Enter Title Here
Aralık 14, 2010
Uykusuz gece. Bir dizi uykusuz gecelerden üçüncüsü. İyi uyuyorum ama bir saat sonra başımı yanlış bir deliğe sokmuşum gibi gözlerimi açıyorum. Büsbütün uyanık bekliyor, hiç uyumamışım ya da ancak ince bir zar altında uyumuşum gibi bir duyguya kapılıyorum; uykuya dalma çabasını yine karşımda buluyor, kendimi uyku tarafından kapı dışarı edilmiş görüyorum. Bütün gece saat beşe kadar sürüyor; bir yandan uyuyor, bir yandan yoğun düşlerle uyanık tutuluyorum. Gördüğüm düşlerle çaresiz boğuşup dururken, “kendi kendimin yanı başında” uyuyorum düpedüz. Saat beşe doğru uykunun son zerresi de harcanıp tüketiliyor, artık yalnızca düş görüyorum, bu da uyanık kalmaktan daha çok yoruyor beni. Açıkçası, bütün geceyi, sağlıklı bir insanın gerçek uykuya dalmadan önce kısa bir süre yaşadığı uyur uyanıklık durumunda geçiriyorum. Uyandığımda bütün düşler çevremi sarıyor, ama üzerlerine uzun boylu düşünmekten kaçıyorum. Sabaha karşı, böyle bir geceden artık hayır gelmeyeceği için kanepede oflayıp poflamaya başlıyor, derin uykularda kaldırılıp götürülecek sonuna bırakılmış ve bir fındık kabuğuna hapsedilmiş gibi uyandığım geceleri anımsıyorum.
Sanırım bendeki uykusuzluk yazmamdan ileri geliyor. Çünkü yazdıklarım ne kadar az ve kötü de olsa, yol açtıkları küçük sarsıntılar duyarlı duruma sokuyor beni; özellikle akşama doğru ve daha sabahları o esintiyi duyuyor, dengemi bozup bana her şeyi yaptırabilecek durumları yakında yaşayabileceğimi hissediyorum; uyanıkken içimde varlığını sürdürüp denetim altına almaya vakit bulamadığım genel gürültü ortasında huzurum kaçıyor. Ama nihayet gürültü baskı altında tutulan, yakına gelmesine izin verilmeyen uyumdur, serbest bırakıldı mı beni baştan aşağı dolduracak, sonra beni upuzun gerip yayacak ve aynı işi yine sürdürecektir. Ama şimdi, varlığım bu ikili durumu kapsayacak güçten yoksun olduğu için, uyandırdığı cılız umutları saymazsam bana zararından başka yararı dokunmuyor; görünür dünya bana yardımcı oluyor gündüzün, ama gece parça parça doğranıyorum ve buna karşı bir şey yapmak içimden gelmiyor.
Franz Kafka, Günlükler -Cilt 1-, Birinci Defter
Cem Yayınevi, İstanbul 2000, 1.Basım, Çv. Kâmuran Şipal, sf.36, 37
Kırmızı Bir Karabasan
Kasım 27, 2010
“Geliyorlar, bu evde doğan yeni bir ölümü görmeye; koşarak, düşe kalka, yuvarlanarak, sürünerek… Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostların yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını -geliyorlar! Uyuyan arzunun düşün imgelemenin anlağın belleğin leş kokularını duymaya geliyorlar. Ölüm sessizliği, toz ve küf kokan evden ayrıldıklarında seviniyorlar canlıyız diye.”
Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defter
Telos Yayıncılık, sf.43, Mayıs 1993, 1.Basım
İnferno – II
Ekim 1, 2010
7 Nisan
Rilke bende üç dizesi ile vardır. Bu üç dizeyi anımsamak yeter bana:
‘Ölüm büyük
Biz onunuz
Gülen ağızlarımızla.’
9 Nisan
Yalnız şairlerin çocukluğu uzundur.
