“Ready To Start”
Mayıs 17, 2011
piramit tepesine evvela köleler çıkar
şaşı bir peygambere hiç bir mürit in…anırdır
bir körün peruk takması kadar feci
kıyamet de herkese kendi gibi kopacak
usta terziler mezurasız anlarlar
gidip gelen trenlerle akarak
en güzel gar lokantaları’nda içilir
-bir şey var.. bir şey hep var-
musalla taşı’na serçeler konar
hurma ağaçları sögüt gölgesi arar
pabuçlarım su çekiyor saçım sıfır numara
ben bu hayatın yalancısıyım
ayran içmedik lakin yine de ayrı düştük
ömrümden bir daha geç yoksa cüce kalırım
hayatmetre iki din açılıyor
tevatür boz duru ziyade kirli
tekerlek üzeri cam kenarı aşk
çıldırmak da uzun zaman alıyor
sesi insana benziyor diye
konuşan kuş sayılır ya papağan
hüzünlerin de patenti oluyor
renkler bile yan yana
gelmeye ürküyor
gökkuşağı geceleri çıkıyor
ya kalbim acıkır da çekerse seni
meyvanın ekşimesi: küsmesi mi
yoksa can çekişmesi mi
yaraları saya soya seviniyorlar
yara görününce yara’dır
göründü kara yara
-dağlar uçurumlarını dışarı asar-
sevin antepliler sevin
sevgililer günüdür
çocuklar her yeni yüzyıl’a pandik
-evler balkonlarını içeri kısar-
devlet televizyonu’nda oynayan
bbc dizileri gibi soğuk ve silinik
kirlendiysek bu ülke’yle kirlendik
hasılı: bu durmuş bu beklemiş
bu ekmiş bu biçmiş bu sevmiş
bu da ta orta asya’dan gelmiş
‘ya sev ya terket’ demiş
malazgirt ovası’nda
görünmez sarı levha:
“ayağınızı anadolu’ya silin
kılıcınızı bizans’a asın”
durmayı mezarlıkta
folklörü at üstünde
staj etmiş bir zilyet
yol üstündeler diye yol’dur
yoksa gerili ip kuru toprak
bir atı övdüğü kadar
sevmiş mi tebaasını
son hareketi yapamıyoruz
tarih patinaj talih sürmenaj
ankara ankara jüri ankara
biz buradan gidelim
canım bol sıkılıyor
gidelim biz buradan
sıkılıyor canım bol
buradan gidelim biz
bol sıkılıyor canım
çıkış yok yok çıkış
yok çıkış çıkış yok
canım sıkılıyor bol
gidelim buradan biz
sıkılıyor bol canım
buradan biz gidelim
bol canım sıkılıyor
biz gidelim buradan
herkes kod ruhu’yla “burada” ve “şimdi”
aşkta da türkan şoray kanunları geçerli
eskiden ambalajsız sarılıyorduk
yılkı insanları’yız alo burası hephiçyer
öpüşme öncesi gargara yapıyorlar
anla beni ve öldür sana bir şey olmasın
ya da bizi sorup sual eden olursa
kum saati içinde güneşleniyoruz işte
ve kar taneleri gibi yaşıyoruz şu sıra
birbirimize değmeden ayrı ayrı eriyerek
ileride bu olanlara gülüp geçeceğiz mesela
fakat şimdi bir hayatı doldurmak zorundayız
insan insanda bitiyor arkadaş başka sözüm yok
gitgide diğerimiz üşüyor
zartrilyon süren şu hayat çarşı’nda
ömrümüz kışla-camii-bakırköy avlularında
“yaşayacak halimiz mecalimiz yok
artık size emanetiz” yazıyor ilişikteki not’ta
dün dün’den biraz daha normaldi sanki
bugün’nün kafası bulanık zonk zonk zonkluyor
pek çok alamet belirdi
hakikatli sevgililer bir bir delirdi
kimse tertemiz değil
artık ter bile temiz değil çünkü
esmiş gürlemişiz yağamamışız
baki kalan bu kubbede
hoş bir bırt sesiymiş
bu şimdiki açık kalmış zaman’dan
eksik gedik bir çocukluk çıkar mı
hakkımızda konuşurlar da car car
ne telif öderler ne bir nescafe ısmarlarlar
sivas’ı unutmayalım -unutmayalım sivas’ı
erzincan ve dinar hatırlatır kendini
- bekleyeli çok oldu mu hayatım
- yook bir iki haiku kadar işte
ismim bond met üst bond gizli şair’im
damardan yaşarım altın vuruş sevişirim
varlığım lojistik destik’tir hayata
schindler’in listesine giremesem de daha
midas’ın kulakları estetikli kalbi teflonlu
midas’ın yarrock’ı at yarrock’ı
“burdan kaçınız” köşesi’ndeyiz dünyanın
dünya bu bekleme salonu cortlak yuvarlak
altımızdan ters ırmaklar mı geçiyor ne tıss
-nuh’un gemisi’ne de bre damsız girilmez-
karşının herifi’yim buralarda anti’yim
bahçe insanı’yım kaldırım şairi’yim
düsturum: “herkesi memnun edemezsin
kızamadığın birini hakikatli sevemezsin”
el kadar light hayat’la düşmüşüz de dara
insan amca insan teyze uymayın ben’a
-tashih büyüyü bozuyor yazı mı tura mı yara-
fakirler inanır zenginler satın alır tıss
zenginlik değil komşu fakirlik gerçeküstü
sevgim huylu sevgi metin üstündağ öldü
şarkılarla türkülerle kendimizden geçeriz
filmlerle öykülerle kendimize geliriz
böyle de bir yanımız var işte teneke tıngır
“her şey alnımıza yazılı” der din baba
“her şey olacağına varır” der bilim baba
ikisi de aynı kapıya mı erer hidayet
ya da aynı kapısızlığa mı teneke tıngır
sonsuzluk ülkesi kainat mahallesi
dünya caddesi hayat sokağı ömür apartmanı
otuz bir numarada oturuyorum
kimseye yoktur mahsurum
ve istanbul’un aç horozları aç martılar adına
burada ve şimdi meydana gelen
tüm iyilikleri ve kötülükleri üstleniyorum
neyi nereye yaşayacağımız unuta damıta
her şey birçok şey oldu kaossenfoni
lojmana benziyor gide kala şu ömür
kan kardeşi olmuşuz lösemili zamanla
dün gibi uyandığımız bugün nekahet dönemi
hiçistan’da düşünce suçu yok artık
hiçistan’da düşünen kimse yok artık çünkü
fraksiyon olarak gelişiyor her sevgi
aynı lafları etmekten ağzımız kokuyor
şiir açıklamıyor dünyayı ancak gargara yapıyor
sarışın mizah dergileri gibi eskiyoruz
meğer kavuştukça çoğalan bir ayrılık varmış
yalnızlık psikolojikmiş öpülünce geçermiş
çocuktunuz şimdikinden ortaya daha duble çocuk
yeni bir kıta keşfeden serüvenci hevesiyle
o orasını gösteriyordu sense yaralarını
o gün bugün bir giz gelişti aranızda 3. şahıs gibi
ilk göreni ilk dokunanı oldunuz birbirinizin
konuşsanız kan çıkardı kelimelerden sussanız yazık
öldüğünü duydunuz ağustostan önceki son hazirandı
bir dize geldi düğümlendi boğazınıza:
“bıçak saplanmadığı yeri de yaralar” gibi
evcilik doktorculuk oynuyordunuz hani
ama hep çıplak yatakta bitiyordu oyun sonları
ebeveynleriniz mızıkçılık yapıyordu
hep cızz oluyordu bir yanınız hep uf
o orasını öptürüyordu sense yaralarını
yüz çizgileri derin kuru birer ur ark
aramıza biz engeliz ten nasıl soluyor zinhar
bir tek biz mi fazla kaldık bu aşka
ses oktava sığmıyor hakikatle inleyince
herkesin açığı var kapanmıyor yaralar
tedavi sözlere rağmen kaos hükümdar
ölüm doğuruyor istemese de her kadın
ve cellat oluyor nihayet istemese de her erkek
bu devletin uluslararası bir mutfağı var
gene de halkın açlıktan nefesi kokar
macar topçu urban’a yeni top mu döktürsek
bir yeşilin içinde nasıl sarı ve mavi dursak
gözleri yüzlerinde iki hileli zar
bir öpüşmede tanrım ne çok insan dudağı var
bütün eserleri yaşına geldin mi
tam antolojilik oldun mu
ara sıra alıntı yapıyorlar mı senden
çın çın çınlatıyorlar mı kulaklarını
gitsen özlenir misin kalsan bırakırlar mı
uzaktan nasıl görünüyorsun acaba
karşılığın rengin dengin nedir sahi hayatta
aştın mı yoksa tekrar mı ediyorsun kendini
uzasan mı artık kıssan mı kessen mi sesini
yanlış mı kokluyorsun gülleri
annesi babası mı sanıyor herkes seni
siyasete mi girsen artık intihar mı etsen
diyeceğin her şeyi dedin mi dediğine değdi mi
bütün eserleri yaşına geldin mi
Metin Üstündağ, Tentürdiyot
Parantez Yayınları, 1.Basım, İstanbul 2000
Martı Gübresi
Mayıs 8, 2011
“Kalkıp başka bir odaya geçiyoruz. Tab Jones orada. Şarkı söylüyor. Gömleğinin üst düğmeleri açık, kıllı göğsü görünüyor. Kılları terlemiş. Terli kılların üstüne gümüş büyük bir haç takmış. Ağzı, açılmış bir hamurun ortasında oluşan korkunç bir deliği andırıyor. Daracık bir pantolon giymiş, üstüne de bir dildo kuşanmış. Taşaklarını sıvazlayarak, kadınlara yapabileceği müthiş şeylere dair bir şarkı söylüyor. Gerçekten kötü söylüyor, korkunç demek istiyorum. Hep kadınlara neler yapabileceğine dair, ama sahtekarın teki o, aslında dilini bir erkeğin kıç deliğine sokmak istiyor. Onu dinlerken kusacak gibi oluyorum. İyi de para ödemişiz girmek için. Kabus izlemek için para ödemişsen tam bir ahmaksın. Kim bu Tab Jones? Dildo kuşanıp taşaklarını sıvazlasın, gümüş haçı parıldasın diye binlerce dolar veriyorlar bu adama. İyi insanlar sokaklarda açlıktan ölüyor ve bu GERİ ZEKALIYA, TAPIYORLAR! Kadınlar çığlık atıyorlar. Onun gerçek olduğunu sanıyorlar. Rüyalarında bok yalayan karton adam. “Jon” diyorum, “lütfen çıkalım, aklım benden kaçıyor, hakarete uğradım ve kucağıma kusmak üzereyim!” “Bekle,” diyor, “belki düzelir herif.” Düzelmiyor, giderek daha iğrenç bir hal alıyor, sesi yükseliyor, gömleği biraz daha açılıyor, göbek deliği görünüyor. Yanımda oturan kadın inleyip elini donundan içeri sokuyor. “Madam,” diye soruyorum, “bir şey mi kaybettiniz?” Adamın göbek deliği ölü bir gözü çağrıştırıyor, kirli. Kuşlar bile oraya pislemeye tenezzül etmez. Sonra bu Tab Jones dönüp kıçını gösteriyor bize. Canım çektiği zaman kıç görebilirim, nerde istersem, ama öyle bir isteğim yok, burda şişman, yumuşak, çirkin bir kıç görmek için PARA ödemem gerekiyor. Kötü zamanların oldu biliyor musun, polis tarafından dövüldüm mesela, nedensiz. Bir hiç için. O zaman bile bu iğrenç kıça bakarken hissettiğim kadar kötü hissetmedim kendimi. “Jon” dedim, “gidelim, yoksa ömrüm tükenecek.”
**
Jon, “Böylece rulet masasına döndük,” dedi.
“Evet,” dedi François, “beş bin dolar öndeyim ve ölü bir dildonun şarkı söylemesini izlemeye gittik.” Konsantrasyonum bozulmuştu. Kim bu Tab Jones? Ondan üstün adamların martı gübresi topladıklarını gördüm. Nerdeyim! Çark dönüyor ve yabancılaşmışım. Tarantula fıçısına atılmış bir bebekten farkım yok. Nedir bu sayılar? Bu renkler ne? Minik beyaz top sıçrıyor ve kalbime gömüyor kendini, içerden kemiriyor. Hiç şansım yok. Konsantrasyonum bozulmuş. Kafamın içinde dildolar resmi geçit yaparken geri zekalılar alkışlıyor. Başım dönüyor. Bir avuç fiş alıp ileri atılıyorum. Kafatasım bir tabutun içine girmiş sanki. Kim bu Tab Jones? Kaybediyorum. Nerede olduğumu bilmiyorum. Konsantrasyonun bozulup, düşmeye başladın mı, geriye dönüş yoktur. Hiç şansımın kalmadığını idrak edince fişleri rasgele yerleştirmeye başladım. Bedenim ve beynim düşmanımın eline geçmişti sanki, bütün yanlış hamleleri yaptım. Sonum gelmişti. Neden? ÇÜNKÜ TAB JONES’U GÖRMEMİZ GEREKMİŞTİ.”
Charles Bukowski, Hollywood
Yapı Kredi Yayınları, 2.Basım, Çv. Avi Pardo, sf.17-18
“Kalp Kapakçıkları”
Nisan 30, 2011
“Şebnem, tütsülenmiş bir bahçede saklambaç oynuyor gibiyiz.
Sensiz bütün tabancalar, fincanlar, odalar boş; sokakların hepsi ıssız, hiçbir gezegende bana hayat yok.
Şebnem, her şeyde senden bir anı aksediyor, senin masumiyet kanıtı parmak izlerinle dolu sanki dünya.
Gelgelelim masumiyet, yaşam belirtilerinin azlığı demektir Şebnem.
Bu gidişle yokluğunun gürültüsünden sağır olacağım.
Eline sihirbaz değneği geçmiş kör gibiyim.
Arabalar etrafımda keskin frenler yaparak duruyorlar. Beynime sıcak asfalt dökülmüş gibi, hasretin katranı kafatasımdan gövdeme damlıyor.
Şebnem seninleyken içimi padişah gururu kaplıyordu.
Gözlerine bakınca, kanımda gıcır gıcır hançerler, kılıçlar yüzüyordu.
Senin kadife geometrin başımı döndürüyordu.
Bir yandan da karşında kendimi mağaranın girişindeki kütük gibi hissediyordum.
Şimdi uzaya fırlatılan mekikte kilitli kalmış sinekten beterim.
Şebnem, İstanbul, Türkiye, dünya, galaksi, uzay senin olduğun yerden başlıyordu, nerdesin?
Sensiz, yolunu kaybetmiş görünmez adam gibiyim.
Aptallığın otobanından dehanın patikasına mı varacağım? İnşallah o yol iki kişinin yanyana yürüyebileceği kadar geniştir.
Kafamın içinde kocaman bir ağaç ve küçücük bir maymun var. Daldan dala zıplıyor, onu evcilleştiremiyorum.
Hani insan bazen gökte yabancı bir cisim görür de gözlerine inanamaz ya, yanındakine, “Benim gördüğümü sen de görüyor musun?” diye sorar.
Ben de seninleyken gözlerime inanamıyordum. Kulaklarıma inanamıyordum. Vücudumdaki hiçbir hücreye inanamıyordum.
