Air Born
Ocak 28, 2011
İğrenç beyazlıktaki, porselen dişleri ve o kemik saplı kalın çerçeveli gözlükleri ile bizim insanımızın nasıl yaşamasını gerektiğini ağızlarını yayarak anlatan medya maymunlarının, ellerinden düşürmedikleri şarap şişeleri ile bu toprağın insanının dertlerine zurna kafa ile yazdığı sikko şiirler ile sözcü olduğunu iddia edenlerin, google’den sorup, youtube videoları ile desteklediği hastalıklı fikirlerini sanal ortamlarda kafa siken ergen trollerin görmesini çok isterdim o günleri. Hayat bu, ezber bozduruyor. Plaza ofislerinden yorum yaparak, kürtlere küfür ederek, türkleri suçlayarak türkü barlar’da içilen iki biranın gazına gelerek ne bu vatan kurtuluyor, ne halklar kardeş oluyor. (…)
*******
Sara Jane geliyordu. İstersen ben geleyim demiştim. Olmaz, “time to pay back” tarzında bir şeyler söylemişti. İki defa daha konuşmuştuk. Sanırım cumartesi gelecekti. Pazar kalacaktı. Pazartesi sabahtan gidecekti. Hiç dinmeyen o sızıyı dindirecekti. Hep aklımdaydı. Bir semboldü. Sara jane; sevgi, aşk, bir umut, beklenti olmadı. Her götüm sıkıştığında sığındığım bir karaltıydı. Her yediğim bok sonrası içimdeki köpekliğimin bahanesi olmuştu. Bir zaman sonra hatırlamazsınız böyle sakat ilişkilerde. Her götünüz sıkıştığında, her tekme yediğinizde, her tökezlediğinizde, her vicdan muhasebesinde o karanlık gölgeye sığınırsınız. Kendimizi kandırır, kendimize acı vermeye bayılırız böyle zamanlarda. Kendimize sorular sorar, cevaplarını kendimiz veririz. Duymak istediğimiz yalan cevaplar bizi bağlar hayata. Belki, keşke, acaba, olabilir miydi, olmalı mıydı, olsaydı, yoksa, sanki; diye başlar kendimize verdiğimiz cevaplar. Kendimizi kandırırız. Boş boş duvarlara bakarken. Her yediğimiz tokattan sonra.
Cumartesi günü gittim tren istasyonuna. Yorucu olmuştu yürümek. Artık yürürken zorlanıyordum, kilo yüzünden. Bir gün önce biraz alışveriş yapmıştım. Bir eşofman altı almıştım. Bir de bol kazak. Yeşildi sanırım rengi. Berbere gitmiştim, saçlarımı düzelttirmeye. Düzeltilecek pek bir saçım da yoktu. Bir numaraya vurdurmuştum. Ali’den anahtarları almıştım. Üç tane boş oda vardı. Birinde yatardı işte. Tren geldi. Bank gibi bir şeyler var. Oturdum. Bunu seyrediyorum. İndi trenden. Yüzündeki o masumluk gitmiş. Saçları yine sarı. Sapsarı. Şaşkın değil. Antalya hava alanında karşılamıştım. İlk ve son defa. O zaman şaşkın ördek gibiydi. Dişilik çökmüş yüzüne. Pek kızarmıyor eskisi gibi. Beni görmedi. Gittim yanına. Merhaba dedim. Baktı yüzüme. Merhaba dedi. Öylece baktık bir süre birbirimize.
Hadi gezdir bana buraları, dedi. Yürümeye başladık. Hiç konuşmadan tren istasyonun dışına çıktık. Göz ucu ile bana bakıyordu. Görebiliyordum, kaçamak bakışlarını. Görmezlikten geliyordum. Gözlerinin içine bakacak cesaretim yoktu. Nefes nefese kalmıştım zaten merdivenlerden çıkarken. Nereye gidiyoruz? dedi. Merkez en fazla 10 dakika dedim. Biliyorum, geldim ben buraya birkaç defa, ama fazla vaktim yok bir yere oturalım, dedi. İyi. Dedim. Tamam. Sormadım. Hani iki gün kalacaktın? diye. Aç mısın? diye sordum. Çok güzel soğuk sandviç yapan bir yer vardı. Deli yaparlardı. Yok dedi. Olsun oraya gidelim, dedim. Oturduk. Birer kahve söyledik. Anlattı. Anlatıyordu gözümün içine bakmadan. En sonunda “üzgünüm” dedi. “Ben seni hiç üzmek istemedim ki”, dedim. Kafasını öne eğdi. Bana burayı gezdirsene, dedi. Birkaç saat vaktim var. Zaten tren istasyonun karşısındaydık. Biletini aldı. Komik. Bana ilk defa o öğretmişti “re-turn” bilet almayı. Niyeti kalmaktı burada. Aslında. Ama bir ucube ile karşılaşınca olmadı. Sanırım. Sormadım da. Dolaştık biraz. Anlattı, anlattı, anlattı. Benim anlatacak pek bir şeyim yoktu. Üzgünüm dedi. Tekrar. Üzülme dedim. İngilizcen çok ilerlemiş dedi. İngiltere üzerimden geçti benim. Demedim. “Ben Amerika’ya gideceğim”, anlattı işte. Gitmem gerek dedi. Döndük tren istasyonuna. Yanağımdan öptü. Trene binerken, birden. Bir sahne gördüm. Yüzünde bir gülüş. Gülmek değil de bir bakış. Bir anlık. Bir sinsilik, sinsice, kahpece bir gülümseme.
