiyor; filozof gibi ben de yazı sanatı aracılığıyla hiçbir şeyin aktarılamayacağına inanıyorum. Ivır zıvır ve sudan ayrıntıların zihnimde yeri yok, ruhum uçsuz bucaksız ve yüce olan şeylere hazır; iki harf arasındaki farkı hiçbir zaman öğrenemedim. Yücegönüllü bir acelecilik beni okuma öğrenmekten alakoydu. Bazen buna çok kederleniyorum, çünkü geceler, gündüzler uzun.
Elbette, beni oyalacak şeyler de yok değil. Tos vurmaya hazırlanan koç gibi, başım dönüp yerlere yuvarlanıncaya kadar son hız koşuyorum dehlizlerde. Bir havuzun kenarına ya da bir köşeye iki büklüm olup siniyorum, arkamdan takip eden varmış oyunu oynuyorum. Kanlar içinde kalıncaya kadar kendimi üzerlerinden yerlere attığım damlar var. İstediğim zaman uyuyormuş numarası yapar, gözlerimi kapar, sık sık solurum. (Bazen gerçekten uyuyorum, bazen gözlerimi açtığımda günün rengi değişmiş oluyor.) Ama bütün oyunlar arasında, en sevdiğim öteki Asterion oyunu. O beni ziyarete geliyormuş, ben de onu evimi gezdiriyormuşum. Büyük bir saygı gösterisiyle ona şöyle diyorum; şimdi ilk kavşağa geri dönüyoruz ya da şimdi başka bir avluya çıkacağız ya da su yolunu beğeneceğini biliyordum ya da şimdi içi kum dolu bir havuz göreceksin, ya da bak şimdi, birazdan mahzenin yolunun nasıl çatallandığını göreceksin. Bazen bir hata yapıyorum, ikimiz birden katıla katıla gülüyoruz.
Sadece bu oyunları hayal etmekle kalmadım, aynı zamanda ev hakkında da düşündüm. Evin bütün bölümleri bir çok kere tekrarlanıyor, her yer başka bir yer. Tek bir havuz, avlu, yalak ya da samanlık yok; ondört (sonsuz) samanlık, yalak, avlu, havuz var. Ev dünyayla aynı büyüklükte; ya da daha doğrusu, dünyanın ta kendisi. Gene de, havuzlu avluları ve taş dehlizleri bitire bitire sokağa çıktım ve Baltalar tapınağını ve denizi gördüm. Bunun nasıl olduğunu anlamadım ta ki bir gece bana denizlerin ve tapınakların da sayıca ondört (sonsuz) olduğu malum oluncaya kadar. Her şey birçok kere tekrarlanıyor, ondört kere, ama dünyada sadece iki şey var ki onlar yalnızca bir tane galiba: yukarıda, içinden çıkılmaz güneş; aşağıda Asterion. Belki de yıldızları ve güneşi ve bu dev evi de ben yarattım, unuttum gitti.
Her dokuz yılda bir dokuz kişi eve giriyorlar onları bütün kötülüklerden kurtarayım diye. Taş dehlizlerin derinliklerinde adımlarını ve seslerini duyuyorum ve sevinçle onları karşılamaya koşuyorum. Tören birkaç dakika sürüyor. Benim ellerimi kana bulamam gerekmeden ardarda devriliyorlar. Devrildikleri yerde kalıyorlar ve gövdeleri bir dehlizi ötekinden ayırtetmeme yarıyor. Kim olduklarını bilmiyorum, ama onlardan biri ölüm anında kehanette bulundu, günün birinde kurtarıcım gelecekmiş. O zamandan beridir yalnızlığım acı vermiyor bana, çünkü biliyorum ki kurtarıcım yaşıyor ve nihayet tozları yarıp karşıma dikilecek. Kulaklarım yeryüzünün bütün gürültülerini seçebilseydi, ayak seslerini duyabilmem gerekirdi. Onun beni daha az dehlizleri ve kapıları olan bir yere götüreceğini umud ediyorum. Kurtarıcım nasıl biri olacak, diye soruyorum kendi kendime. Boğa mı olacak, insan mı? İnsan yüzlü bir boğa mı olacak, belki de? Yoksa benim gibi mi olacak?
Sabah güneşi tunç kılıca çarpıp geri döndü. Üzerinde kanın damlası bile yoktu artık.
”İnanır mısı Ariadne” dedi Teseus. ”Minotauros kendini savunmadı bile.”
Jorge Luis Borges, El Aleph / Alef
Öykü, İletişim Yayınları, Çv. Fatih Özgüven, “Asterion’un Evi” öyküsü
“ay ay ay ay canta y no llores”
Eylül 2, 2010
Cezzar Dede karanlık sokaklarda Ölüm’ün peşi sıra yürürken, o saatte yataklarında hiçbir şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyan torunlarını düşündü. Kim bilir, belki de hepsi rüyalarında Efrâsiyâb’ın hazinesini görüyordu. İhtiyarın aklına, sabah kendisini bulamadıklarında çocukların ne kadar üzülecekleri geldi. Hayattan çok, onlardan ayrılmak zor gibiydi. Adam bunları düşünürken, önü sıra giden Ölüm, sanki onun kafasından geçenleri okumuş gibi dönüp baktı. Bir şey söylemeye hazırlandığı belliydi. Nitekim çok geçmeden, o soğuk ve kararlı sesiyle, “Oyunda benim eşim olduğun için sana borcum var,” dedi, “Ayrıca, onlara verdiğim şansı sana da tanımak isterim.”