29 Haziran
Bir Dergi, mavi başlıklı: Pazar Postası, diye. Pazarları çıkıyor. Bütün sessiz pazarlar, tarihi sanki ev ödevi almış gibi. Bir kent, Ankara (bu kent Cumhuriyet’in iki yenilik şiirine I.Yeni, II.Yeni’ye eşlik edecektir.) Ankara o zamanlar sarı camlı gözlükler kullanıyordur. Ve At Pazarı’nda halk saçlarını geceye vermiştir. Uzun yüzlü, uzun boylu birkaç güzel adam bir fıçının içinde yaşıyor ve şiir yazıyordur. Bir güzel adam da (daha denizi görmemiş midir?) saçları hep önüne düşen, hep ayakta, bir tarihi, sessiz, sakin örüyordur: Muzaffer Erdost.
Sezai Karakoç kaç yaşındadır? Ece Ayhan, orta boylu bir cin. İsmet Özel onikisinde, Mustafa Irgat, altı. İzzet Yaşar, beş. Haydar Ergülen, bir. Seyhan Erözçelik, daha doğmamış. Ve uzak bir kentte bir kadın her akşam Enis Batur’a sol yanağını öptürüyordur. Küçük tren “latince bir şiirdeki uyak gibi sarsılıyordur.” Şiir çünkü yeniden gündeme geliyordur.
1 Kasım 1988
Dünya anlaşılmak için değildir.
21 Ocak
‘Dedi, haydi dolaşalım o sessiz gülü.’ (Erdal Alova)
Sözcükler, doğaları gereği tanıma yanaşmazlar. Belirsizliği severler. Belirgenlik nesnenin işidir.
30 Kasım
Sözlükler hamamböceğini, hamamböceğigiller familyasından, deyip geçiyorlar. Şimdiye değin ben de onlara böcek deyip geçerdim; orda burada gördüğümde aldırmazdım. (…) Çalışma odamı evin alt katına taşıyınca her şey ortaya çıktı. Onca şiir kitabının içinden Artaud’ları, Breton’ları, Apollinaire’leri, Michaux’ları bulup -sırtlarını- kemirip, yiyip tüketeceklerini ise düşünemezdim elbet. Artaud’ların yanında Ronsard da vardı. Onu da kemirmişler. İşte bu pek anlaşılabilir şey değil. Artaud’yu, Breton’u zararlı bulmalarını anlamıyor değilim. Ama Ronsard’dan ne istiyorlar, Rosnard akıllı uslu bir şairdir, kimseye de (bana bile) zararı dokunmamıştır. Artaud zır delidir, aile denilen -böyle bir şey varsa- bireyler topluluğuna, Lautremont’la fesat tohumları saçmışlardır. Rosnard’dan ne isterlerdi, bunu anlamadım işte.
21 Ağustos
21 Ağustos Cumartesi günü Aşiyan’a gittim. Aşiyan çarpık bir beşgen. Ağaçlar, gökyüzleri, surlar içinde bir kule-ev. Bir şato, güzelim bir yurtluk, bir dağ parçası da diyebiliriz, ama yanına yaklaşıldığında birden değişen, türlü biçimlere giren bir kale de.
Dıştan üç katlı. (önceleri iki katlı, kuleli düşünmüş ama bundan hemen vazgeçmiştir.) Artık hep üç katlı, kuleli çizecek, boyayacak ama boyuna değiştirecek, boyuna kılıktan kılığa girecektir. Kule ise hepsinde boy gösterecektir. Üç katlıdır ama ilk kat bütün resimlerde varla yok arasıdır. Ama gene de görünmelidir: yarım kemerli, yarı pencere, yarı mahzen görünümünde de olsa. (…) Aşiyan’a nereden bakarsak bakalım hep çıkmalar, cumbalar, balkonlar vuracaktır. Ne denli kapatırsa kapatsın kendini, dışarıyı unutmayacaktır. Cumbalar sanki evin perilerine bir çağrıdır. Çocukluğuna bir göndermede bulunmak için de olabilir. Çok kapalı çocukluğuna. Üçüncü kata geldiğinde birden kendini değişmiş bulacaktır. Değişmiştir de: Birinci, ikinci katları unutup apayrı çizimlere geçecektir. Sanki ikinci bir Aşiyan projesine çalışıyordur. Ve birden evinde her yerinden Boğaz’a uzanmak, onunla kucaklaşmak istiyordur. Böylece kuzeye arkasını verip (kuzey çünkü hep boş bırakılmalı, güneş oradan vurmalıdır, vurmalıdır ki atölyesi güneşle yıkansın.) Çalışma, yatak odalarını baştan başa balkonlarla donatacaktır. (Ne zamandır balkona çıkmak, orada oturmak istemiyor mudur.)