Kimseye soramıyordum da “Benim gördüğümü sen de görüyor musun?” diye.
Seni unutma fikri bile, sana kavuşma umuduna bağlanıyor içimde.
Senden kaçış varsa bile kurtuluş yok Şebnem.
Artık, su olsam sana doğru akarım, uçak olsam sana doğru uçarım, erik olsam sana doğru yuvarlanırım.
Bizi ancak aynı banyoda yıkanmak paklar Şebnem.
Yüreğin derinliklerinden yükselen sesler, kulakta sapıkça bir şey gibi tınlıyor farkındayım.
Öpüyorum gözkapaklarını, dizkapaklarını, kalp kapakçıklarını.”
Murat Menteş, Korkma Ben Varım
İletişim Yayınları, Roman, 3.Baskı, İstanbul 2010, sf.297-298
Yaşamak Hırsı
Nisan 29, 2011
“Akşamın sekizinde daha Kees Popingo’nin kaderi tespit edilmemişti. Demek daha vakit vardı. Vakit vakit diyoruz ama ne vakti, hangi vakit? Yani şimdiye kadar yapmış olduğu şeyleri yapmayacak mıydı, şimdiden sonra sanki? Yüzlerce, binlerce gün, ötekinden hemen hiç farklı olmayarak geçmeyecek miydi sanki?
Şimdi ona hayatının birdenbire değişeceğini, konsolun üstünde bir eli sandalyenin arkalığına dayalı, ailesinin tam ortasında yer almış resminin, bütün dünya gazetelerinde basılacağını söyleselerdi, güler, omuzlarını silker, geçerdi.”
Georges Simenon, Yaşamak Hırsı
Bilgi Yayınevi, 2.Basım, İstanbul 1982,s.7, Çv. Sait Faik Abasıyanık
Kafesin dondurucu soğuğu
Nisan 15, 2011
“Bir tarih kitabının üzerinde bunalmaktansa doğru dürüst sevişmeyi öğrenmek mübahtır.”
“Onaltı dümen ve sürekli erdemlilik yılı. Onaltı sıkıntılı yıl geride ne kaldı? Yalıtılmış, ufak görüntüler. Yeni kitapların kokuları, bir ekim resmini yaptığımız yapraklar, uygulamalı çalışmalarda kesilmiş kurbağanın formol kokulu iğrenç karnı, tatile çıkacakları için öğretmenlerin de insan olduklarının fark edildiği ve sınıfın daha tenha olduğu senenin son günleri. Artık sebebini bilmediğimiz tüm o büyük korkular, sınav akşamları. Düzenli bir alışkanlık. Bununla sınırlıydı. Artık biliyor musunuz Bay Brul, çocuklara onaltı yıl süren düzenli bir alışkanlığı dayatmak alçaklık? Zaman bozuldu, Bay Brul. Gerçek zaman, eşit saatlere bölünmüş ve mekanik değildir. Gerçek zaman özneldir. İçinde taşırsın. Her sabah saat yedide kalkın. Öğlen yemek yeyip, dokuzda yatın. Asla kendinize ait bir geceniz olmaz. Denizin alçalmayı bırakıp durduğu bir an, tekrar yükselmeden önce gecenin ve gündüzün birbirine karışıp eridiği ve nehirlerin okyanusla karşılaşmalarındakine benzeyen bir coşku seti oluşturduğu, dingin bir zamanın varolduğunu asla bilemezsiniz. Onaltı yıl gecelerimi çaldılar, Bay Brul. Beşinci sınıfta, altıncı sınıfa geçmemin tek ilerleyişim olması gerektiğine inandırdılar beni. Son sınıfta bitirme sınavını vermem gerekiyordu. Ardından bir diploma. Evet bir amacım olduğunu sanıyordum Bay Brul. Ama hiçbir şeyim yoktu. Başlangıcı ve sonu olmayan koridorda, bir embesiller römorkunda, diğer embesilleri izleyerek ilerliyordum. Hayatımızı diplomalarla geçiştiriyoruz. Aynı zorlanmadan yutturmak için kapsüllerin içine acı tozlar konması gibi. Görüyor musunuz Bay Brul, hayatın gerçek tadını sevebilirmişim bunu şimdi anlıyorum.”
Boris Vian, L’herbe Rouge (Kırmızı Ot)
Altıkırkbeş Yayınları, Temmuz 1994, 1.Basım, Çeviren Ayça Sezen, sf.94
“Ebediyatın Temel Sözleşmesi”
Mart 29, 2011
“Bener’in mimetrik dürtüyü – “doğal” ve “gerçek” olana öykünme eğilimini- hiçbir zaman tümüyle yadsımadığını öne sürdüm. Dost’un başındaki taş benzeri, doğa benzeri öykülerin kaynağı da bu dürtüdür. Ama en başından beri bölünmüş ve kendine oranla sahteleşmiş bir “doğa” da var, bölünme ve sahteleşmeyle başlayan bir doğa: Bu metinlerin yazarının “iç doğa”sı. Yalan söyleyememek, sahtekârlık yapamamak, bu sahteleşmeye sadık kalmayı getiriyordu Bener’de. (‘Yapma böyle ağa!’ dedi. ‘Neyi?’) Mimetrik dürtü, Adorno’nun hep vurguladığı gibi, konstrüksiyon ilkesiyle bağıntısız değildir: Yapıtın parçalarının ve öğelerinin de, son kertede, bütünleyici fikre bağlı kalması, onu taklit etmesi gerekir. Eğer işin bütünü (‘kurmaca’) yapılmış bir şeyse, yapaysa, sahteyse, üstelik onu başlatan işlemin de kökensel bir sahtelik olduğu biliniyorsa ve bu bilgi yapıtın kurucu ilkesiyse, o zaman işin parçacıklarının da (bütün bir ‘etlendirmeler’ dizisi; başlangıç, düğüm, gelişme, çözüm vb.) doğallık ya da gerçeğimsilik kazanmasına karşı çıkan bir dürtü var demektir. Bener’in yazıcısı, edebiyatın şu en eski, en temel sözleşmesine uymakta zorluk çekiyordur: Bir öyküyü hayalî ya da kurmaca olduğunu bile bile gerçekmiş gibi anlatmak ve bunu bile bile ona inanmak, izlemek. Mimetrik dürtü ve konstrüksiyon ilkesi, Bener’de kendi sonlarını da getirmek için çalışır gibidir.” (Orhan Koçak)
Vüs’at O. Bener “Bir Tuhaf Yalvaç”
Norgunk Yayıncılık, 1.Basım, İstanbul 2004, sf.27-28
Hangi “İnsan?”
Mart 24, 2011
“İşte bu nokta “kadın tarihi” ya da daha genel (ve benim tercih ettiğim) deyimle, feminist tarihçilik konusuna girmek için uygun görünüyor. çünkü birey olarak “insan” tarihteki yerine iade edilirken, ister istemez bu insanın somut kimliği -ırkı, milliyeti, sınıfı, cinsiyeti, vb.- de gündeme geldi ve Aydınlanma’nın soyut ve evrensel “insan” anlayışı, ardında beyaz, burjuva, erkek Avrupalı kimliğini gizlediği gerekçesiyle eleştiriye tabi tutuldu. “Kadın tarihi” de, evrensel olduğunu iddia eden Tarih’in sadece kısmi bir olgu olduğu ve insanlığın yarısını tarihten dışladığı gerçeğinin bilincine varılmasından doğdu. “Kadın tarihi” deyiminin kendisi bile başlı başına, büyük harfle Tarih’in evrensellik iddiasını sorgulayan bir nitelik taşır. “Kadın tarihi” postmodern dönemde başlamış bir gelenek değil ama, olgunlaşması bu döneme rastlıyor ve postmodernist teoriyle çatışan yanları olmakla birlikte, örtüşen yanları belki de daha önemli. Nitekim feminist tarihçiler de, tıpkı postmodernist teorisyenler gibi, bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor ve geleneksel bilgi alanlarının -tarih de bunlardan biri- içerdiği iktidar ilişkilerini sorguluyodar.
Tarihe, yani genelde “kaydedilmiş ve yorumlamaya tabi tutulmuş geçmiş” olarak tanımlanan alana insanların duyduğu ilgi, salt bilimsel merak dolayısıyla değildir. Tarih, bizi aynı zamanda kişisel ve duygusal biçimde de ilgilendirir. Nitekim, tarihin “ne için” olduğu sorusuna, R.G.Collingwood, “insanın kendini tanıması için” cevabını verir: Hem kendisini başkalarından ayıran, hem de kendisini o kişi yapan şeyleri tanımak için yaşantılarımız, geçmişte olanlar tarafından, kararlarımız da geçmişte olduğuna inandığımız şeyler tarafından belirlenir. Ve bireyin geçmişe ilişkin duyguları kendiliğinden oluşsa bile, tarihsel bilginin “üretilmesi” gerekir; bu durumda da, tarihsel bilgiyi kimin kayda geçirdiği, kimin yorumladığı, kısacası kimin “ürettiği” can alıcı bir önem taşır. Var olan toplumda bilgi üretme süreci bir tanımlayan-tanımlanan (özne-nesne) ilişkisi içermekle kalmaz, bilginin kendisi, Foucault’yu hatırlayacak olursak, “bir dünyayı düzenleme biçimi”; anlamı ve kullanımı ise, iktidar ilişkilerinin kurgulanmasına hizmet eden bir araçtır. Bu açıdan, bir disiplin olarak tarih, “bilgi üretimine katılan bir unsur” ve dolayısıyla “bugün açısından” bir iktidar edimi haline gelir.
Kolektif bilinçaltını bir yana bırakacak olursak, toplumun organik belleği yoktur ve dolayısıyla her toplumun olayların kaydını tutan birine (eski Mezopotamya’da rahipler, geleneksel toplumlarda vakanüvisler, modern toplumda tarihçiler, vb.) ihtiyacı vardır. Ancak, olayların kaydının tutulması demek, aynı zamanda onların seçmeye ve yorumlamaya tabi tutulması demektir. Bu anlamda, her türlü tarih, geçmişin bir “yeniden kurgulaması”nı içerir ve dolayısıyla kolaylıkla bir ideolojik aygıta dönüşebilir. Nitekim, tarihçinin yapıtlarının, istenen türde toplumsal bilinçlilik biçimleri yaratılmasında kullanıldığı çok sık görülen bir olgudur. Postmodernist teorinin, dili ve dilsel çözümlemeyi ön plana çıkarırken, dil ile gerçeklik arasında varsayılan saydamlık ilişkisini sorgulaması ve dilin hiç de masum bir araç olmayıp, gerçeğin kurgulanmasına ve “yaratılması”na etkin olarak katıldığını vurgulaması da, bilgi üretiminin iktidar yaratıcı özelliğinin açığa çıkarılmasına katkıda bulunur.”
Fatmagül Berktay, Cogito, Sayı 29
Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001
“la canzone di barbara”
Mart 21, 2011
“Çok oldu, bir akşam beni sıkıverdi etin türküsü
Ön kapıdan bir adım attım doğru o karanlık
O kalemler, defterler, yalnızlıklar Edibe’nin koyduğu
Bir karanlık iyi günler diyor iyi günler durup baktık
Bütün o şehirler biraz önce yangından çıkmıştı sanki
O uyumalarını uyanmalarını ben bir güzel yaptım
Şimdi kimse dünyada senleyin güzel uyumaz uyanmaz senleyin
Aman o baktığın denizler anlatılır gibi değil
Sen bir şeye bakıyor musun o anlatılmaz artık
Böyle bir yaprağı bir suyu bir yolu yanın sıra geçiyorum
Bir sokaktan bin sokaktan rüzgârlar koyveriyorum
Bütün gün seni düşünüyorum da bir başkasıyla yatıyorum
Bir şiirde bunları diyorum diyemediklerime geçiyorum
Ne güzel giyimlerini balıkları yolları alıp boyuyorsun
Yalnızlıkları, bir yapraksız ağacı, yukarki karanlığı çiziyorsun
O ala sevin senin şimdi hızlanan çoğalan o şehirlerde
Nice soğuk, kımıltısız gecelerimizden trenler geçiyor
Bu karanlığı ben indirdim bilmem biliyor musun
Sanki bir yaşamlar görmüştük, fukara soluğumuzu yitirmiştik
En çok insan bir yerimiz kopup gitmişti duyuyor musun
Yeniden o sokağa o ulu sıkıntımızın sokağına indik
Hani bir ışıkla başlar ya şiirler artık hep öyle başlıyorum
A’dan Z’ye bir karanlığı büyütüyorum
Şu kadınlar var ya şu kadınlar şu kadınlar yok”
İlhan Berk, Eşik (1947-1975), Sf. 238
Yapı Kredi Yayınları, 3.Baskı, İstanbul Şubat 2007
Fahrenayt ellidokuz atmışbir
Mart 19, 2011
“Ayakbileklerimden bir de tutup sözüm ona
Ellerimle de duyarak basıyorum toprağa
Deli deprenişlerin köpüğüyüm yoksa
Ne hah yerleşip oturdum
Ne bir ayak yeri eşeledim
Ne bir dam aradım başımda
Perişan toztoprak içinde eşyam
Yanlardan
Arkadan otların arasından
Vahşi bir hayvan fırlıyor hatıramın sırtına
Yerim ve yurdum belli değil
Yeni atandım aşkın tıpanlarına
Neyin memuruyum ben nerdeyim
Artıyor çizgi çizgi
Fahrenayt ellidokuz atmışbir
Eyvah hüzün bu
Eyvah hüzün yine
Çatıda alnımın
Hüznüm ağam oldu eyvah
Bir şey yap silkip at
Çare ne – herneyse
Titrek elime zor
Çalkalanıyorsa bir yerde
Ölüyorsa bir yerde
Bağlantılarım tam otomatik
Arzı mıyım ben
Tırnak aralarına kıymık giren ellerin
Hadi düşün beni
İçim otursun aklım
Durulsun diye
Ankara gölü gören bir dağ
Sisler ve katran
Ruhum
Bir iki yaşımda
Aynı boyda çam ağaçları
İki titrek ışık’ız
Güneş altında iki insan gövdesi
Bir gün yağmurlar
Açlıklar perişan saçlar dudaklar
Daima biraz fazlasıyla önünde
Dalgakıranların
Şunu da yaz bedeli olsun
Sabırla titreyerek öyle yalın
Ve kimsemiz olmadan oturacağız
Kıyısında ayrılığın”
Cahit Zarifoğlu, Korku Ve Yakarış
Akabe Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 1984, sf. 133-134
Kameriyeli Mezar
Mart 13, 2011
“Yalnız o bahçıvanın bahçesinde zeytin ağaçları vardır. Mezarlık yolu hiç de sessiz bir yol değil. Bir motorun patpatı, kuş sesi, arı, sinek vızıltısı, denizin çakıla serilişi, karşıda bir harp gemisinin buram buram çıkıp da uzaklarda saatlerce duran dumanı, eşek nanelerinin kırmızı çiçekleri, katırtırnaklarının parlak sarısı, yaban turplarının, ballıbabaların, çalı süpürgelerinin, deve dikenlerinin, karabaşların parıltısı, büyümesi durmuş serviler, sahilin boncuk boncuk camlarla örtülü bir koyunda tabak kırıntıları, camdan şişe tıpaları, geçmiş bir medeniyet asarı gib iyenmiş, keskinliğini suda bırakmış binlerce, bardak, çanak, çömlek, fincan, ilaç şişesi kırıkları, gebermiş at kemikleri. Deniz bütün bunları bu koya nereden alıp getiriyor? Arıların çiçeklerin borularına sokuluyor, üç dört saniyede alacaklarını alıp bir başka çiçeğe uçuyorlar. Bir kuş durmadan cıvıldıyor. Ta Kınalı’dan bir eşek anırtısı geliyor. Zeytin ağaçları sallanmıyorlar bile. Eski Yunan’dan kalmışlar gibi gövdeleri yamru yumru, delik deşik. İşte bizim köyün deniz kenarı mezarlığı Marmara’nın bu durgun gününde, bu, şişe, cam, tabak artıkları parıldayan koya uzanan bir burnun üzerindedir. Önünden kablo geçer. Yola levhalar dikilmiştir. Mezarlıktan evvel, onlar ölüm bahsini açar. (Yüksek tevvettür, kazmayınız. Ölüm tehlikesi!) On adım sonra da mezarlık.