İhtiyar, bu sözlere fazla itibar etmemiş görünüyordu. Belki de kendisini Ölüm’le rekabet edebilecek biri olarak düşünmekte zorlanmaktaydı. Bu yüzden ona, “Senin oyuna düşkün olduğunu biliyorum,” dedi, “Ama ben, bugüne kadar kazanmak için oynamadım hiç. Oyunun bana verdiği zevkle yetindim.”
İhsan Oktay Anar – Efrâsiyâb Hikayeleri
İletişim Yayınları – sf.16
hafif organik devinimler
Mart 31, 2010
“İsteseydim bir an uyurdum sanıyorum. Kırk sekiz saattir uyumamıştım, canıma tak etmişti. Ama hayattan iki saat kaybetmek istemiyordum. Şafak atarken gelip beni uyandıracaklardı, uyku sersemi arkalarından gidecektim ve gık demeden gidecektim. Böylesini istemiyordum. Bir hayvan gibi ölmek istemiyordum. Anlamak istiyordum. Üstelik kâbus görmekten de korkuyordum. Ayağa kalktım, bir uçtan bir uca yürüdüm, kafamdaki düşünceleri değiştirmek için geçmiş hayatımı düşünmeye başladım. Bölük pörçük bir yığın ânı kafama yığıldı. İyileri de vardı, kötüleri de. Ya da ben önceden bunları böyle adlandırıyordum. Yüzler ve öyküler vardı. Yortu şenlikleri sırasında Valensiya’da boynuz yemiş bir matador yamağının yüzü, amcalarımdan birinin yüzü, Ramon Gris’nin yüzü gözümün önünde yeniden canlandı. Başımdan geçenleri hatırladım: 1926′da nasıl üç ay işsiz güçsüz kaldığımı, nasıl açlıktan geberdiğimi, Granada’da bir sıra üzerinde geçirdiğim geceyi hatırladım: üç gündür âğzıma bir lokma koymamıştım, kudurmuştum, geberip gitmek istemiyordum. Bu beni güldürdü. Mutluluk peşinde, kadınların peşinde, özgürlüğün peşinde koşmuştum, hem de nasıl. Niyeydi bütün bunlar?
İspanya’yı kurtarmak istemiştim. Piy Margall’a hayrandım. Anarşist harekete katılmıştım. Toplantılarda konuşmuştum. Her şeyi ciddiye alıyordum; sanki ölümsüzmüşüm gibi. Bu anda bütün hayatım önüme seriliymiş gibi bir izlenim uyandı içimde ve düşündüm: Kutsal bir kuruntuymuş demek ki. Madem ki sona erecek, hiçbir şeye değmezmiş. Kızlarla nasıl dalga geçebildiğimi, nasıl gezip tozabildiğimi sordum kendime. Böyle öleceğimi bilseydim tek parmağımı bile oynatmazdım. Hayatım önümdeydi, kapalı, saklı, bir çanta gibi. Gelgelelim içinde olanlar daha bitmemişti. Bir an hayatımı yargılamaya kalktım. Kendi kendime güzel bir hayattı demek isterdim. Ama bir yargıya varamıyordu insan, bu bir taslaktı. Zamanımı ölümsüzlük için uğraşmakla geçirmişim, bir şey anlamamışım. Hiçbir şeyden hayıflanmıyordum. Hayıflanabileceğim bir yığın şey vardı, manzanilla’nın tadı, Cadiz yakınlarında küçük bir koyda yazın denize girişim gibi. Ama ölüm hepsini berbat etmişti.”
Jean Paul Sartre, Duvar
Öykü, (Çv. Eray Canberk) Can Yayınları
Dönmek’ten Ölüm’e
Aralık 10, 2009
Sonra Suat’ın bir parmağı, bir parmağıma değdi. Gölgelik yine serinleşti, serinlik birden eridi gene sonra. Susmamağa, konuşmaya çalışıyordum. Üçüncü parmağım da parmağına takıldığında cevap verdim. O zaman bütün parmaklarımız kenetlendi, eli elime doldu. Isınmış bir denizin içinde elinin yumuşaklığını öğrenmeye bilmeye başladım. Deniz kabardı, eli elimde yoğruldu. Elimi kaldırdım, çektim, ellerimiz, yüklü, karnımın üzerine yıkıldı. Omuzlarımız değiniyordu. Ellerimiz çıldırdı sonra. Birden açtım gözlerimi. Onun gözleri yumuktu. Kıpırdamıyordu, terliyordu, terliyordum. Büyük bir güneşin içindeydik artık. Eriyorduk. Deniz sıcaktan uğulduyordu.