Hani soğuk bir şeye dokunursunuz. Karanlıkta yolunuzu bulmaya çalışırken. Yapış yapış. Soğuk bir şey gelir elinize. Tiksinirsiniz. Ne olduğunu bilmeden. Öyle bir şey işte. O bakış. Tiksinmiştim. İlk defa tiksinmiştim.
Tren gitti.
Oturdum bir sigara yaktım. Döndüm. Dükkanın üzerindeki o köşeme.
İlk defa tiksindim.
Müstear; Angutyus
Via Sözlükspot
“Disamistade”
Ocak 26, 2011
“Hayır, hiçbir zaman kurtulamadım kendimden, hatta yaşadığım bölgenin sınırlarını bile bilmiyordum. Ama oldukça geniş sanıyordum onları. Ancak, bu inanç hiçbir ciddi temele dayanmıyordu, basit bir inançtı sadece. Çünkü bölgem gidebildiğim yerde sona erseydi, bana öyle geliyor ki, bir çeşit alçalış bana bunu hissettirirdi. Çünkü bölgeler, bildiğim kadarıyla ansızın bitmez, belli belirsize birbirlerinin içinde erirler. Ve ben, hiçbir zaman böyle bir şey fark etmedim. Şu ya da bu yönde, ne kadar gidersem gideyim, gök aynı gök, toprak aynı topraktı, günler ve geceler boyu, hep aynıydı. Öte yandan, eğer bölgeler belli belirsizce birbirlerinin içinde eriyorsa, ki kanıtlanması gereken bir noktadır bu, o zaman, hep orda olduğumu sanırken, birçok kez kendi bölgemden dışarı çıkmışımdır belki. Ama basit inancımı sürdürmek daha işime gelir, bana, Molloy, senin bölgen çok geniş, hiçbir zaman çıkmadın onun dışına, bundan böyle de çıkmayacaksın, diyen inancımı. Ve onun o uzak sınırları içinde nereye gidersen git, hep aynı şey, tıpatıp aynı şey olacak. Bundan şu sonuç çıkarılabilir ki, yer değiştirmelerimin, katettiğim yerlerle hiçbir alışverişi yoktu, onlar başka bir şeyden, örneğin, göze görünmez sarsıntılarla beni yorgunluktan dinginliğe, dinginlikten yorgunluğa götüren gizli tekerlekten ileri geliyorlardı. Ama şimdi aylak aylak dolaşmıyorum artık, hiçbir yere gitmiyorum, hatta yerimden bile kıpırdamıyorum, bununla birlikte hiçbir şey değişmemiştir. Odamın, yatağımın, vücudumun sınırları benden en az bölgemin sınırları kadar, görkemli günlerimin sınırları kadar uzak. Ve çevrim sarsılarak devam ediyor, kaçışlar ve açık ordugahlar, sınırsız bir Mısır’da çocuksuz ve anasız. Ve örtünün üstündeki ellerim, daha şimdiden buruşmaya başlamış ellerime bakıyorum, benim değil artık onlar, kolum yok benim, bir çift bu, örtüyle oynuyorlar, belki de aşk oyunları bunlar, belki birbirlerinin üstüne çıkacaklar. Ama çok sürmüyor bu, yavaş yavaş kendime çekiyorum onları, oh direniş başlıyor. Kimi zaman, ayaklarım için de aynı şey oluyor, onları, biri parmaksız, biri parmaklı halde yatağın ucunda gördüğüm zaman. Ve bu, ayrıca üstünde durulmaya değer bir noktadır. Çünkü bacaklarım, az önceki kollarımın yerini tutan bacaklarım, şimdi, kaskatı ve son derece duyarlıdır ve onları, hani bir bakıma kazasız belasız duran kollarım gibi unutamamalıydım. Bununla birlikte unutuyorum ve benden uzakta, birbirlerini gözleyen çifte bakıyorum. Ama ayaklarımı, böyle oldukları zaman kendime çekmiyorum, çünkü yapamam bunu, onlar, benden uzakta, gerçi az öncekine oranla daha uzakta, ama yine de uzakta, öylece kalakalıyorlar. Toplanma borusunun susuşu. Kentten kesin olarak çıktığım ve geriye dönüp baktığım zaman, kentin bir parçasına baktığım zaman, sanki işte o anda, bunun benim kentim olup olmadığını anlamam gerekir gibiydi. Ama öyle olmadı, boşu boşuna baktım ona, belki de hiçbir soru sormadan, geri dönüp yalnızca alınyazımı kışkırtmak için baktım. Belki de, sadece bakıyormuş gibi yapıyordum. İçimde, bisikletimi arama duygusu yoktu, hayır, gerçekten yoktu. Daha önce de söylediğim gibi, karanlıkta, kırın ıssız, dar yollarında, küçük tepecikler arasında inip çıkarak ilerlemek pek de hoşnutsuzluk yaratmıyordu bende. Ve kendi kendime, başkaları tarafından tedirgin edilme şansız az, diyordum, tersine, eğer görürlerse, ben onları terdirgin ederim. Sabahları saklanmak gerekir. İnsanlar, canlı ve her şeye hazır olarak, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak, sizden de bunları bekleyerek uyanırlar.”