Niyetim mezarlığa gitmek değildi. Kenar yoldan ateş tuğlası harmanının üstüne çıkacaktım. Oradan, eski ocağın içinde sahilden üstüne çıkılamayan kayaların tam önüne bir yol gider. Martı yumurtaları oradadır. Tazeleri ne tatlıdır martı yumurtalarının. Yumurta yuvada üç tane ise sakın almayın, iki tane ise de korkmadan alın, kırın, için. Üç tanelisinin bir tanesini kırarsan içinden bir canlı civciv çıkması ihtimali her zaman vardır. Bir daha da martı yumurtası yiyemezsiniz. Biraz sonra kayaların üstünde olacağım. O acı sesli martıların hepsi havalanacaklar. Acı acı bağrışacaklar. Erkeklerle, hayızdan nifastan kesilmiş martılar sahildeki kayalardan yumurtaları nasıl çaldığımı seyredecekler. Dişiler yumurtaları almaya savaştığımı görünce pike yapan tayyareler gibi bana hücum edecekler, korkutmaya çalışacaklar. Bak korkarsam!
Sahana küçük küçük sarılarıyla, bulanık aklarıyla oturdukları zaman dehşetli bir lodosta deniz kokusu burnunuza gelirse martı yumurtalarının içinden bir tanesi bayattır. Zararı yok. Yiyin, bir taraftan da için. Sessiz, ıssız deniz kenarları, uçmak hisleri, vahşi vahşi bağırmak arzusu martı yumurtası yedikten sonra içinize gelirse yumurta tesirini yapmış demektir. Deniz kenarında soyunup bir Robenson ruhuyla vahşi Cuma’ya seslenebilirsiniz. Martılardan başka kimsecikler duymaz. Martı yumurtalarını severim. Çiğ çiğ içerim. Mezarlıkta ne işim var? Ama beton musallanın önünden geçerken, “ulan, dedim, bakayım şu mezarlığa be!”
Sıra sıra demir beton direkler arasına dikenli teller gerilmişti. İki dikenli tel arasından mezarlığa girdim. İşte bir mezar. Marmara mermerinden kaskatı, parıl parıl: içinde iki kişilik yer. Bir daha boş. Üstü, açmış gelincikler, şebboylarla örtülü. Mezarın kenarlarını; devedikeni çiçeğine benzeyen merserize ipek parıltılı açık pembe bir çiçek açan, yaprakları yeşil etli diyebileceğimiz bir deniz kenarı sarmaşığı kaplamış. Mezarın üstünde 1874-1944 tarihi, bir isim. Sağımda bir başka mezar. Bu güzel bir kameriyeye benziyor. Her tarafı demir çubuklarla örtülü, demir çubuklu bir çatısı da var. Tam üstünde bir ay yıldız. Hani oturup rakı içmek için fevkalade bir yer. Akşam karanlığı basınca kim bilir katırtırnaklarının kokusu ne ağırdır burada. İsimsiz, taşsız, tahtasız kabartıların kenarından kameriyeye yaklaştım. Dört ayak merdiveni de var. Mermer üstüne kazılmış fena bir yazı zorcana okunuyor. Evvelce siyah boya ile üstünden geçilmiş ama zaman boyayı dökmüş. Okudum ama:
Burada kurduk ebediyet yuvamızı
Gelin dostlar süsleyin
Bahar çiçekleri ile yuvamızı
Bunun içinde de bir çift mezar. Bir tanesi hâlâ boş. Ölen erkek. Bir Hüseyin Avni. 1921. Başucunda. Yüksekte gene bir şiir:
Toprakta gezen göğsüme toprak çekilince
Günler bu heyulayı da elbet silecektir
Rahmetle anılmaktadır elbet ebediyet
Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir
Öteki daha boş olan mezarın sahibi Ayşe Hüseyin Avni. Onun da bir şiiri var. İyi okuyamadım. Hatırımda da kalmadı pek, tamamı. Yalnız sensiz yaşamak bana haram olsun, ne yapacağım? Olur mu öyle şey? Nasıl edeceğim, deyip duruyor. İkisinin ortasında yıldızları dökülmüş şu cümle:
Hüseyin Avni ve Ayşe Hüseyin Avni
Ebedi yuvası
Herhalde genç ölmüş bir adam. Doğru, kim nereden seni bilecek. Ben geçtim. Seni merak etmedim Hüseyin Avni Bey ama Ayşe Hanım’ı merak ettim. Belki başka yerde gömülmüştür. Senden sonra pek fazla yaşayacak gibi gözükmüyordu ama, belki de ölmemiştir. Şunun şurasında yirmi altı sene geçmiş, nedir ki, Hüseyin Avni Bey? Belki de çoktan İstanbul’dan çekip gitti. Taşrada evlendi. Çocukları var. Nereye gitmiş olabilir? Belki Konya’ya gitmiştir.
Geçen yaz gelmişlerdir. Şöyle bir Adalar’a uzanalım bugün, dediler. Burgaz’ın önünden geçerlerken yeni kocası:
-Ayşe, bak Burgaz. Sen, orayı bilirim, derdin. Şurası mezarlık mı? Ne de güzel yerde imiş. Senin ilkin orada değil mi?
Ayşe Hanım belki de hafifçe bir şeyler duymuştur. Belki de başını mahzun mahzun sallamış, belki de,
-Aman şimdi bu lafın sırası mı İhsan Bey? Buraya gezmeye geldik, demiştir.
Seni artık hatırlamadığı, hatırlamak bile istemediği için ikinci kocası kıs kıs gülmüş. Böbürlenmiştir, oh olsun Hüseyin Avni Bey.
Belki de Ayşe Hanım İzmir’e gitmiştir. Orada ölmüştür, İzmir’in Akdeniz’e bakan bir mezarlığında da Ayşe Hanım yatıyor. Hiç evlenmemiştir.
Çocuklarınız oldu mu? Sanmıyorum. Siz pek sevişirmişsiniz. Paralı imişsiniz de. Bu çubuklar, bu mermerler, bu çirkin çirkin yaldızlı yazılar az para ile mi olur? İnsanlara birbirinizi sevdiğinizi ilan etmenizin son reklamını doğrusu tamam yapmışsınız. Herhalde siz, olsaydı çocuklarınızı da pek sever, yanınızda yer ayırırdınız. Anca beraber kanca beraber. Çocuklarınız olmamış herhalde. İyi olmuş da olmamış. Bu yabanî otları yolarlardı. Pek yazık olurdu yabanî otlara. Ne de keskin kokuları var. Herhalde birçok hastalıklara iyi gelecek bitkiler bunlar. Sanki bir ecza kutusu şu ısırgana benzeyen koyu yeşil ot. Ayşe Hanım İstanbul’da ise, hâlâ seni düşünüyorsa, neden gelip de bu otları ayıklamıyor, Hüseyin Avni Bey? Belki de pek ihtiyar olmuştur da yüreciği kaldırmıyordu.
Yirmi beş sene geçmeden artık yazılar okunmuyor, kameriye nerde ise çökecek. Zamane insanları da, “Allah allah! Ayşe Hanım’la Hüseyin Avni Bey sevişmişler yahu! Zavallıcıklar!” diyemeyecek kadar dünyaya dalmışlar. Ayşe Hanım hâlâ yaşadığı halde böyle. Ya Ayşe Hanım da öldükten sonra yirmi sene geçmeden bu kameriye yıkılıverecek. Belki de bir nankör insan eli ayağına takılmasın diye kameriyenin hurda demirlerini denize atıverecek. Ne feci şey.
Ayşe Hanım’ı merak ediyorum. Evlendi mi? Nerede şimdi? Hâlâ yaşıyor mu? Ama seni hiç merak etmiyorum Hüseyin Avni Bey. Zengindin, iyi yaşadın, sevdin, sevildin, öldün, gömüldün, olacak oldu yani. Ne yapalım. Bu böyle Hüseyin Avni Beyciğim. Martı yumurtası sevmezdin herhalde sen. Sen hassas, şairane bir adammışsın Hüseyin Avni Bey! Hoşçakal. Ne tuhaf adammışsın. Şiirin de pek kötü ama Ayşe Hanımınkinden iyi.
Mezarlıktan çıkarken tahtası yere düşüp kırılmış bir mezar gördüm. Alıp tahtayı kara kara şu yazıyı okudum üstünde: Muhlis – Burgaz Posta Müdürü. Bakın ben burada yalan söylüyorum işte. Burgaz Posta Müdürü Muhlis’i hatırlıyorum. Babamın arkadaşı idi. Zayıf, kibar, çelebi bir adamdı. Her zaman kahverenkliler giyerdi Uzun, mahzun, kibar bir yüzü vardı. Kınalı’ya bakan burundaki kanepeye oturur, güneşin batışını seyrederdi. Genç bir karısı vardı. Dinç adamdı. Daha yaşayabilirdi. Karısı yüzünden öldü, derler. Buraya gömülmüştü. Tahtası mahtası yoktur. Ama iyi biliyorum ki, buralardadır. Üzeri katırtırnakları, gelincikler, çalı süpürgeleri ile örtülmüştür. Kibar, iyi yürekli, mütevazi Muhlis Bey zaten istemezdi mezar taşı. Nedir mezar taşı sanki? Bilmem hangi büyük adamın mezarını ararlar. Kitaplar mezar bulunamadığı için üzülür. Şu kitaplara da ne oluyor? Alimler şurada olması melhuzdur, derler. Hatta bazen atmasyondan mezar bulurlar. Karagöz’ün mezarı derler, mesela. Ne lüzumsuz şeyler bunlar canım. Belki Karagöz mezar taşı istemezdi. O zamanın mezar taşları da mezar taşı idi ya! Belki de isterdi. Ben olsam ben de o mezar taşlarından isterdim. Muhlis Bey de isterdi öyle bir mezar taşı. Muhlis Gelincik 1880-1932 – Burgaz Posta Müdürü – El Fatiha. Belki Fatiha istemezdi. Sevdigi bir şarkısı vardı:
Akşam kapladı her yeri
Keder sardı dereleri
Bu şarkıyı da elbette mezar taşına kazdırmazdı. Ama belli olmuyor ki şu insanlar. Mezar taşında nasihat bile ediyorlar yaşayana.
Martı yumurtalarına doğru yürüdüm. Keratalar, ne de çıkılması zor yerlere yumurtluyorlar. Nasıl da saklıyorlar onları. Nereden de biliyorlar bir martı yumurtası düşmanı vardır diye. Herhalde insandan saklamıyorlar. Kim bilir, güneşte şu sakin sakin kurunmaya çalışan karabataklar belki martı yumurtası oburudur. Belki de kertenkele, yılan sever martı yumurtasını, kim bilir.
Ellerim kan içinde kaldı. Yüzüm gözüm toprakla doldu. Ama kırka yakın martı yumurtası topladım. Şu yumurtaların birkaçını bizim kuluçkanın altına koysam, kim bilir nasıl şaşırırdı bizim tepeli tavuk. Ne sersem şeydir o. Geçen sene altından ördekler sarı sarı çıktıkları zaman zavallıları suya gitmesinler diye az mı gagalamıştı. Zavallı ördek yavruları bir zaman yalağın içine giremediler. Ama bir sabah bağıra bağıra isyan edip atıverdiler kendilerini suya.
Niye bana üzüntü vermedi bugün ölüm? Yoksa onu düşünmek mi istemiyorum? Hayır, şu Ayşe Hanım’la Hüseyin Avni Bey’e kızdım. Ne ayıp şey birbirini sevdiğini mezardan bile söylemek bir karı koca için.
***
Dün gazinoda üç hanım konuşurlarken duydum.
- Haydi Ayşe Hanım’a gidelim. Bahçesi güzeldir, otururuz, diyordu bir tanesi.
Öteki:
- Sabahleyin gördüm onu, İstanbul’a iniyordu, dedi.
- Hüseyin Avni Bey’den izin almış mı?
Gülüştüler. Önce bu muhavereden bir şey anlamadım. Sonra Ayşe – Hüseyin Avni kelimeleri kafama nedense takıldı. Birdenbire mezarlıktaki kameriyeyi hatırladım. Ne olursa olsun “Kim bu hanım?” diye sorayım şu hanımlara, diyordum. Soramayacaktım ya, bereket versin üçüncü hanıma:
- Kim bu Ayşe Hanım? dedi.
Ötekilerden biri:
- Merhum Hüseyin Avni Bey’in haremi, dedi. Odasında bir resmi vardır. Bir yere mi gidecek, Ayşe Hanım bir şey mi alacak, evini kiraya mı verecek, resmin önüne geçer: “Hüseyin Avni Bey, Hüseyin Avni Bey” der. “Ben bugün İstanbul’a inmek istiyorum. İneyim mi?” Geçenlerde dört çile yün almış. O çileyi iki eliyle tutuyor, ben de yumak yapıyordum. Birdenbire ayağa kalktı. Elinde çile, resme karşı döndü: “Hüseyin Avni Bey, Hüseyin Avni Bey” dedi. “Sana bir kazak öreyim mi?” Bir taraftan da boncuk boncuk gözlerinden yaş dökülür. Korktum doğrusu. Yüreğim ağzıma geldi. “Aman Hanım Teyzeciğim. Allah aşkına yapma,” dedim. Kendini topladı bereket versin. “Ah kızım ah!” dedi, “Ne adamdı o.”
Üçüncü Hanım gene sordu:
- Kaç yaşlarında bu hanım?
- Yetmişlik var. Ama her işini Hüseyin Avni Bey’e danışır. Ona danışmadan adım atmaz.
Seni Hüseyin Avni Bey seni. Nasıl da bağlamışsın kadını. Bu işin sırrını da beraber gömdün gitti.”