Güneş tepeyi geçti. Sıcak artıyor, gölgeyi yiyor, ayaklarımıza doğru uzatıyordu onu. Gevşedik. Uzandım. Günler geçmiş gibiydi. Başı omzumda ağırlaştı. Bir tren düdüğü ilişti uzaktan. Kırın kenarında dumanını gördüm. Gözlerini açmadan, bacaklarını uzatmadan yatıyordu. Kolum uyuştu başının altında. Kurak toprağın üzerinde Suat bir kırık çizgi gibiydi. Acıktım birden. Arandım, uyuklamadan başka doyurucu bir yiyecek olmadığını bildiğim halde. O zaman göz göze geldik. İncenik bir karanın boydan boya böldüğü kirli yeşil gözleriyle dimdik bakiyordu. Kapkaraydı. İnce, çevik. Nereden, ne zaman geldiğini kestiremedim. “Pusu” diye çağırdım, kulaklarını dikti. Elimi uzattım, ürken kasları parlak kara tüylerini dalgalandırdı. “Gel” dedim biraz daha uzanmak istedim. Yıldıradı, apaçık kırda yitti gitti. Gözlerini hâlâ açmıyordu kıyıya geldiğimizde. Sandalı çektim, bindik. Demiri aldım, küreğe oturdum. Güzel yüzü güneşe karlı ağlar gibiydi. Açıldım önce. Açıklarda, gözlerini açtı. Yeşiller, yunmuş, temiz, ışıklıydı. Çenesi uzadı, ağzı açıldı, çocuk dişleri parladı, esnedi; saçları kaşlarının arasında dolaşıyordu. Rüzgâr çıkmıştı. Soyunmaya başladı.
Denizin yemiş serinliği içinde birbirimizi kovalıyor, sandalın ardın yüzüp yakalamağa çalışıyor, bordaya tutunduğumuzda yeşil etlerimize bakıp gülüyorduk.
Ben giyinirken küreğe o geçti. Benden usta olduğunu göstermek istedi. Güneş gene kızmaya başlıyordu. Gömleğimde kuruyan terin kokusu ağır geliyordu şimdi. Küreği elinden aldım. Bir katılık vardı içimde. Suat daha güzel olamazdı, olmamalıydı zaten. Gülüyor, dudağı sarkıyor, kıvrılıyor, gevşiyordu. Sandalı her zamanki yerine çektiğimizde ikimiz de susmuştuk. Kumlu yoldan tırmandık, yola geçerek, buğday tarlasının kıyısından yürümeğe başladık. İçimin katılığı, yeşile, güzelliğine, gömük yeşillerin gömük güzelliğine sağırdı. “Müşfik” dedi, yeşillerin içine baktım. “Geleceksin gelecek ay, geleceksin, değil mi?” Gözümü yumdum, başımı “evet” dercesine salladım. Sustu. Koluma girdi. Ağırlığını ömrümün sonuna değin kolumda duyacağımı sandım. Katılık çözülür gibi oldu. Tren yoluna vardığımızda elini kolumdan çekti. Katılık katılaştı birden. El sıkıştık. “buradan ayrılsam iyi olur. Evden merak ederler..” “Annenin ellerinden öperim. Yarın bir ara uğrayıp Allahaısmarladık demek istiyorum zaten.” dedim. Sevindi. Güneş evlerinin damına değiyordu. Işık içinde uzaklaştı, eridi. Katılık katıldı. Bir gün soran gidecektik. Ölümsüz olunmayacağını anlamağa başladım. Geride büyük, unutulmayacak bir şey kalıyordu ama. Dün yoktu, yarını bilemezdim, bugün bile yoktu. Katılık vardı yalnız. “ölüm” dedim. “ölüm.”
*
Dışarıda beni, arada bir tavukların, kedilerin noktaladığı bir sessizlik karşıladı. Gece onu evde bekledim. Ağacın altına gitmek istemedim. Eminim ağaca da gelmemiştir.
**
Bu sabah tren, her zamanki gibi Sarıkum’la Demirli’nin arasındaki uçsuz bucaksız kırın üst başından geçti. İncir ağacı, uzakta, denizi lekeliyordu. Sarıkum’a bu gece, yarın sabah, ertesi gün, ertesi gece dönmeyeceğiz. Biliyordum. Biliyordu.
1954-1955
Bilge Karasu, Troya’da Ölüm Vardı
Can Yayınları (1985), Öykü.
Sf. 96-97
Amerika´lı komşum Willy
Kasım 17, 2009

Amerika´lı komşum Willy
Willy önemli değil
Hiçbir şey önemli değil
Uzun yollar ve köyler ardı ardına diziliyor
Anlamsız dağlar ve sonra deniz
Bir kanepede oturarak öleceğim
Ve hiçbir yere kaldıramayacaklar beni
Ölüme giden yol çok uzun
Yoruyor beni
Hastalık hiçbir şeyi değiştirmedi
İntihar etmek istedim iyi ettiler
Delirdim gene iyi ettiler
Artık yapılacak bir şey kalmadı
Hava bulutlu
Apartmanlar yükseliyor
Willy anlamını yitirdi.