“Sözcüklerin ve ölü şeylerin bildiği kadarını biliyorum, ve bu, tıpkı iyi kurulmuş cümlelerdeki gibi, cesetlerin o uzun sonatındaki gibi, bir başı, bir ortası, bir de sonu olan, güzel, küçük bir toplam meydana getiriyor. Ve ister şunu, ister bunu ya da başka bir şey söyleyeyim, gerçekten hiç önemi yok. Söylemek, uydurmak demektir. Doğru ya da yanlış. İnsan hiç bir şey uydurmaz, uydurduğunu, kaçıp kurtulduğunu sanır, oysa dersini gevelemekten, öğrenip unutulmuş bir düşüncenin kırıntılarını, üzerinde ağlayıp durduğumuz gözyaşşız yaşamı gevelemekten başka bir şey yapmaz. Ondan sonrası bok.”
Samuel Beckett, Molloy, sf. 87, 88, 89, 154
Çv. Bertan Onaran, Cem Yayınevi, Yaylacılık Matbaası, İstanbul 1967
Sıkı Sinema, Sıkı Şiir
Ocak 19, 2011
(…)
GÜLİN TOKAT: Sinema ve şiir?
ECE AYHAN: Sinema ve şiir arasındaki ilişki? Ben ‘Sıkı Sinema’ diyorum. Nasıl şiirin birimi sözcükse, sinemanın birimi de sekansdır. ‘Sıkı Şiir’ deyince akla şunlar geliyor: Pound, Eliot, Dylan, Thomas, Cemal Süreya, İsmet Özel… Yani şair-sinemacı Tarkovsky! (Sözde aydınlar, kara sinekler gibi üşüşmüş Tarkovsky’ye, böyle olduğu için uzak duruyorum şimdi, oysa ilk kez 1967′de gösterilen Tarkovsky’nin İvan’ın Çocukluğu filmini bizim altın saçlı Nahit Hanım bile hatırlıyor.) Acaba Jim Jarmush bir Jean Vigo olabilir mi? Jim Jarmush’un Türk sinemasında, bir karşılığı olmasını isterdim. Öyle filmler çekmek için pek büyük paralar da gerekmiyor.
G.T.- İyi ama kim görecek?
E. A.- Bir filmde ünlü bir yıldız olmazsa ayak’a giremezsin elbet.
G.T- Ayağa da düşmezsin ama. Greta Garbo yalnızca Greta Garbo idi.
E.A- Giyinen bir gencin izledindiğini anlayınca giyinme numarası yapması gibi.
G.T- Bir filmin starı, Türkçe söylersek yıldızı (hani eleştirmenler yıldız takıyorlar ya) anlamdır; anlamın katlarına göre parlar.
E.A- Bellechio’nun 4.Henry filminde de Hamlet Ofelya’ya ”manastıra kapan” der. Manastır sözcüğü kerhane anlamına da geliyordur çünkü. Sıkı Sinema’da çift anlamlılık aranır, aranmalıdır.* Siyasete giriyoruz; Celal Bayar 1978′de ”Bu kış komünizm gelecek” demişti. Hınzırca bir laf ama doğru. Politikadaki ‘nesnel karşılık’ işte budur. Sıkı sinemacı bunu bilir. Sözgelimi De Sica, Milano Mucizesi’nde gecekondu sokaklarında balonlarıyla birlikte havalanan baloncunun havalanmasını önlemek için ağzına hemen ekmek tıkmıştır. Cebine taş da koyabilirdi Zavattini’nin senaryosunda yok bu ayrıntı, ama De Sica, Sıkı Sinema’cıdır, olayın nesnel karşılığını bulmuştur. (Objektive Corelation’ın karşılığı sözlükte ‘nesnel bağlılaşık’mış, oysa işin içinde kesin bir karşılıklılık da var, n’aber?) Kierkegaad da Korku ve Titreme’sinde inancın gücü konusunda konuşmak yerine İbrahim’in oğlunu kurban etme meselesini ele alır.
G.T.- Bizde ise ‘söylev’ ve ‘fetva’ hala çok önemli değil mi? Belki de yarım yamalak bildiğimizden bildiklerimizin altını çizeriz. Kuşkulanmak diye bir şey yoktur nedense.