Varlık, (324) Temmuz 1947
Sait Faik Abasıyanık, Lüzumsuz Adam (Kameriyeli Mezar)
Yapı Kredi Yayınları, 13.Baskı, İstanbul Ocak 2010, sf. 76-82
no one knows i’m gone
Mart 4, 2011
Bir şeyler değişmiş olmalı. Artıların, eksilerin toplamını yapmak istemiyorum artık. Kayıtsız ve devinimsiz olacağım. Bunu yapmakta zorlanmayacağım. Sıçramamam gerekiyor yalnızca. Ama daha az sıçrıyorum buraya geldiğimden bu yana. Kuşkusuz hâlâ sabırsızca hareketlerde bulunuyorum. Kaçınmam gerekiyor bunlardan, iki üç hafta boyunca. Abartıya kaçmamalı, gülüp ağlamalarımda ölçülü kalarak, kendimi kaybetmemeliyim. Evet, sonunda doğal olacak, daha çok acı çekeceğim, sonra azalacak acılarım, bundan bir sonuç çıkarmayacağım, kendimi daha az dinleyeceğim, ne sıcak ne de soğuk olacağım, ılık olacağım, ılık öleceğim, coşkudan uzak. Ölürken izlemeyeceğim kendimi, her şeyi bozabilir bu. Kendimi yaşarken izledim mi? Yakındım mı hiç? Öyleyse neden seviniyorum şimdi. İster istemez hoşnutum durumumdan ama öyle el çırpacak kadar da değil hoşnutluğum. Hep hoşnuttum durumumdan, alacağımın ödeceğini bildiğim için. İşte eski borçlum da yanımda şimdi. Boynuna sarılmak için bir neden mi bu? Soruları yanıtlamayacağım artık. Kendime başka soru da sormamaya çalışacağım. Beni görebilecekler, artık yeryüzünde görmeyecekler. Bu arada kendime öyküler anlatacağım, becerebilirsem. Eski öykülerin benzeri olmayacak bunlar, işte böyle. Güzel de olmayacak bu öyküler, çirkin de, gösterişsiz olacaklar, çirkinlik de güzellik de heyecan da taşımayacaklar artık, bu öykünün anlatıcısı gibi yaşamdan yoksun olacaklar. Ne dedim ben? Önemi yok bunun. Bana büyük haz vereceklerini umuyorum bu öykülerin, belli bir haz vereceğini. Haz duyuyorum. İşte bu, yeterince şeye sahibim, alacağım ödeniyor, hiçbir şeye gereksinimim yok. Bu arada şunu söylememe izin verin, hiç kimseyi bağışlamıyorum. Onların hepsine rezil bir yaşam, sonra da cehennem ateşi ve dondurucu soğuklar diliyorum, bir de geleceğin iğrenç kuşakları arasında saygın bir ad. Bu akşamlık bu kadar.
Samuel Beckett, Malone Ölüyor (Malone Meurt)
Ayrıntı Yayınları, 1.Basım, Mayıs 1997, Çv. Uğur Ün. sf.186
kimseler, arkadaşlar, herkesler
Mart 1, 2011
kötü hissetmek: kimseler, arkadaşlar, herkesler
ölü bir iktisatçının kaderini özetler
öldü ve bütün mağazalar açıldı
doğru anlamak diye buna derim
binadaki çaycıyla aynı partiye oy vermiş patronun bildikleri:
“bütün reklamlar doğrudur ve asla güvenlikçiyle göz göze gelme”
otomatik kötülük ve alttan ısıtmalı; alışınca yani
akşam oldumu işler karışır
yollarda kendi kendine konuşursun
dalgınsan hep biriyle karıştırılırsın
dizlerinden duyarsın, omuzçukurundaki su
devlet çucuum, bir artı bir çocuum, şehirdeki yetimim
seni sonsuza kadar sevdim
sen yokken gözyaşların silindi
işimiz, tek hünerimiz bu
kesinlikle tek başına deneme ama
öyle olmaz! öyle olmaz!
yakıcıdır, bir fazlası yıkar; boğucu daha derini
dans edemeyen dansçı kız biblolarına bakmak
sonsuza kadar dans edemez bilimi: işimiz bu
dünyanın en temiz evinde
bir yoldaş su içer, dünyanın en temiz bardağından
hiçbir şey karıştırılmaz ve şimdilik çörekler tazedir
işimiz, hünerimiz: gözyaşlarını silmek
bazı kitap yapraklarından koparıp koparıp da
pörsümüş gri pijamayla adi sünger yataklara kapandığında
dansçı kız biblolarının, dansçı ama hareket edemiyor
o bile ağlamaz senle, dene bak
söylemek, işimiz bu.
taklit bir gökyüzünün altında at koşturmak
gerçek bir süvarinin aklını taşıyarak
kolay değil, atlar şampiyon olur, gerisi unutulur
o çirkin, geçkin bakirenin
oyuncak tabancası doldurulur
gözyaşları nasıl ama birincilikle akardı
kötü hissetmek: kimseler, arkadaşlar, herkesler
henüz kusursuz tek saniye düşünemedim
ama tam iki kere, tek saniye eksiksiz
seni sonsuza kadar sevdim.
Osman Konuk, Seni Sonsuza Kadar Sevdim
Beyaz Manto, Sayı 14, Sf.1
“i’ll cut the hearts from pharaohs”
Şubat 27, 2011
Bu doğrultuda olmak üzere, bilmek, yabancı bir şeyi kendine mal etmekten başka bir şey değildir, insan, o şeyi bir hayvan gibi öldürür, parçalar ve sindirir. İnanç, artık değiştirilmesi mümkün olmayan, donmuş ilişkidir. Araştırma, sabitleme ile eş anlamlıdır. Karakter, kendini değiştirme tembelliğidir. Bir insanı tanımak, ondan artık nerdeyse hiç etkilenmemektir. Anlayış, bir tür bakıştır. Hakikat, nesnel ve gayri ihtiyari düşünmeye yönelik başarılı girişimdir. (sf.283)
Ulrich, bu tutumu çok iyi tanıyordu. Bu noktada belki de ruhçuluğa karşı bir teşekkür borcunu yerine getirmek gerekiyordu; çünkü ruhçuluk, ölmüş kadın aşçıların öbür dünyadan verdikleri raporları hatırlatır ve komik bir şekilde, Tanrıyı olmasa bile en azından ruhları, karanlıkta insanın boğazından soğuk bir yemekmişçesine kaşıklamaya yönelik kaba metafizik ihtiyacı doyurmak peşindeydi. Eski zamanlarda Tanrı ya da onun yoldaşlarıyla kişisel bir temas kurmaya yönelik olan ve söylendiğine göre bir tür esrikliği andıran bu ihtiyaç, zarif ve kısmen de hayranlık verici şekillenmesine rağmen yine de yeryüzündeki kaba tutum ile, son derece alışılmadık nitelikte ve belirlenebilmesi olanaksız bir sezgi durumunun yaşantılarının birbirine karışmasını temsil ediyordu. Metafizik olan, bu durumun içine yerleştirilmiş fiziksellikti, dünyevi isteklerin bir yansımasıydı, çünkü insan ona baktığında, yaşanılan zamanın ürünü olan tasarımların insanda görebileceği beklentisini çok canlı bir biçimde uyandırdıkları ne ise, onu görüyordu. Ama öte yandan özellikle zekanın tasarımları, zamanla değişir ve inandırılıcığını kaybeder; bugün birisi kalkıp Tanrının kendisiyle konuştuğunu, onu şakacı bir tavırla saçlarından yakalayıp kendi katına çektiği veya nasıl olduğu tam anlaşılamayan, fakat çok tatlı bir şekilde onun göğsüne süzülüverdiğini anlatmak isteyecek olsa, içinde yaşantılarını dile getirdiği bu tasarımlara hiç kimse inanmazdı ve inanmayanların başına da doğal olarak Tanrının resmi hizmetkarları gelirdi; çünkü aklı temel alan bir çağın çocukları olarak bunlar, histerik yandaşlarınca gerçek yüzlerinin sergilenmesi ihtimali karşısında çok insani denilebilecek bir korku duyarlar. Bunun sonucunda insanın gerek ortaçağda gerekse antikçağ putperestliğinde örnekleri çok ve açıkça mevcut bulunan yaşantıları hayal ürünü ve hastalık belirtileri saymak zorunluluğuyla karşılaşması, ya da bunların şimdiye kadar içine dahil edildikleri mistik bağlantıdan farklı bir şey içerdiği ihtimalini hesaba katmasıdır; bu noktada, salt bir yaşantı çekirdeğinin varlığı söz konusudur; bu çekirdeğin katı deneyim ilkelerine göre de inandırıcı olması gerekecektir; böyle bir durumda da söz konusu çekirdek, bundan üst dünyaya ait ilişkilerimiz konusunda ne gibi sonuçlar çıkarilabileceği şeklinde ikinci soruya gelinmezden çok önce, doğal olarak çok önemli bir mesele niteliği kazanacaktır. Ve teolojik aklın düzenine yerleştirilmiş olan inanç, her alanda bugün egemen olan aklın kuşkularını ve çelişkileriyle amansız bir savaş vermek durumunda kalırken, göründüğü kadarıyla mistik kavrayışın çıplak, geleneksel bütün kavramsal inanç kabuklarından soyulmuş, eski dini tasarımlardan çözülmüş, belki de artık sadece dinsel diye adlandırılması neredeyse imkansız temel yaşantısı gerçekten de çok yaygınlaşmıştır ve bu yaşantı, gündüz vakti yolunu kaybetmiş olan bir gece kuşu gibi zamanımızda bir hayaletin kanat çırpışlarıyla dolanıp durmaktadır. (sf.278 – 279)
Robert Musil, Niteliksiz Adam II.
Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Eylül 2009 İstanbul, Çv. Ahmet Celal.
The water’s clear and innocent
Şubat 19, 2011
“Sana baktıkça tatlım, Rus Ruletinde kaybet-
menin acısı gibi bir acı duyuyorum.” [Dodo Donor, Can Çekişmenin İcapları]
Hacer Ceren elinde bir bastonla eşikte duruyor.
Güzelliğiyle balıkları bile kendine çeken bu kadına aşığım. Bundan tam 4 sene, 7 ay, 13 gün önce nişanlanmıştık. Ve bundan tam 4 sene, 7 ay, 12 gün önce “yüzükleri gömelim Habip” dedi bana. Bir erkeğin hayatında, gerçekten 24 saat süren bir gün vardır. Hacer Ceren’le nişanlı olduğumuz o gün benim için öyleydi. Nişanı bozmasına itiraz etmedim. Beni dinlemez zaten. Hacer Hobo olmayı reddetti diye onu suçlayamam.
İniyor muyuz çıkıyor muyuz bilmiyorum. Hacer Ceren, asansörün aynasında kirpiklerini inceliyor. Boşluğa bakarak mırlıyorum: “Hayatının geri kalanını birisiyle geçirmek istediğini anladığın zaman, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını istersin.”
“Biliyor musun Hobbit? [Bana Hobbit der.]
“Neyi?”
“Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.” Ve yanağımı öpüyor.
“Bir gözlük almalısın Gerenimo. [Gerenimo, Hacer Ceren'in lakabı.]
“Neden?”
“Her defasında dudaklarımı ıskalıyorsun.”
Hiç unutmam, bundan tam 4 sene 7 ay 11 gün önceydi. Yüzünde badem unu, yumurta akı ve gül suyu karışımından oluşan maskesiyle Hacer Ceren, pencereyi açıp bana seslendi: “Habip Hobo, gün boyu beni takip ettin sesimi çıkarmadım. Bana Cyrano’luk taslama artık. Burnundan zorun mu var!”
Yavaşça sokağın ortasına yürüdüm. Bir araba ani bir fren çığlığıyla dibimde durdu. Fren sesi kalbimden gelmişti sanki. Şoför şimdi de kornaya basıyordu. Korna sesi Hacer Ceren’in gözlerinden geliyordu sanki. İki adımda Hacer Ceren’in sarktığı pencerenin hizasına vardım. Başımı iyice geriye atmıştım ve boynum ağrımaya başlamıştı. İniltili bir haykırışla, “Gerenimo” dedim, “Daha dün cennetteydim fakat şimdi cehennemdeyim.” İçeri girip pencereyi kapattı. Biraz sonra apartmanın dış kapısından çıkarken bana cevap veriyordu: “Mark Twain der ki: Cennet ve cehennem hakkında ileri geri konuşmam, çünkü ikisinde de dostlarım var.” Ve elime bir kitap tutuşturup geri döndü. Kitaba baktım: “Cennete dair İfritvari Mülahazalar / Mark Twain.” Rastgele bir sayfa açıp okudum. “Gök gürültüsü korkutur, fakat asıl işi yapan şimşektir.”
Hacer Ceren’le bir yaz gecesi terastaki masalardan birinde oturuyoruz. Gözlerinin ışıltısı, İstanbul Boğazı’nınkini bile bastırıyor. Masaya, editörlüğünü yaptığı Şimdi dergisinin yeni bir sayısını bırakıyor. Kapak konusu, “Evlilik: Çifte standart.”
Abartılı hareketlerle dilimin altından bir elmas yüzük çıkarıyorum. Hacer Ceren’in bileğini kavrayıp yüzük parmağını yaladıktan sonra yüzüğü şlak diye takıyorum. “Evlen benimle Gerenimo.”
“Ağzından çıkanı, kulağın duyuyor mu?”
“Beni boşver, sende durum nedir?”
“Pekala, Hobbit, şunu bil ki soyadımdan vazgeçmem.”
“Ben de sevgilim.”
Müstakbel Hacer Ceren Hobo, gözlerini gözlerimden ayırmadan başını eğerek, katlanmış elindeki yüzüğün elmasına bir öpücük konduruyor.
Hacer Ceren’le caddelerde kol kola yürüyoruz.
Hacer Ceren’le lunaparkta, gondola biniyoruz.
Hacer Ceren’le Venedikte gondola biniyoruz.
Hacer Ceren’le Baudrillard’ın konferasına gidiyoruz.
Hacer Ceren’le bir balonun sepetinde yükseliyoruz.
Hacer Ceren’le bir Cerrahi tekkesinde sessizce oturuyoruz.
Hacer Ceren’e viyola çalıyorum.
Hacer Ceren’e papatya alıyorum.
Hacer Ceren’e küçük sihirbazlık numaraları yapıyorum.
Budapeşte’den Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Paris’ten Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Kahire’den Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Bükreş’ten Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Şanghay’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Münih’ten Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Kalküta’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Barselona’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Dubai’den Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Johannesburg’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Oslo’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Marakeş’ten Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Dünyanın neresine gidersem gideyim, gönlümün başkentinde oturan Hacer Ceren’le irtibatı koparmıyorum.
Murat Menteş, Dublörün Dilemması
İletişim Yayınları, 1.Basım, sf. 192, 193, 194, 195
Hafriyat Alanı
Şubat 14, 2011
“Ya da hiç beklemediği bir anda, O’nun bir apartman tepesine çıkıp kendini boşluğa bırakması gibi bir şey. Betonda kan izi, çevrede meraklı kalabalık. Ve hâlâ nefes almak, ay sonunu düşünmek, rakıyı bırakıp biraya yüklenmek, elin arada bir 14′lüye gitmesi, eski bir aşkın izini sürmek, konuşma isteksizliği, sağır olma isteği, damarlarda dolaşan yedi kilo kan, iki kilometre sinir; yaşamak aşağı yukarı böyle bir şeydi herhalde.”
