Köpük. Bunu düşünmeliyim. Arap sabunu.

Sabundan totemler yaptığımızı unutmadınız. Onlara verdiğimiz şekiller: cin’drella, bağırsak solucanı, rus bebeği, davy crockett, akvaryum antiseptiği, bakan penisi, cumhurbaşkanı, kağıt uçak, kadın tepsisi, otomobil kapısı fermuarı, ıslak senfoni, seksek balesi, pilli kukla, elektrikle çalışan dudak, organik tiyatro sahnesi, koltukaltı şampuanı, sperm konservesi, lire asılan bombalı pankart, çiçek berberi, muşamba tren, parmak kanseri, uçurtma kanadı, konsomatriks, seks bilinmeyenli denklem, surat mecmuası, tırnak bürosu, asimetrik öpüşme teknikleri bürosu, vantrilok kedi, depresif tutanaklar, şizoid seviciler için huzur evi, din konservatuarı, ritüel yakınlaşmalar kaynaklı televizyon programları, muhalif aşk cisimcikleri, kırmızı küçük çay fincanları, çukulata ceninler, geniz kabukları, mayıs çöreği (içine portakal reçeli konurdu), sünger satranç takımı, hıçkıran porsuk heykeli, arkeolojik bulgulara dayanan erkek topuk kemikleri, perukalar, tefler ve darbukalar, bir japon yeni, asfalt parçacıkları, mitokondri fosili, alkoloid salgılayan pırasa, düş dolgusu, pırlanta kalsiyumu.

Gemimiz batıp da biz aysberge tırmandığımızda akşam olmak üzere idi. Bana moby dick’i anlattınızdı. En az yedi kişiydiniz. O zamanlar gözlerim çok iriydi ve türkçe bilmiyordum. Bitkileri inceliyordum ben, turuncu atkım, ayağımda paletler. Madagaskar ve aşk çok uzaktı.

Kabilemi terkettim. Belden aşağım zenciydi, üstüm kızılderili. Moody blues’a gitmekteydim. Hamsterlarım da olacaktı. Elma büyüyecekti. İrem’in kapısına hamil gömülecekti.

Oysa benim suçum yoktu. Ra’yı salona alan teyzemdi. Antredeki şemsiyeye gizlenmiştim. Savunma mekanizmalarımı kimse öğrenmesin. Söz dizimi bozulsun. Şeytan kudursun. Ses, granitin öz suyudur. Freud, bütün çocuklar sapık doğar, diyor. Bunu biri anneme söylesin.

Şimdi seni telefonla manhattan’dan arıyorum.

Şimdi seni çok fazla özledim.

Sırtıma bir bıçak da saplı.

Köpük. Bunu düşünmeliyiz. Arap sabunu.

Küçük İskender, Şizofrengi, sayı 3., sf. 6
3 Haziran 1992, İstanbul

(…)

“1937  yılının  yaz  aylarında,  hangi  ay  olduğunu  şimdi  pek  kestiremiyorum,  güneşli  bir  gün Orhan’la  yan  yana  Özen’e  doğru  yürüdüğümüz  gözlerimin  önüne  geliyor.  Melih  Belçika’da. Hava  alabildiğine  güzel.  Özen’de  caddeye  karşı  iskemlelere  kuruluyoruz.  Orhan  ayak  ayak üstüne  atıyor.  Üsteki  ayağı  yere  değiyor.  Sırtı  kambur.  Uzun,  ince,  badem  tırnaklı  şehadet parmağı sivilcelerinde.  Şiir lafı ediyoruz. Piyasa şairlerinin şiirleri ikimizi de sarmıyor. Başka, bambaşka bir şiir hasreti ikimizin de içinde. ben yeni bir şiir yazmışım, Orhan’a okumaya pek cesaret  edemiyorum.  Çünkü  ne  vezni  var  ne  kafiyesi.  Hem  de  birkaç  satırlık  bir  şey.  Adı Saksılar. Bir ara boş verip okuyuveriyorum. Orhan kolay coşmaz. Coşuyor. Şu işe bakın ki o da cebinden dört satırlık bir şiir çıkarıyor. Adı Kelebek. Raymond Radiguet’den tercüme etmiş. Bu sefer coşmak sırası bende. Sarmaş dolaş oluyoruz. O bambaşka şiire ilk adımımızı attığımızı biliyoruz.  Üç  dört  günün  içinde  bu  çeşit  şiirlerden  bir  sürü  yazıyoruz.  Yarışırcasına  karşılıklı okuyoruz.”