…
Geceler aynı geceler
Bir tek ay var
Bunu çocukluğumdan beri biliyorum
Klinikte beni aralıksız uyuttular
Birtakım ilaçları seviyorum.
Artık söyleyecek sözüm yok
Bunlar öğretildi bana
Bu sözler benim değil
Yeniden hastalanacağım
Annem bana köfte getirecek
Bahçede onu yiyeceğim
Sonra annem gidecek
Ve ben klinikte yalnız kalacağım
Willy başına silahları tutuyordu
Benim başıma tutmuyordu silahları
Ve ben
B
A
B
A
M
I
Doğurdum
Fatih´teki evimiz üç odalıydı ve üçüncü kattaydı
Babamla annem hiç sevişmediler
Ben Willy ile uyudum.
Tezer Özlü, Eski Bahçe Eski Sevgi
YKY, Öykü
Sayfa 28.
Geriye doğru yazılabilen ‘şey’ler
Kasım 15, 2009

Senin ‘egoist’ olduğunu söylerlerdi, benim için de şimdi benzer sözler ediyorlar. Annem öldükten sonra bir süre sen de yalnız kalmıştın ya, bu yüzden yalnızlığı bilirsin sanıyorum. Ben de yalnızlığımda sana benzedim babacığım: kendime yemekler pişiriyorum, senin kirli ropdöşambrına benzeyen bir şeyler giyip, bir karış sakalla evin içinde husursuz dolaşıp duruyorum, yanık kalmış elektrikleri söndürüyorum, durmadan para hesabı yapıyorum, kendimi biraz iyi hissettiğim günlerde çarşı pazar dolaşarak her malın iyisini almaya çalışıyorum. Gittikçe sana benziyorum babacığım; kimseleri beğenmez oldum. Aynaya pek bakmıyorum ama sevdiğim şeylerden söz ettikleri zaman suratımı senin gibi buruşturduğumu hissediyorum. Birilerine oturmaya gittiğim zaman, yemeğe kalmam için ısrar edilmeyince senin gibi, belki de senden çok şiddetli bir biçimde içerliyorum herkese, yalnız, senin yaptığın gibi kötü yemekleri açıkça beğenmezlik edemiyorum, ne yapalım, bu huyumu da annemden almışım. Gene de hoşnutsuzluğumu belirten bir iki söz söylemeden edemiyorum. İstiyorum ki babacığım artık herkes öğrensin hiçbir şeyi beğenmediğimi. Senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. Senin gibi ben de artık aklıma geleni hemen herkesin yüzüne haykırıyorum.
Demek ki senin köylü tabiatın bana miras kalmış babacığım: Medeniyet sevmiyorum. Bu günlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin sanıyorum. Ben, senin çıktığın köyüne dönmek istiyorum, yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filân sohbet etmek istemiyorum. Balığa çıkmak bize göre değil babacığım. Ben senin uçsuz bucaksız tarlalar arasındaki küçük köyüne yakın (çevrede belki bir iki ağaç olabilir) ahşap kirişli kerpiç bir evde yaşamak istiyorum. Evin resmini de tanıdık yaşlı bir mimara çizdirdim. (gençlere güvenim artık kalmadı babacığım.) Sana anlatması biraz zor ama, oraya gidişim bana haksızlık eden dünyaya karşı bir başkaldırma hareketi olacak diyebilirim, yani ben orada bulunmakla onlara, “işte bütün ‘terakkinizi’ gördüm ve ‘aslıma rücu ediyorum’ (yani Cemil beye dönüyorum)”, diyeceğim ve onlar da bunu anlamayacak. Sen bunu Ziya Paşa’nin ya da Mehmed Akif’in tepkilerine benzetebilirsin. Annem duysaydı çok ağlardı. Sen nasıl karşılardın bilmiyorum ama herhalde bunu da sana karşı bir hareketim olarak ‘tavsif’ etmezdin. Gene de, beni bu duruma kitapların getirdiğini söylerdin. Lukianos’u okuduğum zaman da bir gün kitabı karıştırmış ve içinde tanrılarla alay eden bölümü görünce, “bu oğlan onun için Allah’a inanmıyor, bana karşı geliyor,” diye pek gerçekçi olmayan bir yorumda bulunmuştun. (…)
Oysa ben kendimi modası geçmiş biri olarak ‘telakki ettiğim’ için senin çocukluğuna sığınıyorum babacığım. Hareketimin, annemde beğenmediğin biçimde bir duyarlılıkla ilgisi yok. Yani artık haddimi biliyorum, önünde ‘hayat’ denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum. Buna ‘şimdilerde’ kaçış diyorlar babacığım; birtakım toplum sorunlarını çözemeyeceklerini hisseden burjuva, yani senin anlayacağın şekilde şehirde yaşayan ve üstelik şehirdeki günlük yaşantının geleneklerini benimseyen aydınlar böyle yapıyormuş. Sen böyle söyleyenlere bakma babacığım. Oğlunu onlardan öğrenecek değilsin ya. Sen de aslında annem gibi benim hiçbir zaman kötü bir şey yapmayacağıma inanırsın değil mi? Hani bir zamanlar bazı kitaplar okuyordum da eve bazı asık suratlı adamları çağırıp onlarla bağırarak tartışıyordum; o zamanlar annem, başıma bir şeylere geleceğinden endişelenmekle birlikte, gene de bu konuda kendisini uyaran ahbaplarına karşı beni savunuyordu. Şimdi beni savunan kalmadı babacığım, çünkü ikiniz de öldünüz. İşte ben de yalnızsam, yalnızlığımı bilmek için çoğu zaman –sabit nazarlarla boşluğa baktığım zaman- bu kerpiç evi gittikçe daha ciddi biçimde düşünüyorum. Ben bu asık suratlı aydınlara hiç benzemiyorum babacığım; onlara karşıyım ve senin içtenliğinden yanayım. Bazı kitaplar yüzünden kafam biraz karışmışsa da bugün bile senin içtenliğini taşıdığımı ümit ediyorum. Gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım, yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?