Emrah Serbes, Son Hafriyat, sf. 111
Roman, İletişim Yayınları, İstanbul 2008
Air Born
Ocak 28, 2011
İğrenç beyazlıktaki, porselen dişleri ve o kemik saplı kalın çerçeveli gözlükleri ile bizim insanımızın nasıl yaşamasını gerektiğini ağızlarını yayarak anlatan medya maymunlarının, ellerinden düşürmedikleri şarap şişeleri ile bu toprağın insanının dertlerine zurna kafa ile yazdığı sikko şiirler ile sözcü olduğunu iddia edenlerin, google’den sorup, youtube videoları ile desteklediği hastalıklı fikirlerini sanal ortamlarda kafa siken ergen trollerin görmesini çok isterdim o günleri. Hayat bu, ezber bozduruyor. Plaza ofislerinden yorum yaparak, kürtlere küfür ederek, türkleri suçlayarak türkü barlar’da içilen iki biranın gazına gelerek ne bu vatan kurtuluyor, ne halklar kardeş oluyor. (…)
*******
Sara Jane geliyordu. İstersen ben geleyim demiştim. Olmaz, “time to pay back” tarzında bir şeyler söylemişti. İki defa daha konuşmuştuk. Sanırım cumartesi gelecekti. Pazar kalacaktı. Pazartesi sabahtan gidecekti. Hiç dinmeyen o sızıyı dindirecekti. Hep aklımdaydı. Bir semboldü. Sara jane; sevgi, aşk, bir umut, beklenti olmadı. Her götüm sıkıştığında sığındığım bir karaltıydı. Her yediğim bok sonrası içimdeki köpekliğimin bahanesi olmuştu. Bir zaman sonra hatırlamazsınız böyle sakat ilişkilerde. Her götünüz sıkıştığında, her tekme yediğinizde, her tökezlediğinizde, her vicdan muhasebesinde o karanlık gölgeye sığınırsınız. Kendimizi kandırır, kendimize acı vermeye bayılırız böyle zamanlarda. Kendimize sorular sorar, cevaplarını kendimiz veririz. Duymak istediğimiz yalan cevaplar bizi bağlar hayata. Belki, keşke, acaba, olabilir miydi, olmalı mıydı, olsaydı, yoksa, sanki; diye başlar kendimize verdiğimiz cevaplar. Kendimizi kandırırız. Boş boş duvarlara bakarken. Her yediğimiz tokattan sonra.
Cumartesi günü gittim tren istasyonuna. Yorucu olmuştu yürümek. Artık yürürken zorlanıyordum, kilo yüzünden. Bir gün önce biraz alışveriş yapmıştım. Bir eşofman altı almıştım. Bir de bol kazak. Yeşildi sanırım rengi. Berbere gitmiştim, saçlarımı düzelttirmeye. Düzeltilecek pek bir saçım da yoktu. Bir numaraya vurdurmuştum. Ali’den anahtarları almıştım. Üç tane boş oda vardı. Birinde yatardı işte. Tren geldi. Bank gibi bir şeyler var. Oturdum. Bunu seyrediyorum. İndi trenden. Yüzündeki o masumluk gitmiş. Saçları yine sarı. Sapsarı. Şaşkın değil. Antalya hava alanında karşılamıştım. İlk ve son defa. O zaman şaşkın ördek gibiydi. Dişilik çökmüş yüzüne. Pek kızarmıyor eskisi gibi. Beni görmedi. Gittim yanına. Merhaba dedim. Baktı yüzüme. Merhaba dedi. Öylece baktık bir süre birbirimize.
Hadi gezdir bana buraları, dedi. Yürümeye başladık. Hiç konuşmadan tren istasyonun dışına çıktık. Göz ucu ile bana bakıyordu. Görebiliyordum, kaçamak bakışlarını. Görmezlikten geliyordum. Gözlerinin içine bakacak cesaretim yoktu. Nefes nefese kalmıştım zaten merdivenlerden çıkarken. Nereye gidiyoruz? dedi. Merkez en fazla 10 dakika dedim. Biliyorum, geldim ben buraya birkaç defa, ama fazla vaktim yok bir yere oturalım, dedi. İyi. Dedim. Tamam. Sormadım. Hani iki gün kalacaktın? diye. Aç mısın? diye sordum. Çok güzel soğuk sandviç yapan bir yer vardı. Deli yaparlardı. Yok dedi. Olsun oraya gidelim, dedim. Oturduk. Birer kahve söyledik. Anlattı. Anlatıyordu gözümün içine bakmadan. En sonunda “üzgünüm” dedi. “Ben seni hiç üzmek istemedim ki”, dedim. Kafasını öne eğdi. Bana burayı gezdirsene, dedi. Birkaç saat vaktim var. Zaten tren istasyonun karşısındaydık. Biletini aldı. Komik. Bana ilk defa o öğretmişti “re-turn” bilet almayı. Niyeti kalmaktı burada. Aslında. Ama bir ucube ile karşılaşınca olmadı. Sanırım. Sormadım da. Dolaştık biraz. Anlattı, anlattı, anlattı. Benim anlatacak pek bir şeyim yoktu. Üzgünüm dedi. Tekrar. Üzülme dedim. İngilizcen çok ilerlemiş dedi. İngiltere üzerimden geçti benim. Demedim. “Ben Amerika’ya gideceğim”, anlattı işte. Gitmem gerek dedi. Döndük tren istasyonuna. Yanağımdan öptü. Trene binerken, birden. Bir sahne gördüm. Yüzünde bir gülüş. Gülmek değil de bir bakış. Bir anlık. Bir sinsilik, sinsice, kahpece bir gülümseme.
Hani soğuk bir şeye dokunursunuz. Karanlıkta yolunuzu bulmaya çalışırken. Yapış yapış. Soğuk bir şey gelir elinize. Tiksinirsiniz. Ne olduğunu bilmeden. Öyle bir şey işte. O bakış. Tiksinmiştim. İlk defa tiksinmiştim.
Tren gitti.
Oturdum bir sigara yaktım. Döndüm. Dükkanın üzerindeki o köşeme.
İlk defa tiksindim.
Müstear; Angutyus
Via Sözlükspot
“Disamistade”
Ocak 26, 2011
“Hayır, hiçbir zaman kurtulamadım kendimden, hatta yaşadığım bölgenin sınırlarını bile bilmiyordum. Ama oldukça geniş sanıyordum onları. Ancak, bu inanç hiçbir ciddi temele dayanmıyordu, basit bir inançtı sadece. Çünkü bölgem gidebildiğim yerde sona erseydi, bana öyle geliyor ki, bir çeşit alçalış bana bunu hissettirirdi. Çünkü bölgeler, bildiğim kadarıyla ansızın bitmez, belli belirsize birbirlerinin içinde erirler. Ve ben, hiçbir zaman böyle bir şey fark etmedim. Şu ya da bu yönde, ne kadar gidersem gideyim, gök aynı gök, toprak aynı topraktı, günler ve geceler boyu, hep aynıydı. Öte yandan, eğer bölgeler belli belirsizce birbirlerinin içinde eriyorsa, ki kanıtlanması gereken bir noktadır bu, o zaman, hep orda olduğumu sanırken, birçok kez kendi bölgemden dışarı çıkmışımdır belki. Ama basit inancımı sürdürmek daha işime gelir, bana, Molloy, senin bölgen çok geniş, hiçbir zaman çıkmadın onun dışına, bundan böyle de çıkmayacaksın, diyen inancımı. Ve onun o uzak sınırları içinde nereye gidersen git, hep aynı şey, tıpatıp aynı şey olacak. Bundan şu sonuç çıkarılabilir ki, yer değiştirmelerimin, katettiğim yerlerle hiçbir alışverişi yoktu, onlar başka bir şeyden, örneğin, göze görünmez sarsıntılarla beni yorgunluktan dinginliğe, dinginlikten yorgunluğa götüren gizli tekerlekten ileri geliyorlardı. Ama şimdi aylak aylak dolaşmıyorum artık, hiçbir yere gitmiyorum, hatta yerimden bile kıpırdamıyorum, bununla birlikte hiçbir şey değişmemiştir. Odamın, yatağımın, vücudumun sınırları benden en az bölgemin sınırları kadar, görkemli günlerimin sınırları kadar uzak. Ve çevrim sarsılarak devam ediyor, kaçışlar ve açık ordugahlar, sınırsız bir Mısır’da çocuksuz ve anasız. Ve örtünün üstündeki ellerim, daha şimdiden buruşmaya başlamış ellerime bakıyorum, benim değil artık onlar, kolum yok benim, bir çift bu, örtüyle oynuyorlar, belki de aşk oyunları bunlar, belki birbirlerinin üstüne çıkacaklar. Ama çok sürmüyor bu, yavaş yavaş kendime çekiyorum onları, oh direniş başlıyor. Kimi zaman, ayaklarım için de aynı şey oluyor, onları, biri parmaksız, biri parmaklı halde yatağın ucunda gördüğüm zaman. Ve bu, ayrıca üstünde durulmaya değer bir noktadır. Çünkü bacaklarım, az önceki kollarımın yerini tutan bacaklarım, şimdi, kaskatı ve son derece duyarlıdır ve onları, hani bir bakıma kazasız belasız duran kollarım gibi unutamamalıydım. Bununla birlikte unutuyorum ve benden uzakta, birbirlerini gözleyen çifte bakıyorum. Ama ayaklarımı, böyle oldukları zaman kendime çekmiyorum, çünkü yapamam bunu, onlar, benden uzakta, gerçi az öncekine oranla daha uzakta, ama yine de uzakta, öylece kalakalıyorlar. Toplanma borusunun susuşu. Kentten kesin olarak çıktığım ve geriye dönüp baktığım zaman, kentin bir parçasına baktığım zaman, sanki işte o anda, bunun benim kentim olup olmadığını anlamam gerekir gibiydi. Ama öyle olmadı, boşu boşuna baktım ona, belki de hiçbir soru sormadan, geri dönüp yalnızca alınyazımı kışkırtmak için baktım. Belki de, sadece bakıyormuş gibi yapıyordum. İçimde, bisikletimi arama duygusu yoktu, hayır, gerçekten yoktu. Daha önce de söylediğim gibi, karanlıkta, kırın ıssız, dar yollarında, küçük tepecikler arasında inip çıkarak ilerlemek pek de hoşnutsuzluk yaratmıyordu bende. Ve kendi kendime, başkaları tarafından tedirgin edilme şansız az, diyordum, tersine, eğer görürlerse, ben onları terdirgin ederim. Sabahları saklanmak gerekir. İnsanlar, canlı ve her şeye hazır olarak, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak, sizden de bunları bekleyerek uyanırlar.”
“Sözcüklerin ve ölü şeylerin bildiği kadarını biliyorum, ve bu, tıpkı iyi kurulmuş cümlelerdeki gibi, cesetlerin o uzun sonatındaki gibi, bir başı, bir ortası, bir de sonu olan, güzel, küçük bir toplam meydana getiriyor. Ve ister şunu, ister bunu ya da başka bir şey söyleyeyim, gerçekten hiç önemi yok. Söylemek, uydurmak demektir. Doğru ya da yanlış. İnsan hiç bir şey uydurmaz, uydurduğunu, kaçıp kurtulduğunu sanır, oysa dersini gevelemekten, öğrenip unutulmuş bir düşüncenin kırıntılarını, üzerinde ağlayıp durduğumuz gözyaşşız yaşamı gevelemekten başka bir şey yapmaz. Ondan sonrası bok.”
Samuel Beckett, Molloy, sf. 87, 88, 89, 154
Çv. Bertan Onaran, Cem Yayınevi, Yaylacılık Matbaası, İstanbul 1967
Sıkı Sinema, Sıkı Şiir
Ocak 19, 2011
(…)
GÜLİN TOKAT: Sinema ve şiir?
ECE AYHAN: Sinema ve şiir arasındaki ilişki? Ben ‘Sıkı Sinema’ diyorum. Nasıl şiirin birimi sözcükse, sinemanın birimi de sekansdır. ‘Sıkı Şiir’ deyince akla şunlar geliyor: Pound, Eliot, Dylan, Thomas, Cemal Süreya, İsmet Özel… Yani şair-sinemacı Tarkovsky! (Sözde aydınlar, kara sinekler gibi üşüşmüş Tarkovsky’ye, böyle olduğu için uzak duruyorum şimdi, oysa ilk kez 1967′de gösterilen Tarkovsky’nin İvan’ın Çocukluğu filmini bizim altın saçlı Nahit Hanım bile hatırlıyor.) Acaba Jim Jarmush bir Jean Vigo olabilir mi? Jim Jarmush’un Türk sinemasında, bir karşılığı olmasını isterdim. Öyle filmler çekmek için pek büyük paralar da gerekmiyor.
G.T.- İyi ama kim görecek?
E. A.- Bir filmde ünlü bir yıldız olmazsa ayak’a giremezsin elbet.
G.T- Ayağa da düşmezsin ama. Greta Garbo yalnızca Greta Garbo idi.
E.A- Giyinen bir gencin izledindiğini anlayınca giyinme numarası yapması gibi.
G.T- Bir filmin starı, Türkçe söylersek yıldızı (hani eleştirmenler yıldız takıyorlar ya) anlamdır; anlamın katlarına göre parlar.
E.A- Bellechio’nun 4.Henry filminde de Hamlet Ofelya’ya ”manastıra kapan” der. Manastır sözcüğü kerhane anlamına da geliyordur çünkü. Sıkı Sinema’da çift anlamlılık aranır, aranmalıdır.* Siyasete giriyoruz; Celal Bayar 1978′de ”Bu kış komünizm gelecek” demişti. Hınzırca bir laf ama doğru. Politikadaki ‘nesnel karşılık’ işte budur. Sıkı sinemacı bunu bilir. Sözgelimi De Sica, Milano Mucizesi’nde gecekondu sokaklarında balonlarıyla birlikte havalanan baloncunun havalanmasını önlemek için ağzına hemen ekmek tıkmıştır. Cebine taş da koyabilirdi Zavattini’nin senaryosunda yok bu ayrıntı, ama De Sica, Sıkı Sinema’cıdır, olayın nesnel karşılığını bulmuştur. (Objektive Corelation’ın karşılığı sözlükte ‘nesnel bağlılaşık’mış, oysa işin içinde kesin bir karşılıklılık da var, n’aber?) Kierkegaad da Korku ve Titreme’sinde inancın gücü konusunda konuşmak yerine İbrahim’in oğlunu kurban etme meselesini ele alır.
G.T.- Bizde ise ‘söylev’ ve ‘fetva’ hala çok önemli değil mi? Belki de yarım yamalak bildiğimizden bildiklerimizin altını çizeriz. Kuşkulanmak diye bir şey yoktur nedense.
E.A.- Evet, Sıkı Sinema bir şeyin altını çizmez. Yalnız gösterir. Tanpınar Huzur romanında Alaiyeli (Alanyalı) Ahmet’e, sevdiği kadını gömmek için dağlarda derin bir çukur kazdırır. Çukur öyle derindir ki, Ahmet buradan nasıl çıkacağını düşünmeye başlar. Tanpınar dayanamaz, çukurun neden böyle derin kazıldığını açıklamak gereği duyar. İnsan eli ulaşmasın diyeymiş. Oysa bu gereksizdir. Sıkı Sinema, böyle bir şeyi Tanpınar gibi yapmaz, yapmamalıdır. Hemen anlaşılmayabilirsin, göze alacaksın. Çoğunluk her zaman başlangıçta yanılabilir, sonradan ayıyorlar sanki. Yan yan değil de doğru doğru yürüyen bir yengece bakarak, diğerleri ”sarhoş galiba” diyebiliyorlar. Kuşkulanmak önemli elbet. Marx’ın en sevdiği Latince özdeyiş; ”Her şeyden kuşkulan” anlamına gelen ”Omnibus debutandum”dur. Yani her şeyi kurcala.
G.T- Sıkı Sinema için bir mesel bulabilir miyiz acaba?