Şimdi, Beat kuşağının oluşum sürecinden bihaber olan insanların burada bizim hissettiğimiz coşkuyu  hissetmelerini  ve  Garip  ile  Beat’in  bu  noktada  da  ortaya  koyduğu  benzeşim karşısında  esermişliğimize  yakın  bir  psikoloji  çizmelerini  hiç  mi  hiç  –elbette-  beklemiyoruz. Bunu burada belirtelim. Aynı tutku, istek, merak, heyecan, şevk…

Yıkardaki alıntının son cümle bir başka kapıya kapı açıyor: orada yer alan “okumak” ifadesi en başından bugüne ülkemizde gerçek anlamıyla varolmamış şiir okuma gecelerini çağrıştırıyor bize.  Bir  anlamda  Garip’in  doğumu  için  Ankara’da  ki  Özen  Pastanesi  demek  mümkün, dönemin  entelektüel  kesiminin  toplanma  noktası,  aynı  şekilde  Beat  Hareketi  de  bir  şiir gecesiyle  resmi  tarihine  başlıyor  aslında  Frisco’da  galeri  6’da.  Ama  Beat,  şiir  okuma geleneğini  ilerleterek  sürdürürken  ve  buna  başkalaşmış  halde  bir  şekilde  halen  devam ederken   ülkemiz   sınırları içerisinde   underground   bir   şekilde   küçümen   yapılanmaları, toplulukların mastürbasyonlarını saymazsak hiç düzenli bir şekilde yer tutmamıştır toplu şiir okuma geceleri. Yapılsa da kuramsal boktan bir kokunun sindiği gerzek salonlarda olmuştur bunlar. Biz  bunları kaleme alırken sevgili Küçük İskender bir yerlerde okuma geceleri adına, şiir adına savaş vermekteydi ama umarım sonu gelmez. Aslında şiir okuma gecelerinin tırnak içinde  kültürümüzde  varolmadığını  da  söylemek  isteriz  biz  ve  sanırız  bu  sebepten  bundan dolayı  pek  acı  çeken  insan  da  yok.  Herkes  rahat  uyuyor.  Toparlamak  gerekirse,  metnimizi benzeşme noktaları üzeninden yapılandırdığımızı düşündüğümüzde “okumalar” her iki kuşak içinde farklı yerlerde dursalar da çok önemliydi. Yaşam  standartlarına  baktığımız  da  her  iki  kuşağın  bireylerinin  de  farklı  kökenlerden geldiklerini  görsek  de  aynı  pota  içerisinde  eriyip  gittiklerini  de  görmekteyiz.  Ve  her  şeye rağmen,  tüm  engel  ve  yokluklara  rağmen,  hiç  mi  hiç  kaybolmayan  bir  yaşama  sevinci,  yer zaman esrikliğe varan  bir coşkunun  da  hayatlarından asla çıkmadığını  da görürüz. Ki  bunun arka  planını  bir  çeşit  vurdumduymazlık,  sonrasızlık,  bir  nevi  şahsına  münhasır  şükürcülük oluşturmaktadır.

