“i’ll cut the hearts from pharaohs”
Şubat 27, 2011
Bu doğrultuda olmak üzere, bilmek, yabancı bir şeyi kendine mal etmekten başka bir şey değildir, insan, o şeyi bir hayvan gibi öldürür, parçalar ve sindirir. İnanç, artık değiştirilmesi mümkün olmayan, donmuş ilişkidir. Araştırma, sabitleme ile eş anlamlıdır. Karakter, kendini değiştirme tembelliğidir. Bir insanı tanımak, ondan artık nerdeyse hiç etkilenmemektir. Anlayış, bir tür bakıştır. Hakikat, nesnel ve gayri ihtiyari düşünmeye yönelik başarılı girişimdir. (sf.283)
Ulrich, bu tutumu çok iyi tanıyordu. Bu noktada belki de ruhçuluğa karşı bir teşekkür borcunu yerine getirmek gerekiyordu; çünkü ruhçuluk, ölmüş kadın aşçıların öbür dünyadan verdikleri raporları hatırlatır ve komik bir şekilde, Tanrıyı olmasa bile en azından ruhları, karanlıkta insanın boğazından soğuk bir yemekmişçesine kaşıklamaya yönelik kaba metafizik ihtiyacı doyurmak peşindeydi. Eski zamanlarda Tanrı ya da onun yoldaşlarıyla kişisel bir temas kurmaya yönelik olan ve söylendiğine göre bir tür esrikliği andıran bu ihtiyaç, zarif ve kısmen de hayranlık verici şekillenmesine rağmen yine de yeryüzündeki kaba tutum ile, son derece alışılmadık nitelikte ve belirlenebilmesi olanaksız bir sezgi durumunun yaşantılarının birbirine karışmasını temsil ediyordu. Metafizik olan, bu durumun içine yerleştirilmiş fiziksellikti, dünyevi isteklerin bir yansımasıydı, çünkü insan ona baktığında, yaşanılan zamanın ürünü olan tasarımların insanda görebileceği beklentisini çok canlı bir biçimde uyandırdıkları ne ise, onu görüyordu. Ama öte yandan özellikle zekanın tasarımları, zamanla değişir ve inandırılıcığını kaybeder; bugün birisi kalkıp Tanrının kendisiyle konuştuğunu, onu şakacı bir tavırla saçlarından yakalayıp kendi katına çektiği veya nasıl olduğu tam anlaşılamayan, fakat çok tatlı bir şekilde onun göğsüne süzülüverdiğini anlatmak isteyecek olsa, içinde yaşantılarını dile getirdiği bu tasarımlara hiç kimse inanmazdı ve inanmayanların başına da doğal olarak Tanrının resmi hizmetkarları gelirdi; çünkü aklı temel alan bir çağın çocukları olarak bunlar, histerik yandaşlarınca gerçek yüzlerinin sergilenmesi ihtimali karşısında çok insani denilebilecek bir korku duyarlar. Bunun sonucunda insanın gerek ortaçağda gerekse antikçağ putperestliğinde örnekleri çok ve açıkça mevcut bulunan yaşantıları hayal ürünü ve hastalık belirtileri saymak zorunluluğuyla karşılaşması, ya da bunların şimdiye kadar içine dahil edildikleri mistik bağlantıdan farklı bir şey içerdiği ihtimalini hesaba katmasıdır; bu noktada, salt bir yaşantı çekirdeğinin varlığı söz konusudur; bu çekirdeğin katı deneyim ilkelerine göre de inandırıcı olması gerekecektir; böyle bir durumda da söz konusu çekirdek, bundan üst dünyaya ait ilişkilerimiz konusunda ne gibi sonuçlar çıkarilabileceği şeklinde ikinci soruya gelinmezden çok önce, doğal olarak çok önemli bir mesele niteliği kazanacaktır. Ve teolojik aklın düzenine yerleştirilmiş olan inanç, her alanda bugün egemen olan aklın kuşkularını ve çelişkileriyle amansız bir savaş vermek durumunda kalırken, göründüğü kadarıyla mistik kavrayışın çıplak, geleneksel bütün kavramsal inanç kabuklarından soyulmuş, eski dini tasarımlardan çözülmüş, belki de artık sadece dinsel diye adlandırılması neredeyse imkansız temel yaşantısı gerçekten de çok yaygınlaşmıştır ve bu yaşantı, gündüz vakti yolunu kaybetmiş olan bir gece kuşu gibi zamanımızda bir hayaletin kanat çırpışlarıyla dolanıp durmaktadır. (sf.278 – 279)
Robert Musil, Niteliksiz Adam II.
Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Eylül 2009 İstanbul, Çv. Ahmet Celal.
The water’s clear and innocent
Şubat 19, 2011
“Sana baktıkça tatlım, Rus Ruletinde kaybet-
menin acısı gibi bir acı duyuyorum.” [Dodo Donor, Can Çekişmenin İcapları]
Hacer Ceren elinde bir bastonla eşikte duruyor.
Güzelliğiyle balıkları bile kendine çeken bu kadına aşığım. Bundan tam 4 sene, 7 ay, 13 gün önce nişanlanmıştık. Ve bundan tam 4 sene, 7 ay, 12 gün önce “yüzükleri gömelim Habip” dedi bana. Bir erkeğin hayatında, gerçekten 24 saat süren bir gün vardır. Hacer Ceren’le nişanlı olduğumuz o gün benim için öyleydi. Nişanı bozmasına itiraz etmedim. Beni dinlemez zaten. Hacer Hobo olmayı reddetti diye onu suçlayamam.