E.A- Tabii. Sözgelimi Cemal Süreya’nın İkinci Yeni serüvenini anlatışı gibi. (Ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle televizyon röportajında, İkinci Yeni’yi bir meselle tanımlamıştı.) Temelde zorla dinletilen muhacir türküleri. Borulu gramofonla. Şöyle: Adam, sevdiği kadını, ya da nesneyi, kızıp denize atar. Sözde ondan kurtulacaktır. Sonra hemen pişman olur, kendisi de atlar arkasından denize. Kadın ya da nesne, akıntıyla Çanakkale Boğazı’na gider. Adam yetişir, tam yakalayacaktır ki, Çanakkale Boğazı’nda canavarlar, mitolojik canavarlar çıkar karşısına. Sevgiliyi orada elden kaçırır. Haydi. Akdeniz serüveni başlar. Cebelitarık Boğazı’na gelinir. Orada da yakalayamaz. Panama Kanalı’nda nöbetçiler görür. Bu sefer de sevdiği ya da kızdığı nesnenin ya da kadının Atlantik serüveni başlamıştır. Okyanus’ta, Hawaii Adaları’nda Gaugin’i yanına alır adam. Mavi ipek bir helikopter gelir…
G.T- (By meselin sonu konusunda Hasan Turhanlı -Fransız Hasan- ile anlaşamadık. Mavi ipek bir helikopter gelir mi gerçekten? Gelirse kurtardığı yalnızca adam mıdır, yoksa sevdiği kadın mıdır, yoksa bir başkası mı? Adam, bir daha denize atmamak için kadını, kalın bir urganla dut ağacına mı bağlar?)
E.A.- … O kadına ya da nesneye zorla dinletilen muhacir türküleri değil midir İkinci Yeni?
G.T.- Wittgenstein ”özgünlük alçakgönüllülüktür” diyor. Bizde alçakgönüllü sinemacılar var mı?
E.A.- İlhan Berk evine bir kız geldiğinde eline hemen bir pipo alır. Şimdi pipolulara bir yana bırakalım. Genellikle özgünlüğü az etki altında kalmak sanıyorlar, oysa çok etki altında kalacaksın ki, özgünlük ortaya çıksın. Wittgenstein bu yargısı çok hoşuma gitmişti. Şimdi Turgut Uyar aklıma geldi. Turgut Uyar bir gün bana ”Artık şiir yazamıyorum” bile diyebilmişti. Çünkü hiçbir eski ve eskimiş şair kolay kolay bunu söylemez! Ama Sivil Şiir’e gelince iş değişir, Sivil Şair bunu açık açık söylebilir. Fellini de 1956′da ”Ben ortaçağda yaşasaydım, kesenkes şair olurdum” der. Mustafa Irgat bir günü bana Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın en iyi filmi demişti, tam İkinci Yeni’nin karşılığıymış. Oysa Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın en iyi filmi falan değil. Hele İkinci Yeni ile hiçbir ilişiği yoktur. Metin Erksan olsa olsa Milli Edebiyat döneminde sayılabilir. Bak Mehmet Emin Yurdakul’a karşılık gelebilir. Şiir toplumu gerçekten ufak bir toplumdur. Zaten Türkiye şiire kapalı bir topluluk değil midir? Buna karşılık sinema toplumu genişler, gittikçe genişler.
G.T.- Eh genişleyen, şişmanlayan bir toplulukta sıkı, ince, uzun bir ‘delikanlı sinema’ zor olur tabii. Yine de birkaç isim verebilir misiniz?
E.A.- Sıkı Sinema’nın dört-dörtlük şiir-sinema olmasını isterim ben. Yavuz Turgul, Nesli Çölgeçen, Orhan Oğuz, Fehmi Yaşar, Seçkin Yasar, Reha Erdem… Macit Koper de, Genco Erkal da, Ahmet Soner de, Füsun Demirel de, Gülsün Tuncer de, Mehmet Atak da benim için ‘Sıkı Sinemacı’dırlar.
G.T.- Ben bu isimleri yan yana aynı satır içinde düşünemiyorum.
E.A.- Ben de ayırıyorum aslında. Ama, Cemal Süreya ile sıkı fıkı arkadaş olduğumuz halde birbirimizden pek etkilenmedik. 1989′da Sıcak Nal’da Cemal Süreya ”İki aslan derinliğine iki atla sevişirdi” der. Bu dize dışında yazdıkları, kendime taşıma bakımından benim ilgimi çekmedi. Cemal Süreya kendi hayatındaki trajiği şiirine neden geçirmedi diye hep düşünmüşümdür. Edip Cansever de Sezai Karakoç ile bir gün sokakta karşılaşsa onu tanımazdı, tanıyamazdı da. Yine de adlarımız birlikte anıldı. Yukarıda adlarını andığım Genco Erkal, Mehmet Atak, Macit Koper, Fehmi Yaşar gibi sinemacıların şiire biraz yakın olduklarını düşünüyorum. Düşünceye ve sürece bakmak gerekir. Bir kısmı elenebilir tabii. ”Noterlerle evlenen dalgın kızlar”dan olabilirler.
G.T.- Evlilik sağlığa zararlıdır diyen şair kimdi?
E.A.- Ferlinghetti olabilir. Ben ‘serbest şair’im. Evliliğe filan karşı değilim ama bir şey yapabilmesi için, insanın önce ‘serbest şair’ olması gerekir. Yani bir ‘kopuş’ zorunludur.
G.T.- Yıllar önce çocukluğumda bir film görmüştüm. Künyesine dair hiçbir şey hatırlamadığım bu filmde genç kız sevdiği erkeğin özgür olduğuna inanmıyordu. Çocuk ne yapsın, çırılçıplak soyunup kızın penceresinin önüne geldi, bağırdı ona. ”Heyy bak, işte özgürüm.” Kızın soğukkanlı cevabını hiç unutmadım. ”Hayır, özgür değil sadece çıplaksın.” Korkarım serbestliği de yanlış anlayanlar olacaktır. Serbest olmak, sıklıkla duygunun, bazı iklim etkilerinin, dolunayın ya da aşkın sonucunda ‘içinden geldiği gibi’ davranmak sanılabilir. Çırılçıplak olmak gerek, çıplaklık yetmez. Bir anlamda, hayır her anlamda bedenini yüzerek geçmelisin ”belirli bir denizi”.
E.A.- Sivil olmayı da nedense askeri olmanın tersi sanıyorlar. Cemal Süreya “Bakışımsızlıktan yanayız elbet, tabii bakışımın tersi değilse” demişti. Gerçeküstücülük “düşüncenin kendi kendini denetlemesidir” der Breton. İnsan sarhoşluğunda nasıl ek bir kontrol sağlarsa öyle. Her zaman ek bir kontrol, özel bir dikkat sağlamalı düşüncede de. Sahicilik ancak böyle sağlanabilir.
G.T.- Gerçek’in kaç tane yüzü vardır. ‘Çarpıcı’ bir gerçeklik üzerine ‘kurulan’ bir film, kurulmuş olur mu, yoksa Turgut Özen’in dediği gibi “bir gün boşalır mı zembereğinden.”
E.A.- Sözgelimi Osman Şahin, Bekir Yıldız… kar yağarken bir tabutun içinde taşınan hasta bir adam üzerine kurabilir bir senaryoyu. Melodi ne kadar kolay. Oysa tek tek sesler kötü olabilir, birleşince uyum da doğabilir. ”Kakışım” gibi (Dissonance) Schönberg, Alban Berg, Webern, Strawinsky’deki… Kafka I.Dünya Savaşı içinde yaşadığı halde, güncesinde savaştan söz etmez. Savaşı önemsemediğinden değil, bazen çok büyük görünen olaylarda hiçbir şey yoktur. Şiirin kendi ‘noktalama işaretleri’ çok daha önemlidir. Ana-yasadan, fermandan, charte’dan vs. Ama Romanya cephesinde iki ihtiyar karı-koca anlatır. Adam karısının gıdısını okşamaktadır. Bütün I. Dünya Savaşı budur Kafka’da.
G.T.- Burada hemen Türk sinemasındaki zavallı tipleme sorunu geliyor aklıma. Belli ideolojik kalıplar var, klişeler öyle değil mi?
E.A.- ”Tıp istatistik bir birim değildir.” Dergah dergisinin bir sayısında kendisiyle yapılan konuşmada Şerif Mardin, ”Türkiye’de şimdiye dek bir tek sosyoloji olmıştur, o da pozitivist sosyolojidir” diyor (Yani ‘kutu psikolojisi’). İnsanın hallerini ismin halleri gibi birkaç tane sanıyorlar. Yanılmıyorsam masalın Korsika varyantına göre 40 Haramiler kardeş kıldıkları bir kızın ölüsünü, altın tabut içinde gittikleri her yere taşırlamış. Herkesin olumsuz bildiği zehir zemberek haramilerin bile iyi bir yanı vardır. Nasıl saf iyilik yoksa saf kötülük de yoktur Gülin Tokat! Evet, evet, Türk sinemasında böyle kalıplar var. İstatistik verilere dikkatle bakılmalı, ama bir genelleme yapılmamalı. Sosyoloji özellikle de pozitivist sosyoloji arkadan gelsin. İğne ile kuyu kazar gibi bakmalı insana. Borges’e sorarlar, ”Kadınlar hakkında ne düşünüyorsunuz” diye. ”Hangi kadınlar” der. Sanat ayrıntıdır. Özellikle ‘Sivil Şiir’ daha bir ayrıntıdır. Eee biz biraz da ‘ayrıntı’ değil miyiz?
G.T.- Gerçekten bitmiş bir senaryo, kimyasal anlamda doymuş bir senaryodur. Artık bir tek plan ekleseniz taşar, bir plan çıkarırsanız eksik kalır. Bu tanım dolayısıyla tekrar İkinci Yeni’ye, Türk sinemasına bakarsak, tasarrufun ve kurgunun yeri nedir? Sahici bir tempo, sahici bir hız nasıl kazanılır?
E.A.- Ortadoğu’da tempo yavaştır. Ama çok hızlı araba kullanırlar, sanırsın ki çok aceleleri var. Hayır yoktur aslında, adam eve hızla gidip, pijamaları giyip oturacaktır. Biraz elini uzatınca da şefkate nasıl gereksindiklerini görürsün. Sonra hiç sevilmemiştir bunlar. Göstermelik bir hız içinde olmaları bundan. Bu uslu coğrafyada gerçekten trajedi yok. Acı var ama çile yok, tıpkı çılgın aşık olmayışı gibi. Trajedi zaten çılgın aşkın bir hali, türevi değil mi?
G.T.- Türk sinemasında bir tek sevişme sahnesi hatırlamıyorum.
E.A.- Genellikle ışık söndürülür. Hiçbir şey görünmez. Kedi dışarı çıkarılır, perdeler kapatılır, sessiz olmaya çalışırlar. Sinema yönetmenlerinin kendi hayatlarında hemen hiç çılgın aşk olmadığı anlaşılıyor. Olsa bile seyirciden, algı ortalamasından çekinerek ‘edepli’ sevişme sahneleri koyuyorlar. Oysa sevişmenin hızından haşinliğinden divan pekala çökebilir, insanlar birbirlerini ısırabilirler vs. Keder gülümseyerek de belli edilecektir, ağlamak, saçını başını yolmak gerekmez.
G.T.- Seyirci, okuyucu için ne diyeceksiniz?
E.A.- Bu kadar kaykılmak olmaz yahu. Sıkı Sinema, Sıkı Şiir kendini hemen ele vermeyecektir elbette. Biraz düşünülsün, biraz soru sorulsun. Kuşkulansılar yani. Bak Gülin Tokat! Bu kez ben sana bir soru sorayım. Sinema ve iktidar?
G.T.- Pascal Bonitzer diye bir Fransız sinema adamı var. Adını ilk kez İzzet Yaşar’dan duymuştum. Kameranın durduğu yer ile bir ‘iktidar’ sorunu olarak ilgileniyor. ‘Dış ses’ ile de öyle. İçerisi ve dışarısı neresi? Bu bizi ya da onları gözetleyen kim? Bu konuşan kimin sesidir? Sıkı Sinemacı bunları daha düşünmek zorunda.