1940’ların  başında  gerek  A.B.D’  de  gerekse  T.C’de  II.  Dünya  Savaşı  değişimler  ve  devrimler için  gerekli  tüm  zemini  hazırlamakla  meşguldü.  Ortada  tam  anlamıyla  bir  karamsarlık  ve bunalım kokusu vardı. Böylesi bir ortamda doğması gereken her ne ise kesinlikle zemininde ayrıksılık,  ötekilik  ve  coşku  olacaktı.  Bu  kabına  sığmama durumunun  bir  de  getirisi  olacaktı elbet, mekân gerçeği insanları sıkacaktı, Beat Generation mekân kıstaslarından kurtulmanın iki yolunu buldu, kimyasallar ve yol, Garip’te ise bu tezahür kesinlikle yol oldu. (her ne kadar Réne,  kolumu  çekiştirip  “rakiyi  gücümsma,  o  varrya,  deli  asit”  gibisinden  bir  cümle  kursa da…) işte  bu esrik coşkunluk mekân içinde bir daralma yaşadığını hissettiğinde ortaya ender bir  tür  yol  yazını  çıktı.  Tıpkı  yazının  tarzı  gibi  bu çıkışta  spontan  gelişmişti.  Beat  kuşağında nerdeyse belkemiği derecesinde önemli bir figür olan yol, Garip içerisinde nazım ve nesirde ilk örneklerini Kanık’ın elinden vermiştir. (şu an muallâk olsa da belki yazının sonunda genel bir seçki verebiliriz.) Elbette ki, konu yol olunca ortaya ortak bir lisan çıkıyor, ve bu lisan bu çıkımını  simgelerle  ve  simgelerin  her  iki  hareketteki  ortak  kullanımıyla  yapıyor;  neredeyse Kerouac  kadar  yoğun  bir  şekilde  Kanık’ında  rayları  ve  trenleri  şiirinde  kullandığını  görürüz, bunun devamında ise: istasyon sık kullanılanlardan biriyken Kanık’ın belki de en sevdiği imge “söğüt   ağacı”dır.   Yolun   uçsuzluğunun   yazıda   varolabilmesi   ve   okuyucunun   yolculuğu yazardan devralarak içselleşitirip kendi tribi haline getirebilmesi için en gerekli şeydir simge.

Yol  üzerine  düşündükçe  alegorik  olarak  usumuzda  bir  kaçış  gerçeği  beliriveriyor.  Elbette  ki yol’un seçilmesi bir zar atımıyla gerçekleşmemişti, yol kaçışa paraleldi, neyden kaçışa: sosyo-siyasi gergiden, getirilerle bedbaht bir hale gelen içsel daralmalardan, edebiyatın dönemdeki bungun bataklığından, önceki edebiyat formlarının sıkıcılığından bir kaçış. İşte yol ve kaçışın bileşkesi bir gidide ortaya kendiliğinden çıkıveren şey de doğadır, hem Beat’in hem Garip’in asla vazgeçemediği. Doğa olgusu Beat Generation’da ekolojik felsefe temellerine ve oradan da Gary Snyder vasıtasıyla anarşik ekolojiye varacak denli güçlü ve teoriktir, elbette ki bunun Garip’te  bulunma  formu  sadece  lirikseldir,  hepsi  bu,  edebiyat  içinlikten  öte  geçmemiştir.  –doğal olarak-.

Ve   bir   yerlerde   de   sanırım   dokunmuştuk,   iki   kuşağın   da   Çin   ve   Japon   edebiyatına dokunuşlarıyla bu doğa sevicilik arasında muazzam liriksel ve insani bir bağın varlığı üzerine biraz kafa yormak lazım. –yorun-.

İşte bu sebepten –salt değil elbet- Haiku çok önemli bir yer tuttu. Ve Garip, Haikuyu alarak bir    şekilde    kendine    uyarladı,    onu    ölçülerinden    çıkardı    ama    tözüne    dokunmadı, haikumsuluklar yazdı. Okunduğunda o naif ritmi hep duyabileceğiniz…

Bize kalsa sonu gelmeyecek bu yazıyı artık bitirmek istemekteyiz, fakat  en azından çok öne çıkan  birkaç  noktaya  da  değinmekte  fayda  var:  bunlardan  bir  tanesi,  Garip’in  hüzünbaz, bungun,  sıkıntılı  ve  alttan  alta  da  bir  o  kadar  fırlama  oluşu  ile  ortaya  çıkan  karakteristik özelliklerinin Beat Jenerasyonu ile bir kez daha paralelleştiğini görüyoruz.

İkincil bir önemli nokta ise: mülk kavramıdır. Her iki Kuşağın da maddiyata karşı olan bakışları tek bir cümleyle söylersek günü kurtarmak adınadır. Gerçek anlamda ortada varolan bir mülk kaygısızlığı  söz  konusudur.  Garip’in  yazışmalarına  baktığımız  vakit  bunu  çok  açık  bir  şekilde görmek mümkün. Açıkça her iki kuşağında tamamen yarıncılığın dışında olduğunu rahat rahat –kendi adımıza- söyleyebiliriz. Biz, kendi aramızda tuhaf muhabbetler yaparken Melih Cevdet Anday’ın hep William Burroughs’ tekabül ettiğini düşünmüşüzdür mesela; yazınsal anlamda değil elbette, maddi anlamda. Orhan Veli’ye de gelecek olursam o kesinlikle Neal Cassady’dir ve  sanırım   Rifat’ı   Ginsber  yapmak  farzdır.- tekrar  ediyorum,   salağın  biri  anlamamazlık etmesin: burada yazın tarzlarından bahsetmiyoruz-.