İniyor muyuz çıkıyor muyuz bilmiyorum. Hacer Ceren, asansörün aynasında kirpiklerini inceliyor. Boşluğa bakarak mırlıyorum: “Hayatının geri kalanını birisiyle geçirmek istediğini anladığın zaman, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını istersin.”
“Biliyor musun Hobbit? [Bana Hobbit der.]
“Neyi?”
“Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.” Ve yanağımı öpüyor.
“Bir gözlük almalısın Gerenimo. [Gerenimo, Hacer Ceren'in lakabı.]
“Neden?”
“Her defasında dudaklarımı ıskalıyorsun.”
Hiç unutmam, bundan tam 4 sene 7 ay 11 gün önceydi. Yüzünde badem unu, yumurta akı ve gül suyu karışımından oluşan maskesiyle Hacer Ceren, pencereyi açıp bana seslendi: “Habip Hobo, gün boyu beni takip ettin sesimi çıkarmadım. Bana Cyrano’luk taslama artık. Burnundan zorun mu var!”
Yavaşça sokağın ortasına yürüdüm. Bir araba ani bir fren çığlığıyla dibimde durdu. Fren sesi kalbimden gelmişti sanki. Şoför şimdi de kornaya basıyordu. Korna sesi Hacer Ceren’in gözlerinden geliyordu sanki. İki adımda Hacer Ceren’in sarktığı pencerenin hizasına vardım. Başımı iyice geriye atmıştım ve boynum ağrımaya başlamıştı. İniltili bir haykırışla, “Gerenimo” dedim, “Daha dün cennetteydim fakat şimdi cehennemdeyim.” İçeri girip pencereyi kapattı. Biraz sonra apartmanın dış kapısından çıkarken bana cevap veriyordu: “Mark Twain der ki: Cennet ve cehennem hakkında ileri geri konuşmam, çünkü ikisinde de dostlarım var.” Ve elime bir kitap tutuşturup geri döndü. Kitaba baktım: “Cennete dair İfritvari Mülahazalar / Mark Twain.” Rastgele bir sayfa açıp okudum. “Gök gürültüsü korkutur, fakat asıl işi yapan şimşektir.”
Hacer Ceren’le bir yaz gecesi terastaki masalardan birinde oturuyoruz. Gözlerinin ışıltısı, İstanbul Boğazı’nınkini bile bastırıyor. Masaya, editörlüğünü yaptığı Şimdi dergisinin yeni bir sayısını bırakıyor. Kapak konusu, “Evlilik: Çifte standart.”
Abartılı hareketlerle dilimin altından bir elmas yüzük çıkarıyorum. Hacer Ceren’in bileğini kavrayıp yüzük parmağını yaladıktan sonra yüzüğü şlak diye takıyorum. “Evlen benimle Gerenimo.”
“Ağzından çıkanı, kulağın duyuyor mu?”
“Beni boşver, sende durum nedir?”
“Pekala, Hobbit, şunu bil ki soyadımdan vazgeçmem.”
“Ben de sevgilim.”
Müstakbel Hacer Ceren Hobo, gözlerini gözlerimden ayırmadan başını eğerek, katlanmış elindeki yüzüğün elmasına bir öpücük konduruyor.
Hacer Ceren’le caddelerde kol kola yürüyoruz.
Hacer Ceren’le lunaparkta, gondola biniyoruz.
Hacer Ceren’le Venedikte gondola biniyoruz.
Hacer Ceren’le Baudrillard’ın konferasına gidiyoruz.
Hacer Ceren’le bir balonun sepetinde yükseliyoruz.
Hacer Ceren’le bir Cerrahi tekkesinde sessizce oturuyoruz.
Hacer Ceren’e viyola çalıyorum.
Hacer Ceren’e papatya alıyorum.
Hacer Ceren’e küçük sihirbazlık numaraları yapıyorum.
Budapeşte’den Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Paris’ten Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Kahire’den Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Bükreş’ten Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Şanghay’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Münih’ten Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Kalküta’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Barselona’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Dubai’den Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Johannesburg’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Oslo’dan Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Marakeş’ten Hacer Ceren’e telefon ediyorum.
Dünyanın neresine gidersem gideyim, gönlümün başkentinde oturan Hacer Ceren’le irtibatı koparmıyorum.
Murat Menteş, Dublörün Dilemması
İletişim Yayınları, 1.Basım, sf. 192, 193, 194, 195
Hafriyat Alanı
Şubat 14, 2011
“Ya da hiç beklemediği bir anda, O’nun bir apartman tepesine çıkıp kendini boşluğa bırakması gibi bir şey. Betonda kan izi, çevrede meraklı kalabalık. Ve hâlâ nefes almak, ay sonunu düşünmek, rakıyı bırakıp biraya yüklenmek, elin arada bir 14′lüye gitmesi, eski bir aşkın izini sürmek, konuşma isteksizliği, sağır olma isteği, damarlarda dolaşan yedi kilo kan, iki kilometre sinir; yaşamak aşağı yukarı böyle bir şeydi herhalde.”
Emrah Serbes, Son Hafriyat, sf. 111
Roman, İletişim Yayınları, İstanbul 2008