(*Bellechio’nun 4. Henry filminde de Hamlet’dekine benzer bir ‘delilik’ olayı vardır. Her iki filmin kahramanı da deliliği gerçeğin sorgulanması ve açıklanmasının bir yolu olarak kullanır. Böylece sözgelimi Hamlet, Ofelya’ya ”manastıra kapan” der, diyebilir. Manastır sözcüğü kerhane anlamına geliyor çünkü. Sıkı Sinema’da da çift anlamlılık aranır, aranmalıdır. ‘Deli olmak’ pahasına da olsa…)
Ece Ayhan, Aynalı Denemeler
Yapı Kredi Yayınları, 1.Basım, İstanbul 2007, sf. 22, 23, 24, 25, 26, 27
“No Alarms And No Surprises”
Ocak 13, 2011
‘Sanki özellikle yanaşmıyorsun anlamaya’ diye inledi. Başından beri Solaris’ten söz ediyorum ben, yalnızca Solaris’ten. Yenir yutulur gibi değilse gerçek, benim suçum değil bu. Ama şöyle ya da böyle, başından geçen bunca şeyden sonra, sonuna dek dinlemek zorundasın beni. Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok yazık. Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek. Filanca gezegen bizim gözümüzde Büyük Sahra gibi kıraç, öteki Kuzey Kutbu gibi buz tutmuş, başkası Amazon Havzası kadar bereketli olsa olsa. İnsansever ve şövalye ruhluyuz: Başka soyları köleleştirmek değil niyetimiz, onlara kendi değerlerimizi miras bırakmak, karşılığında da onların mirasını devralmak istiyoruz. Kutsal Bağlantı’nın Savaşçıları sayıyoruz kendimizi. Bu da bir başka yalan! Yalnızca İnsan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Tek bir dünya, kendi dünyamız, yetiyor bize. Ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. Kendi dünyamızın ülküsel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep: Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz. Ve aynı zamanda yüzyüze gelmek istemediğimiz, kendimizi sakınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Ama o hep içimizde kalıyor, çünkü Yer’den yola çıkarken bir ilk günahsızlık durumunda değiliz. Gerçeklikte nasılsak buraya öyle geliyoruz, sayfa çevrilip de gözlerimizin önüne serilince gerçeklik -kendi gerçekliğimizin sessizce geçiştirmeyi yeğlediğimiz yanı yani – artık sevmiyoruz onu.’ (86)
‘Ev’ sözcüğünün benim için anlamı neydi? Yer mi? Ortalarda dolanıp kendimi yitireceğim o büyük, telaş dolu kentleri düşündüm, tıpkı içimden kendimi karanlık dalgalarına bırakmak geldiği ikinci ve üçüncü gece okyanusu düşündüğüm gibi. Kendimi insanların arasına bırakacaktım. Sessiz, dikkatli olacak, toplumun değerbilir bir üyesi sayılacaktım. Yeni tanışlar, yeni dostlar edinecektim, yeni kadınlar tanıyacaktım -belki de bir karım da olacaktı. Gülümsemek, başımı sallamak, ayakta durmak, Yer’deki yaşamı oluşturan binlerce küçücük davranışı yerine getirebilmek için bir süre bilinçli bir çaba harcamam gerekecek, sonra da bu davranışlar yine birer reflekse dönüşecekti. Yeni ilgi alanları, yeni uğraşlar bulacaktım, ama hiçbirine kendimi bütünüyle vermeyecektim, çünkü bundan böyle hiçbir şeye, hiçbir kimseye kendimi bütünüyle vermeyecektim. Belki geceleri, şu ikiz güneşin ışınlarını yarıda kesen karanlık nebulaya gözlerimi dikerek, her şeyi, hatta şu anda düşündüklerimi bile anımsayacaktım. Küçümseme ve pişmanlık dolu bir gülümsemeyle buda- lalıklarımı ve umutlarımı belleğimden geçirecektim. Gelecekteki bu Kelvin, Bağlantı denen doymak bilmez bir girişim uğruna her şeyi göze olan geçmişin Kelvin’inden hiç de daha az değerli biri olmayacaktı. Ayrıca kimsenin de benimle ilgili yargıda bulunmaya hakkı olmayacaktı. (226, 227)
‘Saatleri yaratan, ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir tanrı.’ (228)
Stanislaw Lem, Solaris
İletişim Yayınları, Çv. Mehmet Aközer, İstanbul 1997
Birinci Tasnif: Damien prelüdü
Ocak 8, 2011
“Yorum yapılmasa daha iyi olacak. Maskeli baloya, her yıl cinsiyeti değişen sırtlan kılığında gelen ve walkman’inden Elton John’un Tonight’ı çalan yalıçapkınının karıncalanan saksafonunu üflemeden önce kesinlikle kayıp bir ülkenin kayıp diliyle okuduğu duada sözü edilen bilinçaltı müsveddelerinin bir aseksüel kahince temize çekildiği lacivert papirüslerin hazırlandığı atölyelerin çokca bulunduğu o kenar mahallede her gece sabaha kadar barakaların kapılarına romen rakamlarıyla kendince önemli olayların ve aşkların yaşandığı tarihleri yazan bilge delinin bir zamanlar tanışıp ölüm konusunda tartıştığı o anglasakson kültürünün bütün değerlerini idealistçe benimsemiş yaşlı eşcinselle vedalaştıkları gün çıkartıp verdiği kolyeyi bilge deliye armağan etmiş olan cüce marangozun yine cüceler için yaptığı tüm tabutları esrarengiz bir edayla şafaklarda gelip satın alan yabancının arabasına çeken nympha’ların azat belgelerini tereddütsüzce imzalayan Sahip Indie’nin herkesten gizlemeye çalıştığı sırrını, bundan önceki yaşamında kambur, çolak, kör, topal, sağır ve dilsiz bir haham oluşunu, paylaşabildigi ve tek gerçek dostu olarak gördüğü PythonCat’ın bu sırrı malikânenin bahçıvanı Cornea’ya açtığı gece bu ihaneti öğrendiği halde kimselere söylemeden malikâneyi terk eden kibar uşağın gider gitmez bir müzik kutusunda iş bulup yerleştiği kasabada 13,4 yılda yazdığı anılarını biraz da ısrar edildiğinden basan yayınevinin editörü, bu iyiliği ona yapmasının altında yatan gerçeği, annesinin o daha küçük bir çocukken, soğuk karlı bir yirmi beş nisan ikindisi onu evdeki merdivenlerden aşağıdaki kilere doğru iterek yuvarlandığını, bunu yaparken kesik kesik homurtular çıkardığını, gri gözbebeğini çevreleyen gözakının yavaş yavaş hakiye döndüğünü, uşağa söylememek için hemen gitmesi gerektiğini belirttiği, böylelikle ketumluğunu geçiştirdiği, rock konserinde çıkan kavgada yaralanan grubun başgitaristinin penalarını çaldığı dükkânda çalışan on dokuz yaşındaki Hsa, bir rüyasında karşılaştığı beyaz ama kirli atın dört nala koştuğu sahillere, bir çağdan bir yeni çağa geçildiği saatlerde vuran denizkızının kapalı elleri açıldığında ayalarında bulaşmış bulunan siyah yosunlardan yapılan uyuşturucuya insanlık adına kobay olarak ilk kez kullanılan Parkinson hastası Mr. Moonlight’ın bir türlü parayı denkleştirip de satın alamadığı motosikletin durduğu galeriyi gasp amacıyla basan sokak çetesinin reisi Damien’in ne Hermann Hesse’yle ne de İncil’le aslında ilişkisi olduğu, Damien’in helenik birtakım uzantılar taşıdığı, şifrelere ve mesajlara yakınlığı, parolayı hiç hatırlamadığı, bu sarmal metafizik göndermelerde özellikle İndie’nin kendi etrafında döndüğü koordinatları uykudayken yer yer sayıkladığı, saplantıların korunma altına alındığı, İndie / Damien / Hsa üçlüsünün tasvirsizliği, monoton kopukluklar ya da William Wilson’un çıkageldiği ve ağzında sıkı sıkıya tuttuğu Dunhill için ateş istediği, İndie’nin balbakışlarının medcezire uyduğu, Hsa’nın ayak bileklerini kestiği, Damien’in “Tanrı benim. Tanrıya inanıyorum.” diye düşündüğü, mabedin baştan aşağı sperme ve kana bulandığı, soluk boruları kopartılmış çakalların da menzili kısalttığı, Karo Valesi’nin Hayaleti’nin Damien’i korkuttuğu henüz herkesçe bilinmiyordu.”
Küçük İskender, Yirmi5april
Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001, sf. 9 – 10
Kayıp Zamanın İzinde
Ocak 2, 2011
(…) Nankörlükle suçlanmamak için, insanların bana göstermiş olabileceği nezaketin altında kalmamaya, her zamanki nezaketimle karşılık vermeye çalışıyordum. Can çekişen varlığıma hayatın insanüstü yorgunluklarını dayatmak beni tüketiyordu. Hafıza kaybı, mecburiyetlerimde boşluklar yaratmak suretiyle bana biraz yardımcı oluyordu; bu boşlukları eserim dolduruyordu.
Ölüm fikri benliğime tıpkı bir aşk gibi temelli yerleşti. Ölümü sevdiğimden değil, aksine ondan nefret ediyordum. Ama başlangıçta, tıpkı henüz aşık olmadığımız bir kadını düşünür gibi, muhtemelen ara sıra aklımdan geçen ölüm fikri şimdi beynimin en derindeki tabakasına tamamen yapışmış olduğundan, herhangi bir konuyla ilgilendiğimde, o konu önce ölüm fikrini aşıp geçmek zorundaydı; hatta hiçbir şeyle ilgilenmeyip mutlak bir dinlenme halinde olsam bile, ölüm fikri, benliğimin bilinci kadar kesintisiz biçiminde varlığını hissettiriyordu. Bir yarı ölü haline geldiğim gün, bilinçdışı da olsa, mantık yürüterek ölüm fikrine, neredeyse ölü olduğum fikrine varmama, bu hain belirtileri olan rahatsızlıkların, yani merdivenden inemeyeşimin, bir ismi hatırlayamayışımın, ayağa kal- kamayışımın yol açtığını sanmıyorum. Bence ölüm fikri belirtilerle aynı anda ortaya çıkmış, zihnin dev aynası, yeni bir gerçekliğe kaçınılmaz biçimde yansıtmıştı. Yine de, hissettiğim rahatsızlıklardan mutlak ölüme bir uyarı olmadan nasıl geçilebileceğini anlayamıyordum. Ama sonra başkalarını, her gün ölen, hastalıklarıyla ölümleri arasındaki boşluğu olağanüstü bulmadığımız onca insanı düşünüyordum. Hattâ öleceğime inandığım halde, tek tek ele alındıklarında bazı rahatsızlıkları ölümcül olarak algılamayışımı, (umudun yanıltıcılığından çok) sadece onları içerden görmeme bağlıyordum; aynı şekilde artık sonlarının geldiğine en çok kani olmuş insanlar bile, bazı kelimeleri telaffuz edemeyişlerinin katiyen bir inmeyle, afaziyle vs. ilgili olmayıp, dil yorgunluğundan, kekemeliğe benzer bir sinirsel durumdan, hazımsızlığı izleyen bitkinlikten kaynaklandığına kolaylıkla inanırlar.
Benim yazmam gereken şey, başka bir şeydi, daha uzun, birden fazla kişiye hitap edecek bir şeydi. Yazması uzun sürecekti. Gündüzleri, ancak uyumaya çalışabilirdim. Çalışmak, geceleri mümkün olabilirdi sadece. Ama çok fazla geceye ihtiyacım vardı, belki yüz, belki bin. (…)
İnsan sevdiği şeyi yeniden yaratmak için, Elstir’in Chardin’i reddettiği gibi, önce onu reddetmek zorundadır. Hiç şüphesiz, kitaplarım da bedensel varlığım gibi günün birinde mutlaka ölecekti. Ama ölüme razı olmak gerekir. Kendimizin on yıl sonra, kitaplarımızın da yüz yıl sonra var olmayacağını kabulleniriz. Ebedi hayat insanlara da, eserlere de bahşedilmemiştir.
Marcel Proust, Yakalanan Zaman (Kayıp Zamanın İzinde) sf. 349-350-351
Yapı Kredi Yayınları, 2.Baskı, İstanbul 2002, Çv. Roza Hakmen
Tabu Sabahında Basın Toplantısı
Aralık 26, 2010
Köpük. Bunu düşünmeliyim. Arap sabunu.
Sabundan totemler yaptığımızı unutmadınız. Onlara verdiğimiz şekiller: cin’drella, bağırsak solucanı, rus bebeği, davy crockett, akvaryum antiseptiği, bakan penisi, cumhurbaşkanı, kağıt uçak, kadın tepsisi, otomobil kapısı fermuarı, ıslak senfoni, seksek balesi, pilli kukla, elektrikle çalışan dudak, organik tiyatro sahnesi, koltukaltı şampuanı, sperm konservesi, lire asılan bombalı pankart, çiçek berberi, muşamba tren, parmak kanseri, uçurtma kanadı, konsomatriks, seks bilinmeyenli denklem, surat mecmuası, tırnak bürosu, asimetrik öpüşme teknikleri bürosu, vantrilok kedi, depresif tutanaklar, şizoid seviciler için huzur evi, din konservatuarı, ritüel yakınlaşmalar kaynaklı televizyon programları, muhalif aşk cisimcikleri, kırmızı küçük çay fincanları, çukulata ceninler, geniz kabukları, mayıs çöreği (içine portakal reçeli konurdu), sünger satranç takımı, hıçkıran porsuk heykeli, arkeolojik bulgulara dayanan erkek topuk kemikleri, perukalar, tefler ve darbukalar, bir japon yeni, asfalt parçacıkları, mitokondri fosili, alkoloid salgılayan pırasa, düş dolgusu, pırlanta kalsiyumu.
Gemimiz batıp da biz aysberge tırmandığımızda akşam olmak üzere idi. Bana moby dick’i anlattınızdı. En az yedi kişiydiniz. O zamanlar gözlerim çok iriydi ve türkçe bilmiyordum. Bitkileri inceliyordum ben, turuncu atkım, ayağımda paletler. Madagaskar ve aşk çok uzaktı.
Kabilemi terkettim. Belden aşağım zenciydi, üstüm kızılderili. Moody blues’a gitmekteydim. Hamsterlarım da olacaktı. Elma büyüyecekti. İrem’in kapısına hamil gömülecekti.
Oysa benim suçum yoktu. Ra’yı salona alan teyzemdi. Antredeki şemsiyeye gizlenmiştim. Savunma mekanizmalarımı kimse öğrenmesin. Söz dizimi bozulsun. Şeytan kudursun. Ses, granitin öz suyudur. Freud, bütün çocuklar sapık doğar, diyor. Bunu biri anneme söylesin.
Şimdi seni telefonla manhattan’dan arıyorum.
Şimdi seni çok fazla özledim.
Sırtıma bir bıçak da saplı.
Köpük. Bunu düşünmeliyiz. Arap sabunu.
Küçük İskender, Şizofrengi, sayı 3., sf. 6
3 Haziran 1992, İstanbul
-1.Yeni- Garip Hareketi ve Beat Kuşağı
Aralık 23, 2010
(…)
“1937 yılının yaz aylarında, hangi ay olduğunu şimdi pek kestiremiyorum, güneşli bir gün Orhan’la yan yana Özen’e doğru yürüdüğümüz gözlerimin önüne geliyor. Melih Belçika’da. Hava alabildiğine güzel. Özen’de caddeye karşı iskemlelere kuruluyoruz. Orhan ayak ayak üstüne atıyor. Üsteki ayağı yere değiyor. Sırtı kambur. Uzun, ince, badem tırnaklı şehadet parmağı sivilcelerinde. Şiir lafı ediyoruz. Piyasa şairlerinin şiirleri ikimizi de sarmıyor. Başka, bambaşka bir şiir hasreti ikimizin de içinde. ben yeni bir şiir yazmışım, Orhan’a okumaya pek cesaret edemiyorum. Çünkü ne vezni var ne kafiyesi. Hem de birkaç satırlık bir şey. Adı Saksılar. Bir ara boş verip okuyuveriyorum. Orhan kolay coşmaz. Coşuyor. Şu işe bakın ki o da cebinden dört satırlık bir şiir çıkarıyor. Adı Kelebek. Raymond Radiguet’den tercüme etmiş. Bu sefer coşmak sırası bende. Sarmaş dolaş oluyoruz. O bambaşka şiire ilk adımımızı attığımızı biliyoruz. Üç dört günün içinde bu çeşit şiirlerden bir sürü yazıyoruz. Yarışırcasına karşılıklı okuyoruz.”
Şimdi, Beat kuşağının oluşum sürecinden bihaber olan insanların burada bizim hissettiğimiz coşkuyu hissetmelerini ve Garip ile Beat’in bu noktada da ortaya koyduğu benzeşim karşısında esermişliğimize yakın bir psikoloji çizmelerini hiç mi hiç –elbette- beklemiyoruz. Bunu burada belirtelim. Aynı tutku, istek, merak, heyecan, şevk…
Yıkardaki alıntının son cümle bir başka kapıya kapı açıyor: orada yer alan “okumak” ifadesi en başından bugüne ülkemizde gerçek anlamıyla varolmamış şiir okuma gecelerini çağrıştırıyor bize. Bir anlamda Garip’in doğumu için Ankara’da ki Özen Pastanesi demek mümkün, dönemin entelektüel kesiminin toplanma noktası, aynı şekilde Beat Hareketi de bir şiir gecesiyle resmi tarihine başlıyor aslında Frisco’da galeri 6’da. Ama Beat, şiir okuma geleneğini ilerleterek sürdürürken ve buna başkalaşmış halde bir şekilde halen devam ederken ülkemiz sınırları içerisinde underground bir şekilde küçümen yapılanmaları, toplulukların mastürbasyonlarını saymazsak hiç düzenli bir şekilde yer tutmamıştır toplu şiir okuma geceleri. Yapılsa da kuramsal boktan bir kokunun sindiği gerzek salonlarda olmuştur bunlar. Biz bunları kaleme alırken sevgili Küçük İskender bir yerlerde okuma geceleri adına, şiir adına savaş vermekteydi ama umarım sonu gelmez. Aslında şiir okuma gecelerinin tırnak içinde kültürümüzde varolmadığını da söylemek isteriz biz ve sanırız bu sebepten bundan dolayı pek acı çeken insan da yok. Herkes rahat uyuyor. Toparlamak gerekirse, metnimizi benzeşme noktaları üzeninden yapılandırdığımızı düşündüğümüzde “okumalar” her iki kuşak içinde farklı yerlerde dursalar da çok önemliydi. Yaşam standartlarına baktığımız da her iki kuşağın bireylerinin de farklı kökenlerden geldiklerini görsek de aynı pota içerisinde eriyip gittiklerini de görmekteyiz. Ve her şeye rağmen, tüm engel ve yokluklara rağmen, hiç mi hiç kaybolmayan bir yaşama sevinci, yer zaman esrikliğe varan bir coşkunun da hayatlarından asla çıkmadığını da görürüz. Ki bunun arka planını bir çeşit vurdumduymazlık, sonrasızlık, bir nevi şahsına münhasır şükürcülük oluşturmaktadır.