Aşiyan’ı dıştan böyle kurup bırakacaktır.
İçten, her kat, her şey başına buyruk, tutkulu, bir düş cumhuriyetidir. Sanki düzenden, ölçüden birden sıkılmıştır, ölçüsüzlüğün o büyülü, hoyrat yaşamına soyunmak istemiştir. Böylece bir odadan bir odaya görünmeden, duyulmadan, sessizce geçebilecek, sofalardan sofalara, balkona, küçük gizli köşelere saklanabilecektir. Hem, bütün bütün içine kapanmak için düşlememiştir Aşiyan’ı. İşte o gün gelmiştir ve kapanacaktır: “Başkaları Cehennem’dir.”
Aşiyan’ı (bu yalnızlık anıtını) bunun için düşlememiş midir, değil mi ki “fikri hür, irfani hür, vicdanı hür” bir şairdir.
1905′te mi taslaklarını tamamlamıştır, öyle olacak. Bir yıl içinde tamamlanacaktır. Artık büyük düşü gerçekleşmiş, önce çalışma odasını, sonra ta baştan beri düşündüğü resim atölyesini düzenlemeye geçecektir: Boy boy fırçaları, boyaları, kalemleri, mürekkepleri, tuvalleri sıralayacaktır. Hem Rübab-ı Şikeste (bu umutlar, çığlıklar, yalnızlıklar, kırıklıkları, eziklikler kitabı) bugünleri beklememiş midir..
Sis tablosunu da karşısına almıştır. Her gün ona bakmakta ve içinden yıkık, ezik mırıldanmaktadır:
‘Sarmış yine âfakını bir dûd-i muannid,
Bir zulmet-i beyza ki peyapey mütezâyid.’
İlhan Berk, İnferno
Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 1994, (Deneme, Günlük) sf.27, 30, 31, 34, 36, 90, 95, 96
“tous les matins du monde”
Eylül 7, 2010
Karl Marks bizi şereflendirdikten; seyyar satıcıların, inşaat işçilerinin, liman hamallarının, servis şoförlerinin, sakız ve piyango bileti satıcılarının dostu olduktan sonra; işçi sendikalarına, öğrenci birliklerine üye olduktan sonra her şey sarsılmaya başladı. Ayaklar, düşük insanlık koşullarının değişmesini istemeye başladı. Öfke patladı. Mazlumlar zulümlerden Allah’ın sorumlu olmadığını kavradılar. İnsana zulmeden, derisini yüzüp yiyen yine İnsandı. Havyar ve şatobriyan yiyenlerin ortaya çıkması için Beyrut’un yanması zorunluydu. Yoksulluk kâfirdi. Açlık kâfirdi. Hastalık kâfirdi. İnsan aç kaldığı zaman dişlerini ayın etine bile geçirirdi. Niçin Lübnan’ı Monaco Prensliği gibi mutlu bırakmadılar? Monaco Prensi en üstün modeldir. O dünyanın en ünlü işsizidir. Mağara adamlarının çağdaş örneğidir o. Monaco Prensinin Avrupa Ortak Pazarı’na, NA-TO’ya, Varşova Paktı’na ilişkin herhangi bir fikri yoktur. O doların İnişine, sterlinin düşüşüne, Nikson’un devrilişine dair hiçbir şey bilmez. Herhangi bir gazetenin ortağı değildir o. Televizyonda Muhammed Ali Clay’in maçlarını, çizgi filmleri izler sadece. Agatha Christie romanlarından başka bir şey okumaz. Yönetim görevi anayasada yazılıdır. Ki bu, eşi Grece Kelly’nin göğsüne yaslanmaktır. Evde uzun oturur. Elbiselerini giyerken yiğitleşiyorsa, çocuklarını okula götürmek içindir. Yahut Monte-Carlo Casinosu’na yeni gelmiş bir rulet makinesini karısının huzuruna takdim etmek için. Bana bu karikatür prensliğin, su yüzeyindeki mantarı andırdığını söyleyebilirsiniz. (sf.34-35)