E.A.- Evet, Sıkı Sinema bir şeyin altını çizmez. Yalnız gösterir. Tanpınar Huzur romanında Alaiyeli (Alanyalı) Ahmet’e, sevdiği kadını gömmek için dağlarda derin bir çukur kazdırır. Çukur öyle derindir ki, Ahmet buradan nasıl çıkacağını düşünmeye başlar. Tanpınar dayanamaz, çukurun neden böyle derin kazıldığını açıklamak gereği duyar. İnsan eli ulaşmasın diyeymiş. Oysa bu gereksizdir. Sıkı Sinema, böyle bir şeyi Tanpınar gibi yapmaz, yapmamalıdır. Hemen anlaşılmayabilirsin, göze alacaksın. Çoğunluk her zaman başlangıçta yanılabilir, sonradan ayıyorlar sanki. Yan yan değil de doğru doğru yürüyen bir yengece bakarak, diğerleri ”sarhoş galiba” diyebiliyorlar. Kuşkulanmak önemli elbet. Marx’ın en sevdiği Latince özdeyiş; ”Her şeyden kuşkulan” anlamına gelen ”Omnibus debutandum”dur. Yani her şeyi kurcala.
G.T- Sıkı Sinema için bir mesel bulabilir miyiz acaba?
E.A- Tabii. Sözgelimi Cemal Süreya’nın İkinci Yeni serüvenini anlatışı gibi. (Ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle televizyon röportajında, İkinci Yeni’yi bir meselle tanımlamıştı.) Temelde zorla dinletilen muhacir türküleri. Borulu gramofonla. Şöyle: Adam, sevdiği kadını, ya da nesneyi, kızıp denize atar. Sözde ondan kurtulacaktır. Sonra hemen pişman olur, kendisi de atlar arkasından denize. Kadın ya da nesne, akıntıyla Çanakkale Boğazı’na gider. Adam yetişir, tam yakalayacaktır ki, Çanakkale Boğazı’nda canavarlar, mitolojik canavarlar çıkar karşısına. Sevgiliyi orada elden kaçırır. Haydi. Akdeniz serüveni başlar. Cebelitarık Boğazı’na gelinir. Orada da yakalayamaz. Panama Kanalı’nda nöbetçiler görür. Bu sefer de sevdiği ya da kızdığı nesnenin ya da kadının Atlantik serüveni başlamıştır. Okyanus’ta, Hawaii Adaları’nda Gaugin’i yanına alır adam. Mavi ipek bir helikopter gelir…
G.T- (By meselin sonu konusunda Hasan Turhanlı -Fransız Hasan- ile anlaşamadık. Mavi ipek bir helikopter gelir mi gerçekten? Gelirse kurtardığı yalnızca adam mıdır, yoksa sevdiği kadın mıdır, yoksa bir başkası mı? Adam, bir daha denize atmamak için kadını, kalın bir urganla dut ağacına mı bağlar?)
E.A.- … O kadına ya da nesneye zorla dinletilen muhacir türküleri değil midir İkinci Yeni?
G.T.- Wittgenstein ”özgünlük alçakgönüllülüktür” diyor. Bizde alçakgönüllü sinemacılar var mı?
E.A.- İlhan Berk evine bir kız geldiğinde eline hemen bir pipo alır. Şimdi pipolulara bir yana bırakalım. Genellikle özgünlüğü az etki altında kalmak sanıyorlar, oysa çok etki altında kalacaksın ki, özgünlük ortaya çıksın. Wittgenstein bu yargısı çok hoşuma gitmişti. Şimdi Turgut Uyar aklıma geldi. Turgut Uyar bir gün bana ”Artık şiir yazamıyorum” bile diyebilmişti. Çünkü hiçbir eski ve eskimiş şair kolay kolay bunu söylemez! Ama Sivil Şiir’e gelince iş değişir, Sivil Şair bunu açık açık söylebilir. Fellini de 1956′da ”Ben ortaçağda yaşasaydım, kesenkes şair olurdum” der. Mustafa Irgat bir günü bana Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın en iyi filmi demişti, tam İkinci Yeni’nin karşılığıymış. Oysa Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın en iyi filmi falan değil. Hele İkinci Yeni ile hiçbir ilişiği yoktur. Metin Erksan olsa olsa Milli Edebiyat döneminde sayılabilir. Bak Mehmet Emin Yurdakul’a karşılık gelebilir. Şiir toplumu gerçekten ufak bir toplumdur. Zaten Türkiye şiire kapalı bir topluluk değil midir? Buna karşılık sinema toplumu genişler, gittikçe genişler.
G.T.- Eh genişleyen, şişmanlayan bir toplulukta sıkı, ince, uzun bir ‘delikanlı sinema’ zor olur tabii. Yine de birkaç isim verebilir misiniz?
E.A.- Sıkı Sinema’nın dört-dörtlük şiir-sinema olmasını isterim ben. Yavuz Turgul, Nesli Çölgeçen, Orhan Oğuz, Fehmi Yaşar, Seçkin Yasar, Reha Erdem… Macit Koper de, Genco Erkal da, Ahmet Soner de, Füsun Demirel de, Gülsün Tuncer de, Mehmet Atak da benim için ‘Sıkı Sinemacı’dırlar.
G.T.- Ben bu isimleri yan yana aynı satır içinde düşünemiyorum.