Mektubuma burada son verirken hürmetle ellerinden öperim.
Oğlun.
Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken
İletişim Yayınları, Öykü, Syf. 180-184
Ufak Tefek Olaylar
Kasım 9, 2008
Ne gözleri ne de kulakları olan kızıl saçlı bir adam vardı. Ne de hiç saçı olduğundan ona kuramsal olarak kızıl saçlı adam deniyordu.
Konuşamıyordu, ağzı yoktu çünkü. Burnu da yoktu.
Kolları ya da bacakları bile yoktu. Midesi yoktu sırtı yoktu, omurgası yoktu, iç organları falan da yoktu. Hiçbir şeyi yoktu! Bu yüzden kimin hakkında konuştuğumuzu bile bilmiyoruz.
En iyisi onun hakkında daha fazla konuşmamak.
Daniil Kharms, Ufak Tefek Olaylar
Öykü, Salyangoz Yayınları
for sale. baby shoes. never worn.
Kasım 6, 2008
Babası, «Bilmiyorsun,» diye devam etti. «Beni dinle. Şimdiki durumda doğum sancısı çekiyor denir. çocuk doğmak, kendisi doğurmak, bütün adaleleri de çocuğu doğurtmak istiyor, işte bağırmasının sebebi bu.» «Anlıyorum.» Tam o sırada kadın gene bağırdı. «Ah baba, bağırmasına engel olacak bir şey veremez misin?» Babası, «Hayır,» dedi. Yanımda hiç uyuşturucu ilaç yok. Zaten bağırması önemli değil. Ben duymuyorum bile, önemsiz olduğu için.» Üst ranzada yatan adam duvara doğru döndü. Mutfaktaki kadın suyun ısındığını işaret edince Nick’in babası mutfağa gitti. Büyük güğümden suyun hemen hemen yarısını bir leğene boşalttı, kalan suya da bir mendilden çıkarttığı şeyleri koydu.
«Bunların kaynaması gerek.»
dedikten sonra leğendeki sıcak sayun içinde kampdan getirdiği bir kalıp sabunla ellerini yıkamaya başladı. Nick bahasının birbirini ovuşturan köpüklü ellerini seyrediyordu, iyice yıkanırken anlatıyordu da: «İşte Nick, çocuklar hep baş taraflarıyla doğarlar ama tersi de oluyor. Bu durum herkesçe hayli sıkıntı verir. Belki de bu kadını ameliyat etmem gerekecek. Birazdan anlarız.»
Elleri tamam olunca içeri girip işe koyuldu.
«Yorganı çekiver, George,» dedi, «elimi sürmeyeyim daha iyi.» Daha sonra, ameliyat ederken, George Amca ve üç kızılderili adam kadını tutuyordu. Kadın George Amcanın kolunu ısırıp, George Amca da, «Vay kafir kadın!» diye haykıranca onu getiren genç gülmekten kendini alamadı. Nick leğeni tutmakla babasına yardım ediyordu. Bütün bunlar epey sürdü. Sonunda babası çocuğu aldı. Soluk alabilmesi için arkasına vurup ihtiyar kadına uzattı. «Bak, Nick, oğlan.» dedi. «Nasıl sen de doktor olmak ister, misin»
«İsterim.» Babasının ne yaptığını görmemek için basını çevirmişti. Babası, «Tamam, işte bu da oldu.» dedi ve leğene birşey koydu. Nick hiç o taraflı olmadı. «Şimdi, birkaç dikiş yapmak gerek Nick, sen buna bakıp bakmamakta serbestsin. Yardığım yeri dikeceğim, hepsi o kadar.» Nick bakmadı. Merakı çoktan geçmişti. Babası işini bitirip doğrulunca, George Amcayla üç adam da rahat bir nefes aldı. Nick leğeni mutfağa götürdü. George Amca kolunu gözden geçirdi. Genç kızılderili hala gülüyordu. «Oraya biraz oksijen koyalım, George.» dedi doktor. Hastanın üzerine eğilmişti. Kadın şimdi sakinleşmişti, gözleri kapalı, yüzü solgundu. çocuktan, neler olup bittiğinden hiç haberi yoktu.