*
Gazete sayfaları, melankoli ormanları. Resimler. Resimler. Resimler. Yüzler ve bedenler. (Yüz ve beden sayılmayabilir de.) Yetkili bir doktor, incelediği et yığınının kadın eti mi, erkek eti mi, çocuk eti mi, koyun eti mi, sığır eti mi olduğuna karar veremez. Bu kan ve et piramidinde dokubilimine yer yok. Mezbaha dolu. Boğazlananlara yaklaşık her dakikada taze bir kurban katılıyor. Yitik halk ölüm dehlizlerinde genç çocuğunun parmağında nikâh yüzüğünü, delikanlının parmağında küçük bir Mushaf’ı, kız çocuğunun boynunda küçük bir haçı arıyor. Yâ Rab. Şu dünyada insanın, kendisinden nikâh yüzüğü, Mushaf ya da altın bir haçtan başka bir şey kalmayacak birini sevgili seçmesinden daha kasvetli bir seçim olabilir mi? Yâ Rab. Lorca’nın yazdığı Kanlı Düğün bu mu? Yoksa o benim düğünüm mü? Kan benim kanım mı? Düğünlerin tarihinde ilk kez kırmızı elbise giyen gelin benim. Corrida töreninde boğazlanan İspanyol devrimcilerin kanı gibi kırmızı. (sf.66)
**
Madrid’in Escomal’e yakın varoşlarından birinde, üzerinde Valle De Los yani Şehitler Vadisi yazılı bir tepe. Bu yüksek tepenin altında İspanya iç savaşı kurbanı bir milyon ölünün kemikleri gömülü. İspanya’yı son ziyaretimde bu tepede durduğumda başımın döndüğünü hissettim. Yaşlıların ahlarından, yetimlerin gözyaşlarından, dulların ağıtlarından yapılma bir piramidin üzerinde durman ve yine de dengeni koruman, aklın alacağı şey midir? İspanya iç savaşının üzerinden 39 yıl geçti ama sen her flamenko şarkıcısının sesinde hüzünden kül rengi bir bulut, her İspanyol gitarının tellerinde bir damla kan görebilirsin hâlâ. İç savaşa giren tüm halklar, iki gözlü, iki ayaklı girdiler ama savaştan tek gözlü, tek ayaklı çıktılar. (sf.98)
Nizar Kabbani, Ben Beyrut (Yevmiyyâtu Medine Kâne İsmuhû Beyrut)
Hece Yayınları, İstanbul, Mayıs 1999, 1.Basım (Çv.İbrahim Demirci)
Herhangi bir şey
Nisan 10, 2010
İnsanlarımız bu kötü yaşantıyı dile getirmeyi muhalefet yapmak olduğunu sanıyorlar. Yapanlar bile, ‘muhalefet yaptıklarını’ sanıyor bu bakıma. Aslında bir yanlış anlama olduğu halde, anlaşıp gidiyorlar. Bir ‘mış gibi yapmak’ tutturmuşlar; arabalar yürüyor ya, ekmek yapılıyor ya, iyi kötü suyumuz geliyor ya… mesele yok. Bir taklit yapıyor ve Batı’ya bile kendimizi kabul ettirdiğimiz anlar oluyor (Bir futbol maçında yeniveriyoruz onları.) Ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz, Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz. İyi aile çocukları arasında onlara çamur atan mahalle çocuğu gibiyiz. Ben buna saflık diyorum ve genel anlamda bir sempati duyuyorum. İçinde yaşarken de öfkeyle tepiniyorum. sf.26
Konuşur gibi yazmak ve yazar gibi konuşmak. İkincisi bir maniyer elbette. Fakat öyle bir tadı var ki iyi yapılırsa, insan pek anlamasa da bir şeyler sezebilir. Uzun ve karmaşık cümleler. Düşünürken, cümle haline getirmeden önce, insan çok karmaşık ve birbirine nasıl bağlandığı belirsiz uzun cümlelerle düşünüyor.