E.A.- Ben de ayırıyorum aslında. Ama, Cemal Süreya ile sıkı fıkı arkadaş olduğumuz halde birbirimizden pek etkilenmedik. 1989′da Sıcak Nal’da Cemal Süreya ”İki aslan derinliğine iki atla sevişirdi” der. Bu dize dışında yazdıkları, kendime taşıma bakımından benim ilgimi çekmedi. Cemal Süreya kendi hayatındaki trajiği şiirine neden geçirmedi diye hep düşünmüşümdür. Edip Cansever de Sezai Karakoç ile bir gün sokakta karşılaşsa onu tanımazdı, tanıyamazdı da. Yine de adlarımız birlikte anıldı. Yukarıda adlarını andığım Genco Erkal, Mehmet Atak, Macit Koper, Fehmi Yaşar gibi sinemacıların şiire biraz yakın olduklarını düşünüyorum. Düşünceye ve sürece bakmak gerekir. Bir kısmı elenebilir tabii. ”Noterlerle evlenen dalgın kızlar”dan olabilirler.
G.T.- Evlilik sağlığa zararlıdır diyen şair kimdi?
E.A.- Ferlinghetti olabilir. Ben ‘serbest şair’im. Evliliğe filan karşı değilim ama bir şey yapabilmesi için, insanın önce ‘serbest şair’ olması gerekir. Yani bir ‘kopuş’ zorunludur.
G.T.- Yıllar önce çocukluğumda bir film görmüştüm. Künyesine dair hiçbir şey hatırlamadığım bu filmde genç kız sevdiği erkeğin özgür olduğuna inanmıyordu. Çocuk ne yapsın, çırılçıplak soyunup kızın penceresinin önüne geldi, bağırdı ona. ”Heyy bak, işte özgürüm.” Kızın soğukkanlı cevabını hiç unutmadım. ”Hayır, özgür değil sadece çıplaksın.” Korkarım serbestliği de yanlış anlayanlar olacaktır. Serbest olmak, sıklıkla duygunun, bazı iklim etkilerinin, dolunayın ya da aşkın sonucunda ‘içinden geldiği gibi’ davranmak sanılabilir. Çırılçıplak olmak gerek, çıplaklık yetmez. Bir anlamda, hayır her anlamda bedenini yüzerek geçmelisin ”belirli bir denizi”.
E.A.- Sivil olmayı da nedense askeri olmanın tersi sanıyorlar. Cemal Süreya “Bakışımsızlıktan yanayız elbet, tabii bakışımın tersi değilse” demişti. Gerçeküstücülük “düşüncenin kendi kendini denetlemesidir” der Breton. İnsan sarhoşluğunda nasıl ek bir kontrol sağlarsa öyle. Her zaman ek bir kontrol, özel bir dikkat sağlamalı düşüncede de. Sahicilik ancak böyle sağlanabilir.
G.T.- Gerçek’in kaç tane yüzü vardır. ‘Çarpıcı’ bir gerçeklik üzerine ‘kurulan’ bir film, kurulmuş olur mu, yoksa Turgut Özen’in dediği gibi “bir gün boşalır mı zembereğinden.”
E.A.- Sözgelimi Osman Şahin, Bekir Yıldız… kar yağarken bir tabutun içinde taşınan hasta bir adam üzerine kurabilir bir senaryoyu. Melodi ne kadar kolay. Oysa tek tek sesler kötü olabilir, birleşince uyum da doğabilir. ”Kakışım” gibi (Dissonance) Schönberg, Alban Berg, Webern, Strawinsky’deki… Kafka I.Dünya Savaşı içinde yaşadığı halde, güncesinde savaştan söz etmez. Savaşı önemsemediğinden değil, bazen çok büyük görünen olaylarda hiçbir şey yoktur. Şiirin kendi ‘noktalama işaretleri’ çok daha önemlidir. Ana-yasadan, fermandan, charte’dan vs. Ama Romanya cephesinde iki ihtiyar karı-koca anlatır. Adam karısının gıdısını okşamaktadır. Bütün I. Dünya Savaşı budur Kafka’da.
G.T.- Burada hemen Türk sinemasındaki zavallı tipleme sorunu geliyor aklıma. Belli ideolojik kalıplar var, klişeler öyle değil mi?
E.A.- ”Tıp istatistik bir birim değildir.” Dergah dergisinin bir sayısında kendisiyle yapılan konuşmada Şerif Mardin, ”Türkiye’de şimdiye dek bir tek sosyoloji olmıştur, o da pozitivist sosyolojidir” diyor (Yani ‘kutu psikolojisi’). İnsanın hallerini ismin halleri gibi birkaç tane sanıyorlar. Yanılmıyorsam masalın Korsika varyantına göre 40 Haramiler kardeş kıldıkları bir kızın ölüsünü, altın tabut içinde gittikleri her yere taşırlamış. Herkesin olumsuz bildiği zehir zemberek haramilerin bile iyi bir yanı vardır. Nasıl saf iyilik yoksa saf kötülük de yoktur Gülin Tokat! Evet, evet, Türk sinemasında böyle kalıplar var. İstatistik verilere dikkatle bakılmalı, ama bir genelleme yapılmamalı. Sosyoloji özellikle de pozitivist sosyoloji arkadan gelsin. İğne ile kuyu kazar gibi bakmalı insana. Borges’e sorarlar, ”Kadınlar hakkında ne düşünüyorsunuz” diye. ”Hangi kadınlar” der. Sanat ayrıntıdır. Özellikle ‘Sivil Şiir’ daha bir ayrıntıdır. Eee biz biraz da ‘ayrıntı’ değil miyiz?