1940’ların başında gerek A.B.D’ de gerekse T.C’de II. Dünya Savaşı değişimler ve devrimler için gerekli tüm zemini hazırlamakla meşguldü. Ortada tam anlamıyla bir karamsarlık ve bunalım kokusu vardı. Böylesi bir ortamda doğması gereken her ne ise kesinlikle zemininde ayrıksılık, ötekilik ve coşku olacaktı. Bu kabına sığmama durumunun bir de getirisi olacaktı elbet, mekân gerçeği insanları sıkacaktı, Beat Generation mekân kıstaslarından kurtulmanın iki yolunu buldu, kimyasallar ve yol, Garip’te ise bu tezahür kesinlikle yol oldu. (her ne kadar Réne, kolumu çekiştirip “rakiyi gücümsma, o varrya, deli asit” gibisinden bir cümle kursa da…) işte bu esrik coşkunluk mekân içinde bir daralma yaşadığını hissettiğinde ortaya ender bir tür yol yazını çıktı. Tıpkı yazının tarzı gibi bu çıkışta spontan gelişmişti. Beat kuşağında nerdeyse belkemiği derecesinde önemli bir figür olan yol, Garip içerisinde nazım ve nesirde ilk örneklerini Kanık’ın elinden vermiştir. (şu an muallâk olsa da belki yazının sonunda genel bir seçki verebiliriz.) Elbette ki, konu yol olunca ortaya ortak bir lisan çıkıyor, ve bu lisan bu çıkımını simgelerle ve simgelerin her iki hareketteki ortak kullanımıyla yapıyor; neredeyse Kerouac kadar yoğun bir şekilde Kanık’ında rayları ve trenleri şiirinde kullandığını görürüz, bunun devamında ise: istasyon sık kullanılanlardan biriyken Kanık’ın belki de en sevdiği imge “söğüt ağacı”dır. Yolun uçsuzluğunun yazıda varolabilmesi ve okuyucunun yolculuğu yazardan devralarak içselleşitirip kendi tribi haline getirebilmesi için en gerekli şeydir simge.
Yol üzerine düşündükçe alegorik olarak usumuzda bir kaçış gerçeği beliriveriyor. Elbette ki yol’un seçilmesi bir zar atımıyla gerçekleşmemişti, yol kaçışa paraleldi, neyden kaçışa: sosyo-siyasi gergiden, getirilerle bedbaht bir hale gelen içsel daralmalardan, edebiyatın dönemdeki bungun bataklığından, önceki edebiyat formlarının sıkıcılığından bir kaçış. İşte yol ve kaçışın bileşkesi bir gidide ortaya kendiliğinden çıkıveren şey de doğadır, hem Beat’in hem Garip’in asla vazgeçemediği. Doğa olgusu Beat Generation’da ekolojik felsefe temellerine ve oradan da Gary Snyder vasıtasıyla anarşik ekolojiye varacak denli güçlü ve teoriktir, elbette ki bunun Garip’te bulunma formu sadece lirikseldir, hepsi bu, edebiyat içinlikten öte geçmemiştir. –doğal olarak-.
Ve bir yerlerde de sanırım dokunmuştuk, iki kuşağın da Çin ve Japon edebiyatına dokunuşlarıyla bu doğa sevicilik arasında muazzam liriksel ve insani bir bağın varlığı üzerine biraz kafa yormak lazım. –yorun-.
İşte bu sebepten –salt değil elbet- Haiku çok önemli bir yer tuttu. Ve Garip, Haikuyu alarak bir şekilde kendine uyarladı, onu ölçülerinden çıkardı ama tözüne dokunmadı, haikumsuluklar yazdı. Okunduğunda o naif ritmi hep duyabileceğiniz…
Bize kalsa sonu gelmeyecek bu yazıyı artık bitirmek istemekteyiz, fakat en azından çok öne çıkan birkaç noktaya da değinmekte fayda var: bunlardan bir tanesi, Garip’in hüzünbaz, bungun, sıkıntılı ve alttan alta da bir o kadar fırlama oluşu ile ortaya çıkan karakteristik özelliklerinin Beat Jenerasyonu ile bir kez daha paralelleştiğini görüyoruz.
İkincil bir önemli nokta ise: mülk kavramıdır. Her iki Kuşağın da maddiyata karşı olan bakışları tek bir cümleyle söylersek günü kurtarmak adınadır. Gerçek anlamda ortada varolan bir mülk kaygısızlığı söz konusudur. Garip’in yazışmalarına baktığımız vakit bunu çok açık bir şekilde görmek mümkün. Açıkça her iki kuşağında tamamen yarıncılığın dışında olduğunu rahat rahat –kendi adımıza- söyleyebiliriz. Biz, kendi aramızda tuhaf muhabbetler yaparken Melih Cevdet Anday’ın hep William Burroughs’ tekabül ettiğini düşünmüşüzdür mesela; yazınsal anlamda değil elbette, maddi anlamda. Orhan Veli’ye de gelecek olursam o kesinlikle Neal Cassady’dir ve sanırım Rifat’ı Ginsber yapmak farzdır.- tekrar ediyorum, salağın biri anlamamazlık etmesin: burada yazın tarzlarından bahsetmiyoruz-.
Kim ne düşünürse düşünsün sanırım ne demeye çabaladığımız biraz boşa gitmiş olacak. Bu çalışma kesinlikle “sağlıklı” bir çalışma değildir, akademik bok püsüre göre hiç değildir. Bu risale özdü. O okuyan bilir kendi içindir. Ve buradaki nihai hedef Türkiye seslenmek değil de beat hareketini bildiğini varsaydığımız Amerika ve Avrupa okuruna bu tabanla garip hareketini sunmaktır.
Şenol Erdoğan, Garip Hareketi ve Beat Kuşağı
Via afillifilintalar
_
(picture rearranged by Anagram
1- william s. burroughs,
2- jack kerouac, staten island ferry dock 1953
3- allen ginsberg 1953
4- w. s. burroughs, j. koreuc
5- orhan veli, şinasi, oktay Rıfat, melih cevdet anday
6- william s burroughs and allen ginsberg, fall 1953
7- oktay rıfat
8- melih cevdet anday
9- orhan veli )
ulysses #2
Aralık 20, 2010
Ya, gömüldükleri topraklardan antika suretleri söküp çıkaran sizler? Safsatacıların o delice sözleri: Antisthenes. İlmi nebahat. Ezelden ebede süregiden güneşyüzlü ve ölümsüz buğday.
İki yaşlı kadın, birinin elinde kumlanmış pejmürde bir şemsiye, öbürününkinde on bir midyenin dingildediği bir ebe çantası, tuzlu esintilerinden henüz çıkmışlar, yorgun argın, London Bridge Road boyunca Irishtown’ı geçmekteydiler.
Sarsılarak dönen deri kayışların zıngırtızıyla elektrik santralindeki dinamoların uğultusu Stephen’in adımlarını sıklaştırmasına yol açtı. Varlıksız varlıklar. Dur! Senin dışında zonklayan hep ve içinde zonklayan hep. Kalbinin türküsüdür söylediğin. Onların arasındayım ben. Nerede? Girdap gibi dönerek gümbürdeyen iki alemin arasında, ben. Parçalasam onları, ikisini birden. Ama o hengamede ben de parçalanırım. Haydi parçalayın beni elinizden geliyorsa. Pezevenk ve kasap idi o sözcükler. Bakın! Biraz zaman geçsin de. Etrafa bakayım.
Evet, çok doğru. Heyula gibidir, görkemlidir, üstelik de hiç geç kaldığı olmaz. Doğru dediniz, efendim. Bir pazartesi sabahı. Öyleydi, gerçekten de.
Stephen, bastonunun sapıyla kürekkemiğini tıpışlaya tıpışlaya, Bedford Row’dan aşağıya doğru indi. Clohissey’in vitrininde Heenan ile Sayers’in boks karşılaşmasına ait 1860 baskılı solmuş bir afiş gözüne ilişti. Şapkaları geniş kenarlı taraftarlar kordonlarla çevirili şampiyonun çevresini sarmış bakıyorlar. Daracık kuşaklı ağırsıklet boksörler efendice birbirine tokmak gibi yumruklarını uzatmışlar. Zonklamakta onlar da: Kahramanların yürekleri.
Dönerek, eğik bir kitap tezgahının üzerinde durdu.
— Tanesi ikipeniye, dedi işportacı. Dördü altıpeniye.
Örselenmiş sayfalar. İrlanda’da Arıcılık. Arslı Cure’nin Hayatı ve Mucizeleri. Killarney Cep Kılavuzu.
Burada okulda kazandığım ve rehine koyulmuş ödüllerimi bulursam hiç şaşmam. Stephan Dedalo, alumno optimo, palmam ferenti.
Peder Conmee, dua okuyaraktan Donnycarney köyünden geçerken ikinci duasını mırıldandı.
Amma sağlam ciltlemişler böyle bir kitabı. Bu da ne? Musa’nın sekizinci ve dokuzuncu kitabı. Tüm gizlerin gizi. Hazreti Davud’un Mührü. Sayfaları çevrile çevrile yıpranmış: Defalarca okumuşlar. Kimler geçmiş benden önce buradan? Ellerdeki çatlaklar nasıl giderilir? Beyaz üzüm sirkesi tarifi. Bir kadının aşkı nasıl kazanılır. Bu bana göre. Ellerinizi bitiştirip aşağıdaki tılsımlı sözü üç kez söyleyin:
— Se el yilo nebrakada femininum! Amor me solo! Sanktus! Amen.
Kim yazmış bunu? Başrahip Peter Salanka’nın bütün hakiki müminlere ifşa etiği en tesirli tılsımlar ve dualar. Herhangi başka bir başrahibinkinden. Dırdırcı Joachin’inkinden farkı yok. Eğil ya, dazlakkafa, yoksa kırkarız kelini de haa.
— Burda ne işin var, Stephen?
Dilly’nin kalkık omuzları ve pejmürde giysisi.
Kapat kitabı çabucak. Görmesin.
— Ne yapıyorsun? dedi Stephen.
Saçları lüle lüle yanaklarına dökülmüş tıpkı eşşiz Charles Stuart’ın yüzü.
Çömelmiş, eski pabuçları şöminede yakarken nasıl da pespembe olurdu. Paris’i anlatmıştım ona. Eski paltolardan dikme bir yorganın altında sabahleyin geç kalkmış, Dan Kelly’nin armağanı altıntaklidi bileziğini kurcalayıp dururken, Nebrakada femininum.
— O elindeki nedir? Diye sordu Stephen.
— Öbür işportacıdan bir peniye aldım, dedi Dilly, tedirgin bir gülüşle. İyi midir acaba?
Gözleri benimkilerle aynı diyorlar. Başkaları beni böyle mi görüyor? Canlı, uzun ve yürekli. Ruhumun bir gölgesi.
Kapaksız kitabı onun elinden aldı. Chardenal’ın Fransızcaya Başlangıç Kitabı.
— Ne diye aldın ki onu? Diye sordu. Fransızca mı öğreneceksin?
Başıyla onayladı Diddy, kızararak ve dudaklarını sıkıca kapatarak.
Şaşırmış görünme. Normal bir şey.
— Al, dedi Stephen. Fena değil. Dikkat et de Maggy gidip rehine koymasın kitabını. Benim bütün kitaplar gitmiştir herhalde.
— Bir kısmı, dedi Dilly. Mecburduk.
Boğulmakta kız. Vicdan azabı. Onu kurtar. Vicdan azabı. Her şey aleyhimize. Beni de kendisiyle boğacak, gözleri, saçları. Kıvrım kıvrım yosun saçlar sarıyor beni, kalbimi, ruhumu. Tuz yeşili ölüm.
Biz.
Vicdan azabı. Vicdanımın azapları.
James Joyce, Ulysses
Yapı Kredi Yayınları, 2.Basım, Çv. Nevzat Erkmen, sf. 283, 284, 285
Enter Title Here
Aralık 14, 2010
Uykusuz gece. Bir dizi uykusuz gecelerden üçüncüsü. İyi uyuyorum ama bir saat sonra başımı yanlış bir deliğe sokmuşum gibi gözlerimi açıyorum. Büsbütün uyanık bekliyor, hiç uyumamışım ya da ancak ince bir zar altında uyumuşum gibi bir duyguya kapılıyorum; uykuya dalma çabasını yine karşımda buluyor, kendimi uyku tarafından kapı dışarı edilmiş görüyorum. Bütün gece saat beşe kadar sürüyor; bir yandan uyuyor, bir yandan yoğun düşlerle uyanık tutuluyorum. Gördüğüm düşlerle çaresiz boğuşup dururken, “kendi kendimin yanı başında” uyuyorum düpedüz. Saat beşe doğru uykunun son zerresi de harcanıp tüketiliyor, artık yalnızca düş görüyorum, bu da uyanık kalmaktan daha çok yoruyor beni. Açıkçası, bütün geceyi, sağlıklı bir insanın gerçek uykuya dalmadan önce kısa bir süre yaşadığı uyur uyanıklık durumunda geçiriyorum. Uyandığımda bütün düşler çevremi sarıyor, ama üzerlerine uzun boylu düşünmekten kaçıyorum. Sabaha karşı, böyle bir geceden artık hayır gelmeyeceği için kanepede oflayıp poflamaya başlıyor, derin uykularda kaldırılıp götürülecek sonuna bırakılmış ve bir fındık kabuğuna hapsedilmiş gibi uyandığım geceleri anımsıyorum.
Sanırım bendeki uykusuzluk yazmamdan ileri geliyor. Çünkü yazdıklarım ne kadar az ve kötü de olsa, yol açtıkları küçük sarsıntılar duyarlı duruma sokuyor beni; özellikle akşama doğru ve daha sabahları o esintiyi duyuyor, dengemi bozup bana her şeyi yaptırabilecek durumları yakında yaşayabileceğimi hissediyorum; uyanıkken içimde varlığını sürdürüp denetim altına almaya vakit bulamadığım genel gürültü ortasında huzurum kaçıyor. Ama nihayet gürültü baskı altında tutulan, yakına gelmesine izin verilmeyen uyumdur, serbest bırakıldı mı beni baştan aşağı dolduracak, sonra beni upuzun gerip yayacak ve aynı işi yine sürdürecektir. Ama şimdi, varlığım bu ikili durumu kapsayacak güçten yoksun olduğu için, uyandırdığı cılız umutları saymazsam bana zararından başka yararı dokunmuyor; görünür dünya bana yardımcı oluyor gündüzün, ama gece parça parça doğranıyorum ve buna karşı bir şey yapmak içimden gelmiyor.
Franz Kafka, Günlükler -Cilt 1-, Birinci Defter
Cem Yayınevi, İstanbul 2000, 1.Basım, Çv. Kâmuran Şipal, sf.36, 37





