Türkçe’yi insan nasıl ediniyor? Yazı dili demek istiyorum. Eliot diyor ki, konuşma diliymiş ama, kimse öyle konuşamazmış – belki insanın yakın çevresi. Ben de birçok kitaptan eledim, süzdüm herhalde. Bu arada tatsız, renksiz, kötü kuruluşlu cümleleri nereden buldum? Sadece bana ait olanlar bunlar mı acaba?
Bir cümle -ve bir deyim- geldi aklıma: ‘Beni gayri ciddiye alıyorsunuz.’ sf.36
Yeni yılın ilk kelimeleri. Hiçbir şey yapmadım bir yıldır. Sadece ‘Oyun’u ikinci defa yazdım, o kadar. Oysa yapılacak çok iş var. Halit’in senaryosu, büyük roman, Kemal Tahir-Halit Ziya-Ahmet Hamdi Tanpınar incelemeleri, hikâyeler… İçim bir şey istemiyor ne var ki. İnsanlarımız ilgisizliği, uzaklığı da canımı sıkıyor. Bir şeyler gidip geliyor, rüyalarımda bir şeyler oluyor. Günlük kaygılara kapıldım anlaşılan. Okul da yok. Aslında çok vaktim var, içim karışık. Oturup çalışmaya başlasam bir şeyler olacağını sanıyorum. Programlar filan yaptım. Ama başladım denemez. Bir şeyler okumaya çalışıyorum. Bakalım ne olacak. (17 Ocak 1976) sf.218
Bir kişilik nasıl bölünür? Kaça bölünür? Meselâ eylembilimin kahramanı bu bölünmeyi nasıl yaşar? (Dün gece bir rüya: saatim patlıyor, sonsuz küçük çarklar, dişliler ortalığa yayılıyor, toplayamıyorum, saat camı bir iç basınçla şişiyor, dağılıyor.) sf.262
Oğuz Atay, Günlük
İletişim Yayınları, Günlük
Yaratıcımız Yusuf
Aralık 24, 2009
Adım Zebercet’ti, Anayurt Oteli’nin kâtibiydim. Ortaboylu denemezdi bana, kısa da değildim. Askerlik ölçülerime göre boyum bir altmış iki, kilom elli dörttü. Gene don gömlek kantara çıksaydım elli altı ya da elli yedi kiloyu bulurdum. Otuz üçümdeyken, bir On Kasım sabahı, hem de saat dokuzu beş geçerken intihar ettim. İple astım kendimi. Yazarım öyle istemişti. Yazarım, Yusuf Atılgan…
Bir roman kişisi olarak intihar ettim. 1972′de bir romanın sayfalarını kaplayan bir otel kâtibi olarak doğmuştum, yedi aylık doğduğu ikide bir başına kakılan bir roman kişisi. Ben hâlâ yaşıyorum. Kendi ipimi kendim çektiğim halde. Yaşayacağım da. Yazarı ölmüş bir roman kişisi olarak. Garip bir adamdım. Hatta biraz nevrotiktim. Perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen o kadını bekledim hep. Çok güzel bir kadındı. “Odanız var mı?” diye sormuştu. Gelmedi bir daha. Yazarım, Yusuf Atılgan getirmedi onu bana. Kapattım oteli ben de. “Boş oda yok” dedim gelenlere. O kadının kaldığı odada geçirdim günlerimi. Yalnız, yabancı, gitgide hasta biri olarak.
Yazarım bir de ortalıkçı kadın bulmuştu bana. Durmadan uyuyan, şişman ve aptal bir kadındı. Geceleri onun odasına gidiyordum. Yatıyordum ortalıkçı kadınla, ama o hep uyuyordu. Gecikmeli Ankara treniyle gelen o kadın gelene kadar ortalıkçı kadınla yattım. Bekledim onu, hep bekledim. Odasını bozmadım. Gelmedi. Bir gece ortalıkçı kadının odasına gittim yine, sevişmek istiyordum ve o hep uyuyordu. “Uyan!” dedim ona, “uyan artık!” Uyanmadı. Boğdum onu. Onu boğduğumu gören kedinin başını da tavayla ezdim. Ben vardım. Romanın son satırında ölen bir roman kişisiydim.