Kim  ne  düşünürse  düşünsün  sanırım  ne  demeye  çabaladığımız  biraz  boşa  gitmiş  olacak.  Bu çalışma  kesinlikle  “sağlıklı”  bir  çalışma  değildir,  akademik  bok  püsüre  göre  hiç  değildir.  Bu risale özdü. O okuyan bilir kendi içindir. Ve buradaki nihai hedef Türkiye seslenmek değil de beat   hareketini   bildiğini   varsaydığımız   Amerika   ve   Avrupa   okuruna   bu   tabanla   garip hareketini sunmaktır.

Şenol Erdoğan, Garip Hareketi ve Beat Kuşağı

Via afillifilintalar

_

(picture rearranged by Anagram

1- william s. burroughs,
2- jack kerouac, staten island ferry dock 1953
3- allen ginsberg 1953
4- w. s. burroughs,  j. koreuc
5- orhan veli, şinasi, oktay Rıfat, melih cevdet anday
6- william s burroughs and allen ginsberg, fall 1953
7- oktay rıfat
8- melih cevdet anday
9- orhan veli )

ulysses #2

Aralık 20, 2010

Ya, gömüldükleri topraklardan antika suretleri söküp çıkaran sizler? Safsatacıların o delice sözleri: Antisthenes. İlmi nebahat. Ezelden ebede süregiden güneşyüzlü ve ölümsüz buğday.
İki yaşlı kadın, birinin elinde kumlanmış pejmürde bir şemsiye, öbürününkinde on bir midyenin dingildediği bir ebe çantası, tuzlu esintilerinden henüz çıkmışlar, yorgun argın, London Bridge Road boyunca Irishtown’ı geçmekteydiler.
Sarsılarak dönen deri kayışların zıngırtızıyla elektrik santralindeki dinamoların uğultusu Stephen’in adımlarını sıklaştırmasına yol açtı. Varlıksız varlıklar. Dur! Senin dışında zonklayan hep ve içinde zonklayan hep. Kalbinin türküsüdür söylediğin. Onların arasındayım ben. Nerede? Girdap gibi dönerek gümbürdeyen iki alemin arasında, ben. Parçalasam onları, ikisini birden. Ama o hengamede ben de parçalanırım. Haydi parçalayın beni elinizden geliyorsa. Pezevenk ve kasap idi o sözcükler. Bakın! Biraz zaman geçsin de. Etrafa bakayım.
Evet, çok doğru. Heyula gibidir, görkemlidir, üstelik de hiç geç kaldığı olmaz. Doğru dediniz, efendim. Bir pazartesi sabahı. Öyleydi, gerçekten de.
Stephen, bastonunun sapıyla kürekkemiğini tıpışlaya tıpışlaya, Bedford Row’dan aşağıya doğru indi. Clohissey’in vitrininde Heenan ile Sayers’in boks karşılaşmasına ait 1860 baskılı solmuş bir afiş gözüne ilişti. Şapkaları geniş kenarlı taraftarlar kordonlarla çevirili şampiyonun çevresini sarmış bakıyorlar. Daracık kuşaklı ağırsıklet boksörler efendice birbirine tokmak gibi yumruklarını uzatmışlar. Zonklamakta onlar da: Kahramanların yürekleri.
Dönerek, eğik bir kitap tezgahının üzerinde durdu.
— Tanesi ikipeniye, dedi işportacı. Dördü altıpeniye.
Örselenmiş sayfalar. İrlanda’da Arıcılık. Arslı Cure’nin Hayatı ve Mucizeleri. Killarney Cep Kılavuzu.
Burada okulda kazandığım ve rehine koyulmuş ödüllerimi bulursam hiç şaşmam. Stephan Dedalo, alumno optimo, palmam ferenti.
Peder Conmee, dua okuyaraktan Donnycarney köyünden geçerken ikinci duasını mırıldandı.
Amma sağlam ciltlemişler böyle bir kitabı. Bu da ne? Musa’nın sekizinci ve dokuzuncu kitabı. Tüm gizlerin gizi. Hazreti Davud’un Mührü. Sayfaları çevrile çevrile yıpranmış: Defalarca okumuşlar. Kimler geçmiş benden önce buradan? Ellerdeki çatlaklar nasıl giderilir? Beyaz üzüm sirkesi tarifi. Bir kadının aşkı nasıl kazanılır. Bu bana göre. Ellerinizi bitiştirip aşağıdaki tılsımlı sözü üç kez söyleyin:
— Se el yilo nebrakada femininum! Amor me solo! Sanktus! Amen.
Kim yazmış bunu? Başrahip Peter Salanka’nın bütün hakiki müminlere ifşa etiği en tesirli tılsımlar ve dualar. Herhangi başka bir başrahibinkinden. Dırdırcı Joachin’inkinden farkı yok. Eğil ya, dazlakkafa, yoksa kırkarız kelini de haa.
— Burda ne işin var, Stephen?
Dilly’nin kalkık omuzları ve pejmürde giysisi.
Kapat kitabı çabucak. Görmesin.
— Ne yapıyorsun? dedi Stephen.
Saçları lüle lüle yanaklarına dökülmüş tıpkı eşşiz Charles Stuart’ın yüzü.
Çömelmiş, eski pabuçları şöminede yakarken nasıl da pespembe olurdu. Paris’i anlatmıştım ona. Eski paltolardan dikme bir yorganın altında sabahleyin geç kalkmış, Dan Kelly’nin armağanı altıntaklidi bileziğini kurcalayıp dururken, Nebrakada femininum.
— O elindeki nedir? Diye sordu Stephen.
— Öbür işportacıdan bir peniye aldım, dedi Dilly, tedirgin bir gülüşle. İyi midir acaba?
Gözleri benimkilerle aynı diyorlar. Başkaları beni böyle mi görüyor? Canlı, uzun ve yürekli. Ruhumun bir gölgesi.
Kapaksız kitabı onun elinden aldı. Chardenal’ın Fransızcaya Başlangıç Kitabı.
— Ne diye aldın ki onu? Diye sordu. Fransızca mı öğreneceksin?
Başıyla onayladı Diddy, kızararak ve dudaklarını sıkıca kapatarak.
Şaşırmış görünme. Normal bir şey.
— Al, dedi Stephen. Fena değil. Dikkat et de Maggy gidip rehine koymasın kitabını. Benim bütün kitaplar gitmiştir herhalde.
— Bir kısmı, dedi Dilly. Mecburduk.
Boğulmakta kız. Vicdan azabı. Onu kurtar. Vicdan azabı. Her şey aleyhimize. Beni de kendisiyle boğacak, gözleri, saçları. Kıvrım kıvrım yosun saçlar sarıyor beni, kalbimi, ruhumu. Tuz yeşili ölüm.
Biz.
Vicdan azabı. Vicdanımın azapları.