G.T.- Gerçekten bitmiş bir senaryo, kimyasal anlamda doymuş bir senaryodur. Artık bir tek plan ekleseniz taşar, bir plan çıkarırsanız eksik kalır. Bu tanım dolayısıyla tekrar İkinci Yeni’ye, Türk sinemasına bakarsak, tasarrufun ve kurgunun yeri nedir? Sahici bir tempo, sahici bir hız nasıl kazanılır?
E.A.- Ortadoğu’da tempo yavaştır. Ama çok hızlı araba kullanırlar, sanırsın ki çok aceleleri var. Hayır yoktur aslında, adam eve hızla gidip, pijamaları giyip oturacaktır. Biraz elini uzatınca da şefkate nasıl gereksindiklerini görürsün. Sonra hiç sevilmemiştir bunlar. Göstermelik bir hız içinde olmaları bundan. Bu uslu coğrafyada gerçekten trajedi yok. Acı var ama çile yok, tıpkı çılgın aşık olmayışı gibi. Trajedi zaten çılgın aşkın bir hali, türevi değil mi?
G.T.- Türk sinemasında bir tek sevişme sahnesi hatırlamıyorum.
E.A.- Genellikle ışık söndürülür. Hiçbir şey görünmez. Kedi dışarı çıkarılır, perdeler kapatılır, sessiz olmaya çalışırlar. Sinema yönetmenlerinin kendi hayatlarında hemen hiç çılgın aşk olmadığı anlaşılıyor. Olsa bile seyirciden, algı ortalamasından çekinerek ‘edepli’ sevişme sahneleri koyuyorlar. Oysa sevişmenin hızından haşinliğinden divan pekala çökebilir, insanlar birbirlerini ısırabilirler vs. Keder gülümseyerek de belli edilecektir, ağlamak, saçını başını yolmak gerekmez.
G.T.- Seyirci, okuyucu için ne diyeceksiniz?
E.A.- Bu kadar kaykılmak olmaz yahu. Sıkı Sinema, Sıkı Şiir kendini hemen ele vermeyecektir elbette. Biraz düşünülsün, biraz soru sorulsun. Kuşkulansılar yani. Bak Gülin Tokat! Bu kez ben sana bir soru sorayım. Sinema ve iktidar?
G.T.- Pascal Bonitzer diye bir Fransız sinema adamı var. Adını ilk kez İzzet Yaşar’dan duymuştum. Kameranın durduğu yer ile bir ‘iktidar’ sorunu olarak ilgileniyor. ‘Dış ses’ ile de öyle. İçerisi ve dışarısı neresi? Bu bizi ya da onları gözetleyen kim? Bu konuşan kimin sesidir? Sıkı Sinemacı bunları daha düşünmek zorunda.
(*Bellechio’nun 4. Henry filminde de Hamlet’dekine benzer bir ‘delilik’ olayı vardır. Her iki filmin kahramanı da deliliği gerçeğin sorgulanması ve açıklanmasının bir yolu olarak kullanır. Böylece sözgelimi Hamlet, Ofelya’ya ”manastıra kapan” der, diyebilir. Manastır sözcüğü kerhane anlamına geliyor çünkü. Sıkı Sinema’da da çift anlamlılık aranır, aranmalıdır. ‘Deli olmak’ pahasına da olsa…)
Ece Ayhan, Aynalı Denemeler
Yapı Kredi Yayınları, 1.Basım, İstanbul 2007, sf. 22, 23, 24, 25, 26, 27
“No Alarms And No Surprises”
Ocak 13, 2011
‘Sanki özellikle yanaşmıyorsun anlamaya’ diye inledi. Başından beri Solaris’ten söz ediyorum ben, yalnızca Solaris’ten. Yenir yutulur gibi değilse gerçek, benim suçum değil bu. Ama şöyle ya da böyle, başından geçen bunca şeyden sonra, sonuna dek dinlemek zorundasın beni. Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok yazık. Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek. Filanca gezegen bizim gözümüzde Büyük Sahra gibi kıraç, öteki Kuzey Kutbu gibi buz tutmuş, başkası Amazon Havzası kadar bereketli olsa olsa. İnsansever ve şövalye ruhluyuz: Başka soyları köleleştirmek değil niyetimiz, onlara kendi değerlerimizi miras bırakmak, karşılığında da onların mirasını devralmak istiyoruz. Kutsal Bağlantı’nın Savaşçıları sayıyoruz kendimizi. Bu da bir başka yalan! Yalnızca İnsan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Tek bir dünya, kendi dünyamız, yetiyor bize. Ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. Kendi dünyamızın ülküsel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep: Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz. Ve aynı zamanda yüzyüze gelmek istemediğimiz, kendimizi sakınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Ama o hep içimizde kalıyor, çünkü Yer’den yola çıkarken bir ilk günahsızlık durumunda değiliz. Gerçeklikte nasılsak buraya öyle geliyoruz, sayfa çevrilip de gözlerimizin önüne serilince gerçeklik -kendi gerçekliğimizin sessizce geçiştirmeyi yeğlediğimiz yanı yani – artık sevmiyoruz onu.’ (86)