Kitaplar yaşadıkça yaşayacak biçimde yaratmıştı beni yazarım. Satırların içine binlerce yedirilmiş olarak vardım ben. Onun Moda’daki çalışma odasında duruyordum, rafta. 9 Ekim sabahı saat yedide bir şeyler hissettim. Bir gariplik… Sanki bir On Kasım sabahı boynuma geçirdiğim ip çıtırdadı yeniden. Öldüm mü ne? İndim raftan. Gevşek karın kaslarım, bedenime göre büyükçe başım, geniş alnım, koyu kahverengi bıyığım, kuru yüzümle çıktım dışarı. Çıktım içinde yaşadığım kitaptan. Bir gariplik vardı.
Ölmüş. Beni yaratan, yazarım Yusuf Atılgan o ipi boynumda yeniden çıtırdar gibi hissettiğim saatlerde kalp krizinden ölmüş. Ben şimdi nasıl yaşarım? Moda’daki evimden çıktım. Yazarımla ben kitap olup sayfalara yazıldığımdan beri konuşmazdık. Sessizce dururdum raflarda. Dışarı çıktım. Yazarım yoktu. Moda’da yürüyordum. İnsanlar vardı sokaklarda. Kimisi güler yüzlü, kimisi bezgin, kimisi sıkıntılı…
Merhaba! Ben Zebercet! Merhaba, ben Zebercet! Hani şu Anayurt Oteli’nin kâtibi. Ben mi yokum gerçekte? Ben bir roman kişisiyim, Yusuf Atılgan yarattı beni! Ölmüş! Ona gidiyorum hey insanlar! Kimse fark etmedi beni. Aralarından geçtim. Görmediler beni, tanımadılar!
Ben Zebercet! Anayurt Oteli’nin kâtibi! Hayır, beni görmüyorlar. Oysa ben ölümsüzüm, onlar değil. Moda Camii’ne doğru gidiyorum. Yazarım ölmüş. Yazarım gömülecek, beni boynuma ipi geçirip son satırlarda öldüren yazarım, böylelikle beni kitaplar varoldukça yaşayacak bir kişi yapan yazarım ölmüş. Ben de bulunmalıyım töreninde. Otelimin kapıları kilitli. Ortalıkçı kadının ve kedinin cesetleri çoktan kokmuştur. Ama yanılmışım, ortalıkçı kadın benden habersiz, başına eşarbını bağlamış, kediyi de kucağına almış, Moda sokaklarında. Selamlaşıyoruz. “Duydun mu ağam, Yusuf Atılgan ölmüş. Hani yazarımız…” diyor. Ben ona karşı hep ciddiyimdir, bakıyorum yüzüne, tabii biliyorum.
Kıskandım şimdi. Sanıyordum ki tek, bir tek ben yazarımın dostuydum, romanın kişisi yalnızca benim, ortalıkçı kadın da yaşıyormuş meğer. Yan yana yürüyoruz camiye doğru. Dostuz şimdi. Ben onun katiliyim ama aynı kitabın kişileriyiz. Kedi de ortalıkçı kadının kucağında, yürüyoruz. Caminin kapısında emekli subay var. O da duymuş yazarımızın öldüğünü. Üçümüz birlikte giriyoruz caminin avlusundan içeri. Birtakım gözleri yaşlı insanlar. Siz kimsiniz be bizim yanımızda? Bağırıyorum: “Kimsiniz siz bizim yanımızda? Kimsiniz? Siz onun ölümlü dostlarısınız yalnızca. Siz kimsiniz be bizim yanımızda?” Kimse duymadı söylediklerimi. Biz yok muyuz? Yazarlar, sanatçılar ağlıyorlar, herkes üzgün. Bir tören bu, ölümlü bir yazarın arkasından yapılan. Kimsenin bizi duyduğu yok. Hoca bir şeyler söylüyor, dualar ediliyor. Bir tabut duruyor ortada, musalla taşının üzerinde.