James Joyce, Ulysses
Yapı Kredi Yayınları, 2.Basım, Çv. Nevzat Erkmen, sf. 283, 284, 285

Enter Title Here

Aralık 14, 2010

Uykusuz gece. Bir dizi uykusuz gecelerden üçüncüsü. İyi uyuyorum ama bir saat sonra başımı yanlış bir deliğe sokmuşum gibi gözlerimi açıyorum. Büsbütün uyanık bekliyor, hiç uyumamışım ya da ancak ince bir zar altında uyumuşum gibi bir duyguya kapılıyorum; uykuya dalma çabasını yine karşımda buluyor, kendimi uyku tarafından kapı dışarı edilmiş görüyorum. Bütün gece saat beşe kadar sürüyor; bir yandan uyuyor, bir yandan yoğun düşlerle uyanık tutuluyorum. Gördüğüm düşlerle çaresiz boğuşup dururken, “kendi kendimin yanı başında” uyuyorum düpedüz. Saat beşe doğru uykunun son zerresi de harcanıp tüketiliyor, artık yalnızca düş görüyorum, bu da uyanık kalmaktan daha çok yoruyor beni. Açıkçası, bütün geceyi, sağlıklı bir insanın gerçek uykuya dalmadan önce kısa bir süre yaşadığı uyur uyanıklık durumunda geçiriyorum. Uyandığımda bütün düşler çevremi sarıyor, ama üzerlerine uzun boylu düşünmekten kaçıyorum. Sabaha karşı, böyle bir geceden artık hayır gelmeyeceği için kanepede oflayıp poflamaya başlıyor, derin uykularda kaldırılıp götürülecek sonuna bırakılmış ve bir fındık kabuğuna hapsedilmiş gibi uyandığım geceleri anımsıyorum.