Doktor ayağa kalkarak: «Ben sabaha dönerim.» dedi. «St. Ignace’tan gelecek hastabakıcı öğlene doğru burada olur, beraberinde ihtiyacımız olan her şeyi de getirecek.» Futbolcuların maçtan sonra giyinme odasında oldukları gibi kendini neşeli ve konuşkan hissediyordu. «Bunu Tıp mecmuasında yazmalı, George,» dedi. «çakıyla sezeryan ameliyatı yapmak, sonra da kedi barsaklarıyla dikmek.» George Amca duvara yaslanmış koluna bakıyordu.
«Ah, sen büyük adamsın.»
«Bir de mağrur babaya bakalım. Böyle ufak olaylardan çoğu kez en çok onlar heyecanlanırlar. Doğrusu adamcağız hiç sesini çıkarmadan pek güzel dayandı.» Kızılderilinin başından battaniyeyi çekti. Parmakları ıslanmıştı. Elinde lâmbayla alttaki ranzanın kenarına basarak uzandı baktı. Kızılderilinin yüzü duvara dönüktü. Bir kulağından öbür kulağına kadar boğazı yarılmıştı. Vücudunun ranzayı çökerttiği yerde kandan bir havuz meydana gelmişti. Başı sol kolunun üzerinde, açık jilet de dikine battaniyenin üstünde duruyordu. Doktor: «Nick’i dışarı çıkar, George.» dedi.
Halbuki gerek yoktu artık. çünkü Nick, mutfak kapısında dururken, babasının bir elinde lambayla üst ranzada uzanışını, kızılderilinin başını düzeltisini, herşeyi görmüştü. Kütüklerin taşındığı yoldan göle doğru yürürlerken ortalık aydınlanmaya başlamıştı. Babası, bütün neşesi bitmiş. «Seni de sürüklediğime çok üzüldüm, Nick.» dedi.
«Sana göre dayanılmaz şeyler bunlar.»
«Kadınlar doğururken hep bu kadar sıkıntı çekerler mi »
«Yok, hayır, bu apayrı bir olaydı.»
«Adam niye kendini öldürdü, baba?»
«Bilmem, Nick, dayanamadı herhalde»
«Kendini öldürenler çok mu, baba?»
«Pek o kadar değil, Nick.»
«Ya kadınlarda?»
«Hemen hemen hiç.»
«Hiç mi?»
«Eh, arada sırada.»
«Baba?»
«Efendim.»
«George Amca nereye gitti?»
«Gelir merak etme.»
«ölmek zor mu, baba?»
«Yo, çok kolay sanıyorum. Adamına göre.»
Sandalda Nick arka tarafta oturmuş, babası kürek çekiyordu. Tepelerin arkasından güneş yükselmekteydi. Bir balık sudan sıçrayıp bir daire çizdi, Nick elini suya daldırmıştı. Sabahın ayazında su ılık gibi geliyordu. Şafak sökerken, babası kürek başında, kendi de sandalın arkasında oturduğu şu anda, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir duygu vardı içinde.
Ernest Hemingway -The Snows Of Kilimanjaro
Öykü, Varlık Yayınları
Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum
Ekim 29, 2008
Durum giderek kötüleşiyordu. Yağmur gürüldüyordu. Evde önceden Lee Ann tek başına yaşıyormuş. Buna dayanarak Remi’ye, eşyalarını toplayıp defol, dedi, kendimi yağmurlu kulübede bu şirret kadınla yalnız kalmış olarak gözümün önüne getirdim. Araya girmeye çalıştım, Remi Lee Ann’i itti, Lee Ann silaha doğru bir hamle yaptı. Remi silahı kapıp bana verdi ve saklamamı söyledi. Sekiz kovanlık bir şarjör vardı tabancamn içinde. Lee Ann feryat etmeye başladı ve sonunda yağmurluğunu giyip çamurun içinde polis aramaya gitti. Umarız Alcatrazlı yaşlı dostumuzu bulmazdı. Şans eseri evde yokmuş bizimki. Sırılsıklam geri döndü. Kafam dizlerimin arasında, köşeme çekildim. Tanrım, evimden üçbin mil uzakta ne yapıyordum? Neden gelmiştim buraya? Çin’e gidecek sakin teknem nerdeydi?
“Tamam,” dedi Remi sessizce. “Hiçbir itirazım yok. Güllük gülistanlık bir ilişki hayal etmemiştim zaten. Şimdi de şaşırmadım. Senin için birşeyler yapmaya çalıştım. İkiniz için de birşeyler yapmaya çalıştım, elimden geleni esirgemedim, ama ikiniz de kırdınız beni, ikiniz de müthiş, müthiş hayal kırıklığına uğrattınız.” Ve büyük bir içtenlikle devam etti: “Üçümüz birşeyler yapabiliriz sandım, hoş ve kalıcı şeyler, uğraştım, Hollywood’a gittim, Sal’a iş buldum, sana güzel elbiseler aldım ve San Francisco’nun en nezih insanlarının kapılarım açtım. Oysa sen, siz, benim en küçük isteklerimi bile geri çevirdiniz. Şimdi son bir ricam var, bir daha da bir şey istemeyeceğim. Önümüzdeki cumartesi akşamı üvey babam geliyor. İstediğim, yanımda olmanız ve her şey ona mektupta yazdığım gibiymiş gibi davranmanız. Yani, Lee Ann, sen sevgilimsin, Sal, sen de arkadaşım. Birinden yüz dolar borç alacağım. Babamın iyi vakit geçirdiğini ve buradan içi rahat ayrıldığım görmek istiyorum.”
