Hangi “İnsan?”
Mart 24, 2011
“İşte bu nokta “kadın tarihi” ya da daha genel (ve benim tercih ettiğim) deyimle, feminist tarihçilik konusuna girmek için uygun görünüyor. çünkü birey olarak “insan” tarihteki yerine iade edilirken, ister istemez bu insanın somut kimliği -ırkı, milliyeti, sınıfı, cinsiyeti, vb.- de gündeme geldi ve Aydınlanma’nın soyut ve evrensel “insan” anlayışı, ardında beyaz, burjuva, erkek Avrupalı kimliğini gizlediği gerekçesiyle eleştiriye tabi tutuldu. “Kadın tarihi” de, evrensel olduğunu iddia eden Tarih’in sadece kısmi bir olgu olduğu ve insanlığın yarısını tarihten dışladığı gerçeğinin bilincine varılmasından doğdu. “Kadın tarihi” deyiminin kendisi bile başlı başına, büyük harfle Tarih’in evrensellik iddiasını sorgulayan bir nitelik taşır. “Kadın tarihi” postmodern dönemde başlamış bir gelenek değil ama, olgunlaşması bu döneme rastlıyor ve postmodernist teoriyle çatışan yanları olmakla birlikte, örtüşen yanları belki de daha önemli. Nitekim feminist tarihçiler de, tıpkı postmodernist teorisyenler gibi, bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor ve geleneksel bilgi alanlarının -tarih de bunlardan biri- içerdiği iktidar ilişkilerini sorguluyodar.
Tarihe, yani genelde “kaydedilmiş ve yorumlamaya tabi tutulmuş geçmiş” olarak tanımlanan alana insanların duyduğu ilgi, salt bilimsel merak dolayısıyla değildir. Tarih, bizi aynı zamanda kişisel ve duygusal biçimde de ilgilendirir. Nitekim, tarihin “ne için” olduğu sorusuna, R.G.Collingwood, “insanın kendini tanıması için” cevabını verir: Hem kendisini başkalarından ayıran, hem de kendisini o kişi yapan şeyleri tanımak için yaşantılarımız, geçmişte olanlar tarafından, kararlarımız da geçmişte olduğuna inandığımız şeyler tarafından belirlenir. Ve bireyin geçmişe ilişkin duyguları kendiliğinden oluşsa bile, tarihsel bilginin “üretilmesi” gerekir; bu durumda da, tarihsel bilgiyi kimin kayda geçirdiği, kimin yorumladığı, kısacası kimin “ürettiği” can alıcı bir önem taşır. Var olan toplumda bilgi üretme süreci bir tanımlayan-tanımlanan (özne-nesne) ilişkisi içermekle kalmaz, bilginin kendisi, Foucault’yu hatırlayacak olursak, “bir dünyayı düzenleme biçimi”; anlamı ve kullanımı ise, iktidar ilişkilerinin kurgulanmasına hizmet eden bir araçtır. Bu açıdan, bir disiplin olarak tarih, “bilgi üretimine katılan bir unsur” ve dolayısıyla “bugün açısından” bir iktidar edimi haline gelir.
Kolektif bilinçaltını bir yana bırakacak olursak, toplumun organik belleği yoktur ve dolayısıyla her toplumun olayların kaydını tutan birine (eski Mezopotamya’da rahipler, geleneksel toplumlarda vakanüvisler, modern toplumda tarihçiler, vb.) ihtiyacı vardır. Ancak, olayların kaydının tutulması demek, aynı zamanda onların seçmeye ve yorumlamaya tabi tutulması demektir. Bu anlamda, her türlü tarih, geçmişin bir “yeniden kurgulaması”nı içerir ve dolayısıyla kolaylıkla bir ideolojik aygıta dönüşebilir. Nitekim, tarihçinin yapıtlarının, istenen türde toplumsal bilinçlilik biçimleri yaratılmasında kullanıldığı çok sık görülen bir olgudur. Postmodernist teorinin, dili ve dilsel çözümlemeyi ön plana çıkarırken, dil ile gerçeklik arasında varsayılan saydamlık ilişkisini sorgulaması ve dilin hiç de masum bir araç olmayıp, gerçeğin kurgulanmasına ve “yaratılması”na etkin olarak katıldığını vurgulaması da, bilgi üretiminin iktidar yaratıcı özelliğinin açığa çıkarılmasına katkıda bulunur.”
Fatmagül Berktay, Cogito, Sayı 29
Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001

Mart 24, 2011 at 2:36 am
“Kadın Tarihi: Yeni Bir Gelecek İçin Geçmişi Geri Almak” isimli yukarıdaki makalenin tamamını ve yine konuyla ilintili; Necla Akgökçe, Aynur İlyasoğlu gibi isimlerin katıldığı “Kadın Tarihi Tarihin Neresine Düşüyor” tartışmasının yer aldığı Cogito’nun 29. sayısını buradan indirebilirsiniz:
http://www.megaupload.com/?d=H7KPMRBR
(özel not: 38)