‘Ev’ sözcüğünün benim için anlamı neydi? Yer mi? Ortalarda dolanıp kendimi yitireceğim o büyük, telaş dolu kentleri düşündüm, tıpkı içimden kendimi karanlık dalgalarına bırakmak geldiği ikinci ve üçüncü gece okyanusu düşündüğüm gibi. Kendimi insanların arasına bırakacaktım. Sessiz, dikkatli olacak, toplumun değerbilir bir üyesi sayılacaktım. Yeni tanışlar, yeni dostlar edinecektim, yeni kadınlar tanıyacaktım -belki de bir karım da olacaktı. Gülümsemek, başımı sallamak, ayakta durmak, Yer’deki yaşamı oluşturan binlerce küçücük davranışı yerine getirebilmek için bir süre bilinçli bir çaba harcamam gerekecek, sonra da bu davranışlar yine birer reflekse dönüşecekti. Yeni ilgi alanları, yeni uğraşlar bulacaktım, ama hiçbirine kendimi bütünüyle vermeyecektim, çünkü bundan böyle hiçbir şeye, hiçbir kimseye kendimi bütünüyle vermeyecektim. Belki geceleri, şu ikiz güneşin ışınlarını yarıda kesen karanlık nebulaya gözlerimi dikerek, her şeyi, hatta şu anda düşündüklerimi bile anımsayacaktım. Küçümseme ve pişmanlık dolu bir gülümsemeyle buda- lalıklarımı ve umutlarımı belleğimden geçirecektim. Gelecekteki bu Kelvin, Bağlantı denen doymak bilmez bir girişim uğruna her şeyi göze olan geçmişin Kelvin’inden hiç de daha az değerli biri olmayacaktı. Ayrıca kimsenin de benimle ilgili yargıda bulunmaya hakkı olmayacaktı. (226, 227)
‘Saatleri yaratan, ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir tanrı.’ (228)
Stanislaw Lem, Solaris
İletişim Yayınları, Çv. Mehmet Aközer, İstanbul 1997
Birinci Tasnif: Damien prelüdü
Ocak 8, 2011
“Yorum yapılmasa daha iyi olacak. Maskeli baloya, her yıl cinsiyeti değişen sırtlan kılığında gelen ve walkman’inden Elton John’un Tonight’ı çalan yalıçapkınının karıncalanan saksafonunu üflemeden önce kesinlikle kayıp bir ülkenin kayıp diliyle okuduğu duada sözü edilen bilinçaltı müsveddelerinin bir aseksüel kahince temize çekildiği lacivert papirüslerin hazırlandığı atölyelerin çokca bulunduğu o kenar mahallede her gece sabaha kadar barakaların kapılarına romen rakamlarıyla kendince önemli olayların ve aşkların yaşandığı tarihleri yazan bilge delinin bir zamanlar tanışıp ölüm konusunda tartıştığı o anglasakson kültürünün bütün değerlerini idealistçe benimsemiş yaşlı eşcinselle vedalaştıkları gün çıkartıp verdiği kolyeyi bilge deliye armağan etmiş olan cüce marangozun yine cüceler için yaptığı tüm tabutları esrarengiz bir edayla şafaklarda gelip satın alan yabancının arabasına çeken nympha’ların azat belgelerini tereddütsüzce imzalayan Sahip Indie’nin herkesten gizlemeye çalıştığı sırrını, bundan önceki yaşamında kambur, çolak, kör, topal, sağır ve dilsiz bir haham oluşunu, paylaşabildigi ve tek gerçek dostu olarak gördüğü PythonCat’ın bu sırrı malikânenin bahçıvanı Cornea’ya açtığı gece bu ihaneti öğrendiği halde kimselere söylemeden malikâneyi terk eden kibar uşağın gider gitmez bir müzik kutusunda iş bulup yerleştiği kasabada 13,4 yılda yazdığı anılarını biraz da ısrar edildiğinden basan yayınevinin editörü, bu iyiliği ona yapmasının altında yatan gerçeği, annesinin o daha küçük bir çocukken, soğuk karlı bir yirmi beş nisan ikindisi onu evdeki merdivenlerden aşağıdaki kilere doğru iterek yuvarlandığını, bunu yaparken kesik kesik homurtular çıkardığını, gri gözbebeğini çevreleyen gözakının yavaş yavaş hakiye döndüğünü, uşağa söylememek için hemen gitmesi gerektiğini belirttiği, böylelikle ketumluğunu geçiştirdiği, rock konserinde çıkan kavgada yaralanan grubun başgitaristinin penalarını çaldığı dükkânda çalışan on dokuz yaşındaki Hsa, bir rüyasında karşılaştığı beyaz ama kirli atın dört nala koştuğu sahillere, bir çağdan bir yeni çağa geçildiği saatlerde vuran denizkızının kapalı elleri açıldığında ayalarında bulaşmış bulunan siyah yosunlardan yapılan uyuşturucuya insanlık adına kobay olarak ilk kez kullanılan Parkinson hastası Mr. Moonlight’ın bir türlü parayı denkleştirip de satın alamadığı motosikletin durduğu galeriyi gasp amacıyla basan sokak çetesinin reisi Damien’in ne Hermann Hesse’yle ne de İncil’le aslında ilişkisi olduğu, Damien’in helenik birtakım uzantılar taşıdığı, şifrelere ve mesajlara yakınlığı, parolayı hiç hatırlamadığı, bu sarmal metafizik göndermelerde özellikle İndie’nin kendi etrafında döndüğü koordinatları uykudayken yer yer sayıkladığı, saplantıların korunma altına alındığı, İndie / Damien / Hsa üçlüsünün tasvirsizliği, monoton kopukluklar ya da William Wilson’un çıkageldiği ve ağzında sıkı sıkıya tuttuğu Dunhill için ateş istediği, İndie’nin balbakışlarının medcezire uyduğu, Hsa’nın ayak bileklerini kestiği, Damien’in “Tanrı benim. Tanrıya inanıyorum.” diye düşündüğü, mabedin baştan aşağı sperme ve kana bulandığı, soluk boruları kopartılmış çakalların da menzili kısalttığı, Karo Valesi’nin Hayaleti’nin Damien’i korkuttuğu henüz herkesçe bilinmiyordu.”