Ağzım açık kaldı. Remi’nin üvey babası Viyana’da, Paris’te, Londra’da bulunmuş seçkin bir doktordu. “Üvey baban için yüz dolar harcayacaksın, öyle mi?” dedim. “Senin hayatta sahip olamayacağın kadar çok parası var adamın! Gırtlağına kadar borca batacaksın! “
“Önemli değil,” dedi Remi sakin sakin. Sesinde yenilgi vardı. “Son bir şey istiyorum sizden: hiç olmazsa her şeyin normal gözükmesini sağlamaya çalışın, iyi bir izlenim bırakmaya çalışın. Üvey babamı sever ve sayarım. Genç karısıyla beraber geliyor. Saygıda kusur etmemeliyiz.”
Remi’nin gerçekten de dünyanın en ince ruhlu insanı haline geldiği zamanlar oluyordu. Lee Ann çok etkilenmişti, üvey babayla tamşacağı anı dört gözle bekliyordu. Adam iyi bir av olabilirdi, oğlu olmasa da…
Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum.
Böylece bir gün daha kaldım. Pazardı. Birazdan müthiş bir sıcak çökecekti, harika bir gündü, saat üçte güneş kızardı. Dağa tırmanmaya başladım ve dörtte zirveye vardım. O tatlı California okaliptüsleri ve pamuk ağaççıkları sarmıştı her yanı. Zirveye yakın yerlerde ağaç yoktu, sadece kayalar ve çimenler vardı. Kıyının yüksek yerlerinde sığırlar otluyordu, pasifik oradaydı, birkaç tepe ötede, Frisco sisinin doğduğu o masal gibi patates tarlası lekelerinden başlayan büyük beyazlık duvarıyla, uçsuz bucaksız, mavi Pasifik. Bir saat daha geçsin, Golden Gate’i aşıp şu romantik şehri örtecekti beyazlık. Sonra genç bir adam, cebinde bir şişe Tokay, sevgilisiyle elele tutuşup uzun beyaz kaldırımlarda yürümeye başlayacaktı. Frisco buydu işte: beyaz kapı önlerinde erkeklerini bekleyen güzel kadınlar, Coit Kulesi, Embarcadero, Market Caddesi ve onbir bereketli tepe.
İşte o anda tuhaf bir hisse kapıldım: bir şey unutmuştum. Dean’le karşılaşmadan önce vermek üzere olduğum bir karar vardı, aklımdan çıkmıştı ve o anda geri geliverecek gibiydi. Parmaklarımı çıtırdatıp hatırlamaya çalıştım. Ondan birilerine bahsetmiştim hatta. Ama şimdi gerçek bir karar mı, yoksa bir düşünce mi olduğunu bile söyleyemezdim. Beni yakalamış, şaşırtmış ve kederlendirmişti.
Kefenli Gezgin’le ilgiliydi. Carlo Marx’la karşılıklı iki iskemleye oturmuştuk, diz dize, ona bir rüyamı anlatmıştım, çölde garip bir Arap beni takip ediyordu, kaçmaya çalışıyordum, ama Koruyucu Şehre ulaşamadan beni yakalıyordu. “Kim o?” demişti Carlo. Birlikte kafa yormuştuk. Ben, benim, diyordum. Ama değildi. Bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçen herkesi izliyordu, cennete ulaşmadan yakalayacaktı bizi. Düşündüm, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce bizi ele geçirecek. Yaşarken özlem, acı ve ıstırap çekmemize neden olan, her çeşit bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak da ancak ölümde tekrarlanabilecek olan birtakım kayıp mutlulukların hatırlanmasıdır.
Jack Kerouac, Yolda
Öykü, Ayrıntı Yayınları
Cehennem Ögrencisi
Ekim 28, 2008
Yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. İnsan orda öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. İki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. Mümkün değil. Hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyizdir sanki. Ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. Biraz ama. Çok değil. Ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. Yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. Ne zaman? Önümüzdeki Çarşamba gecesi mi? Uykuda mı? Direksiyonda mı? Ve inançsız gidiyorum. Böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. Sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır. Yazmayı özleyeceğim ama. Yazmak içmekten de iyidir. İçerek yazmaksa duvarları hoplatır. Bir cehennem var belki de, ne dersiniz? Şayet varsa ben kesin ordayım. Ve ne olacak biliyor musunuz? Bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. Memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. Cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım. Neyse, kötü bir gün. Genellikle çalışan sistemim bu kez çalışmadı.