Ortalıkçı kadın kendini tutamıyor, ağlamaya başlıyor. “Sus” diyorum ona. Kızıyorum. “Biz roman kişileriyiz, yazarımız ağlatmadıkça ağlayamayız.” “Artık yazarımız yok ki” diyor. Doğru… artık yazarımız yok. Emekli subay birlikte sinemaya gittiğimiz oğlan çocuğunu işaret ediyor bana, sonra da birlikte horoz dövüşüne gitmiştik. Oğlan yanıma geliyor. “Beni bırakma sakın Ahmet Abi” diyor, elimi tutuyor. Benim adım Zebercet ama oğlana Ahmet demiştim. Yan yana dikiliyoruz yazarımızın başında. Arkadaşları, dostları konuşuyorlar. Kimseler fark etmiyor bizi. Emekli subay, oğlan, ortalıkçı kadın ve ben Zebercet; yalnızlığımızı, öksüzlüğümüzü düşünürken biri çıkıyor. Bağırıyor avazı çıktığı kadar:
“Ben Aylak Adam! Gerçek sevgiyi arayan, böylece korkuluksuz köprüden yuvarlanmamaya çalışan adam. Aylak Adam! Ben!” “Bu da kim?” diyorum emekli subaya. “Sesini yalnızca bizim duyabildiğimiz bu adam da kim?” “Aylak Adam” diyor. “Öbür romanın kahramanı. Onu yalnız biz duyabiliriz.”
Ayfer Tunç, Ömür Diyorlar Buna
Altkitap, Yaşantı, Sayfa 67/70
Yaşamak
Ekim 27, 2008
İstanbul 1965
Şimdi açım. Açlığa ve yürümeye dayanıyorum. Günahtır belki söylemesi ama açlıktan tat almaya veya ona aldırmamaya başladım. Bu arada artık yürümek lazım. İstanbul büyüktür. İnsanın yatağı ile iş yeri ya da okulu arasında bir iki otobüs ve bazen vapur da vardır. Suadiye’de oturuyorum. Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık. Ama bu gece onbire doğru Beyazıt’taki Marmara kıraathanesinden çıktım. O kadar beklediğim halde Mehmet Genç de Sezai Ağabey de Rasim de Şuayb da Abdurrahim de gelmediler. Garson Hulusi efendiye “çay kalsın, birazdan yemeğe gideceğim” dedim. Ama işte üç saattir bir türlü yemeğe gidemiyorum. Sırtım dönük olduğu halde bütün gürültülerin içinden iki kanatlı kahvehane kapısının o yağlı ve ılık açılışını duyuyorum ve bizimkilerden birinin o yavaş patırtısız ve entellektüel gelişini hisseder gibi oluyorum.
Hulusi efendinin ocak tarafına yönelmesini beklemeden, onun, aşağı yukarı hepimizin etinin içini, iskeletinin şemasını görür gibi, sakin, içerden bakışı altında dışarı çıktım. Sonradan bir önceki vapura doğru. Karaköy’e kadar yürüyeceğim. Vapur için öğrenci pasom var. Kadıköy’den Suadiye’ye kadar dört kilometreyi ya yürüyeceğim ya da yürümeyeceğim. Otobüs yirmibeş kuruş. Benim bu gece on kuruşum var. Şimdi kim olduğumu anlıyorum, elimde net delillerim var, zihinsel bütün imkanlarımla, duyularımın bütün imkanlarıyla şimdi bu onbeş kuruşun peşindeyim. Bu kadar küçük ve net bir hedefe hayatın bütün amacıymış gibi yönelmem ben’i basit hatlarla şekillendiriyor. Bütün hatıralarım ve aşklarım kıymetten düştü. Gittikçe büyüyen o absürtle kolkola girmiş birbirimize yaslanarak yürüyoruz. İnadına; yalvarışlarım, peşpeşe koşuşlarım, israflarım, dil döküşlerim, yenişlerim bastırıyor. Oysa şimdi başlıyor gibi bir şey, Çemberlitaş’a doğru yürüyorum. İnsanlar, karanlıktan aniden çıkıp havlayan köpeğin karşısında kalakalan çehrede kanın çekilişi gibi çekilmişler. Ah İstanbul benimsin. Sokaklarını üleşir gibi basan insanlar yok.