Küçük İskender, Yirmi5april
Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001, sf. 9 – 10
Kayıp Zamanın İzinde
Ocak 2, 2011
(…) Nankörlükle suçlanmamak için, insanların bana göstermiş olabileceği nezaketin altında kalmamaya, her zamanki nezaketimle karşılık vermeye çalışıyordum. Can çekişen varlığıma hayatın insanüstü yorgunluklarını dayatmak beni tüketiyordu. Hafıza kaybı, mecburiyetlerimde boşluklar yaratmak suretiyle bana biraz yardımcı oluyordu; bu boşlukları eserim dolduruyordu.
Ölüm fikri benliğime tıpkı bir aşk gibi temelli yerleşti. Ölümü sevdiğimden değil, aksine ondan nefret ediyordum. Ama başlangıçta, tıpkı henüz aşık olmadığımız bir kadını düşünür gibi, muhtemelen ara sıra aklımdan geçen ölüm fikri şimdi beynimin en derindeki tabakasına tamamen yapışmış olduğundan, herhangi bir konuyla ilgilendiğimde, o konu önce ölüm fikrini aşıp geçmek zorundaydı; hatta hiçbir şeyle ilgilenmeyip mutlak bir dinlenme halinde olsam bile, ölüm fikri, benliğimin bilinci kadar kesintisiz biçiminde varlığını hissettiriyordu. Bir yarı ölü haline geldiğim gün, bilinçdışı da olsa, mantık yürüterek ölüm fikrine, neredeyse ölü olduğum fikrine varmama, bu hain belirtileri olan rahatsızlıkların, yani merdivenden inemeyeşimin, bir ismi hatırlayamayışımın, ayağa kal- kamayışımın yol açtığını sanmıyorum. Bence ölüm fikri belirtilerle aynı anda ortaya çıkmış, zihnin dev aynası, yeni bir gerçekliğe kaçınılmaz biçimde yansıtmıştı. Yine de, hissettiğim rahatsızlıklardan mutlak ölüme bir uyarı olmadan nasıl geçilebileceğini anlayamıyordum. Ama sonra başkalarını, her gün ölen, hastalıklarıyla ölümleri arasındaki boşluğu olağanüstü bulmadığımız onca insanı düşünüyordum. Hattâ öleceğime inandığım halde, tek tek ele alındıklarında bazı rahatsızlıkları ölümcül olarak algılamayışımı, (umudun yanıltıcılığından çok) sadece onları içerden görmeme bağlıyordum; aynı şekilde artık sonlarının geldiğine en çok kani olmuş insanlar bile, bazı kelimeleri telaffuz edemeyişlerinin katiyen bir inmeyle, afaziyle vs. ilgili olmayıp, dil yorgunluğundan, kekemeliğe benzer bir sinirsel durumdan, hazımsızlığı izleyen bitkinlikten kaynaklandığına kolaylıkla inanırlar.
Benim yazmam gereken şey, başka bir şeydi, daha uzun, birden fazla kişiye hitap edecek bir şeydi. Yazması uzun sürecekti. Gündüzleri, ancak uyumaya çalışabilirdim. Çalışmak, geceleri mümkün olabilirdi sadece. Ama çok fazla geceye ihtiyacım vardı, belki yüz, belki bin. (…)
İnsan sevdiği şeyi yeniden yaratmak için, Elstir’in Chardin’i reddettiği gibi, önce onu reddetmek zorundadır. Hiç şüphesiz, kitaplarım da bedensel varlığım gibi günün birinde mutlaka ölecekti. Ama ölüme razı olmak gerekir. Kendimizin on yıl sonra, kitaplarımızın da yüz yıl sonra var olmayacağını kabulleniriz. Ebedi hayat insanlara da, eserlere de bahşedilmemiştir.
Marcel Proust, Yakalanan Zaman (Kayıp Zamanın İzinde) sf. 349-350-351
Yapı Kredi Yayınları, 2.Baskı, İstanbul 2002, Çv. Roza Hakmen