Desteyi tanrılar karıştırır.
Zamanın harcanır ve kendini aptal gibi hissedersin. Zaman harcanmak içindir ama. Elden ne gelir? Sürekli tam gaz gidemezsin. Yavaşlarsın, hızlanırsın. Doruğa çıkarırsın, ardından kara bir çukura düşersin. Kediniz var mı? Ya da kedileriniz? Uyurlar. Günde yirmi saat uyurlar ve harikulade görünürler. Hoplayıp zıplamak için bir neden olmadığını bilirler. Bir sonraki öğündür mesele. Ve arada sırada yakalanacak bir av. Ben güçlerin altında ezildiğimi hissettiğimde kedimi ya da kedilerimi seyrederim. Dokuz kedim var. Kedimi ya da kedilerimin birkaçını uyurken seyretmek beni gevşetir. Yazmak da kedilerimden biridir. Hayatla yüzleşme gücü verir bana. Serinletir. En azından bir süre için. Sonra sigortalarım atar ve baştan başlamak zorunda kalırım. Yazmayı bırakmaya karar veren yazarları anlayamıyorum. Yerini ne tutar.
Evet, hipodrom sıkıcı ve ölümcüldü bugün. Ama şimdi evdeyim ve yarın yine gideceğimden eminim. Nasıl beceriyorum bunu? Hipodroma gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü; hepimiz bu gücün etkisi altındayızdır. Gidecek bir yer, yapacak bir şey. Erken eğitilmişiz bu konuda. Kımılda, katıl. Dışarda ilginç şeyler oluyor belki? Kaçırma. Ne kadar boş bir düş. Barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. Aradığım kadın belki budur ümidi. Bir başka rutin. Düzüşürken bile içimden; bu da başka bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum, diye geçirirdim. Kendimi gülünç hisseder, yine de devam ederdim. Başka ne yapabilirdim ki? Durmalıydım. Hatunun üstünden inip, “Bak güzelim, saçmalıyoruz. Doğanın oyuncaklarıyız,” demeliydim. “Nasıl yani?” “Yani, güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?” “sapıksın sen! ben buradan çıkıyorum!” İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapmaz, yaşam durur. Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz. Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. Aşikar olanı silerler ama bir şey sildirir onlara. Tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir anlamda. Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. Mat olmuşuz.
Gördüğünüz gibi hipodromda günüm çok kötü geçti. Ruhumun ağzında kötü bir tat var.
Charles Bukowski, Kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi
Öykü, Parantez Yayıncılık
Süt
Ekim 26, 2008
“Sayın Bayan Y.,
Çok mahrem bir mesele için size büyük bir itimat ile müracaat etmeme ve bu hususta kıymetli yardım ve mütalâanızı rica etmeme müsaade buyurunuz.
Çok zaman var ki, mahiyetini az aşağıda öğreneceğiniz şiddetli bir arzunun pençesinde kıvranmaktayım. Esrarengiz menşeine bir türlü akıl sır erdiremediğim bu şiddetli isteği yerine getirmek acaba mümkün olamaz mı, diye düşündüm. Bu hâl bende öyle bir ihtiras şeklini aldı ki, işin gayritabiîliğini kendi kendime hergün birçok defalar tekrarlamama ve bu şiddetli arzuya karşı mütemadiyen ve şiddetle –ama ne yazık ki boş yere!– mücadele etmeme rağmen, kendimi bunun pençesinden kurtaramayacağımı anlıyorum.
Kısa keseyim; genç bir kadının sütünü emmek istiyorum. Sizden öğrenmek istediğim şu:Tanıdıklarınız arasında bana sütünü iyi bir ücret mukabilinde verecek genç bir kadın bulunur mu? Ancak bir şartım var:Bu sütü kadının memesinden emebilmeliyim!
Benim bu arzumu pek garip bulacağınızı biliyorum. Fakat demin de söylediğim gibi, bundan kendimi kurtarmağa çabaladıkça içimdeki isteğin şiddeti büsbütün artmaktadır. Bizzat ben kendim de böyle bir hareketi ihtiyar bir adama yakıştıramıyorum. Fakat nihayet pek de ahlâksızca bir hareket sayılmaz, hem hiç kimse çıkıp da bu işin cezayı icap ettirecek tarafını bulamaz. Sizi katiyetle temin ederim ki, herhangi şerefsiz bir harekette bulunmak aklıma dahi gelmiş değildir; içimi dolduran ve size bir türlü tarif edemeyeceğim o şiddetli arzuya bir kerecik olsun kendimi bırakmaktan gayri bir maksadım yok…
Size bu hususta son derece minnettar kalacağım. Şunu da ilâve edeyim ki, mezkûr bayanın dolgun göğüslü ve iri memeli olmasının benim için bilhassa ehemmiyeti vardır; temenni ederim ki, bu hususu da göz önünde bulundurursunuz…
Saygılarımla,
A. D.”
Murat Yalçın, İma Kılavuzu
Öykü, Yapı Kredi Yayınları
Sayfa 34/ 35