Ve işte bir kere daha, Çemberlitaş’ı geçince Piyer Loti caddesine doğru, asfaltla kaldırım taşlarının birleştiği tozlu ve çöplerin birikintiler yaptığı noktada, gözlerimi yerden bir an bile kaldırmadan yürüyorum. O bakır beş kuruşluklardan bulmaya çalışıyorum. Sultanahmet otobüs durağına kadardır bu iş. Ondan sonra nedense bulunmaz. Ve işte bir beşlik. On adım, yüz adım daha ve işte iki beşlik daha, hemen hemen yan yana. Döndüm tamamlayınca. Cağaloğlu yokuşundan inmeye başladım. Gülhane’den bu saatlerde geçmeye korkarım. Derken Sirkeci. Son trenlerin kalabalığı, hep geç kalmış erkekler. Bu alandan bu saatlerde hep rüzgar çıkacakmış ve birbirimize karışacakmışız gibi geçtim ve bir kere daha geçtim. Köprüde bir velinin eli çağırmış ve tutmuş gibi dağılır bu. Vapur ışıklarını yakmış bekliyor. Turnikeler evlerin bahçe kapıları gibidir. Beklemedeki kitapçılar kapanmıştır. Kitaplar üzerine çekilmiş kapaklar soğuk. Kısa boylu tıknaz satıcısı, tezgahının etrafında bir yağ bidonuna sürünüyormuş gibi sürüklediği o birkaç adımlık yerden ve tüm gün süren duygusuz alış verişinden sonra şimdi karısının koynunda sabahlamaya çalışıyordur.
Vapur ev gibi alır, sarıp sarmalar, sıcak bir köşesine çeker ve bütün geçmişin o güne has bir hülasasını içime çörekler.
Karşıma yaşlı bir sarhoş oturdu. Beni bir yerden tanıyormuş gibi kestirmeye çalışarak baktı baktı, oturduğu yerden yalpalayarak eğildi: “arkadaşım” dedi, “şimdi sen bana tam beş lira vereceksin, eksik olursa, anladın mı gücenirim.” Yol boyunca ısrar etti. Vapur yanaşırken kalktı, sıraların arasına yürürken bir yandan da pörsümüş koluyla beni göstererek bağırmaya başladı: “Yuh be, adam olacak, şuna bakın, o kadar dil döktük, mecbur muyduk.” Sıraların arasında sallanarak ayakta durdu. Sıkı sıkı yumduğu avcunu açarak bozuk paralarını göstererek, “işte hepsi diyorum ulan, ulanlar, beş lira daha lazım,” (beni gösterdi) “şuna bakın, adam olacak be, adam ne demek, ne demek adam, para hepimizin parası değil mi, hükümet hepimizin hükümeti değil mi, şarabımızı, rakımızı hükümet yapmıyor mu, şarapçı hükümetim benim sevgilim”, (beni gösterdi) “anlayışsız vapurcu seni para; para! Hepimizin parası, para ortak mal, sen kimin parasını benden saklıyorsun, paranın kimi sende, kimi onda, para hepimizin. Ben paramızı, beş liramızı istedim, yuf be.” Birden sakinleşip yan sıradaki birinin yanında oturuverdi. Hafif fısıltıyla, “haydi abi” dedi, “sen ver şu milletin beş lirasını bana, tamamla şu mereti.”
Vapurdan, gecenin sessizliği içinde bir yalak akıntısı gibi çıktık. Dört numaralı Kadıköy-Bostancı otobüsüne seçilip yöneldi bir kısım, biletçi önden itibaren gelmeye başlıyor, bakır bozuklukları biraz sıkılarak uzattım. Yol boyunca bileti parmaklarımın arasında yuvarladım, buruşturdum, açtım, okudum, tekrar katladım, Bağdat caddesinden sahile doğru inen Akın sokakta iki yanlı evlerin bahçelerindeki bütün köpekleri havlatarak inerken farkına varmadan elimden düşürdüm.
Oda: Şimdi başka bir hülasası geçmişimin.
Oda ve sen
Dayanabilirsen
Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.
Odun sobasının yanındaki küçük sehpanın üzerinde unutulmuş küçük bir elmayı ağır ağır yedikten sonra, yataktaki bir kokuyu araya araya uyudum.
Cahit Zarifoğlu, Yaşamak
Günlük, Beyan Yayınları
Sayfa: 65/ 68