Sanırım bendeki uykusuzluk yazmamdan ileri geliyor. Çünkü yazdıklarım ne kadar az ve kötü de olsa, yol açtıkları küçük sarsıntılar duyarlı duruma sokuyor beni; özellikle akşama doğru ve daha sabahları o esintiyi duyuyor, dengemi bozup bana her şeyi yaptırabilecek durumları yakında yaşayabileceğimi hissediyorum; uyanıkken içimde varlığını sürdürüp denetim altına almaya vakit bulamadığım genel gürültü ortasında huzurum kaçıyor. Ama nihayet gürültü baskı altında tutulan, yakına gelmesine izin verilmeyen uyumdur, serbest bırakıldı mı beni baştan aşağı dolduracak, sonra beni upuzun gerip yayacak ve aynı işi yine sürdürecektir. Ama şimdi, varlığım bu ikili durumu kapsayacak güçten yoksun olduğu için, uyandırdığı cılız umutları saymazsam bana zararından başka yararı dokunmuyor; görünür dünya bana yardımcı oluyor gündüzün, ama gece parça parça doğranıyorum ve buna karşı bir şey yapmak içimden gelmiyor.

Franz Kafka, Günlükler -Cilt 1-, Birinci Defter
Cem Yayınevi, İstanbul 2000, 1.Basım,  Çv. Kâmuran Şipal, sf.36, 37

Asterion

Aralık 10, 2010

”Ve kraliçe Asterion adı verilen bir çocuk doğurdu.”
APOLLODORUS: Biblioteca, I.

Beni kibirli olmakla suçladıklarını biliyorum ve belki de insanlardan kaçmakla ve belki de delilikle. Bu suçlamalar (vakti gelince cezasını vereceğim bunların) benimle alay etmek için. Evimden hiç çıkmadığım doğru, ama evimin kapılarının (ki sayıları sonsuzdur) gece ve gündüz insanlara ve hayvanlara da açık olduğu doğru. İsteyen girebilir. İçeri giren ne kadın süs püsleri ne de zarif saray adetleriyle karşılaşacak, sadece sessizlik ve yalnızlık bulacak. Ayrıca yeryüzünde bir benzeri daha bulunmayan bir evle karşılaşacak. (Mısır’da buna benzeyen bir tane olduğunu söyleyenler var, ama yalan söylüyorlar.) Bana iftira edenler bile evde tek bir mobilya bile olmadığını kabul ederler. Bir diğer gülünç yalan da benim, Asterion’un tutsak olduğum. Kilitli kapı olmadığını tekrarlayayım mı, kilit diye bir şey olmadığını da ekleyeyim mi? Ayrıca, bir akşamüzeri dışarı çıktım da; gece olmadan geri döndümse bu sıradan insanların yüzlerinin bende uyandırdığı korku yüzündendir, rengi atmış ve el ayası gibi yassı olan yüzler. Güneş çoktan batmıştı, ama bir çocuğun çaresiz ağlayışı ve inananların kaba saba yakarışları bana tanındığımı anlattı. İnsanlar yakarıyorlar, kaçışıyorlar, karşımda secde ediyorlardır, bazıları Baltalar tapınağındaki sütun tabanlığına tırmandı, kimileriyse yerden taşlar topladılar. İçlerinden biri, sanıyorum, denize girip saklandı. Boşuna değil annemin bir kraliçe olması; alçakgönüllüğüm bunu arzulasa da, avamın arasına karışmam mümkün değil.

Gerçeği şu ki, benzerim yok. Birinin bir başkasına iletebilecekleri beni ilgilendirmiyor; filozof gibi ben de yazı sanatı aracılığıyla hiçbir şeyin aktarılamayacağına inanıyorum. Ivır zıvır ve sudan ayrıntıların zihnimde yeri yok, ruhum uçsuz bucaksız ve yüce olan şeylere hazır; iki harf arasındaki farkı hiçbir zaman öğrenemedim. Yücegönüllü bir acelecilik beni okuma öğrenmekten alakoydu. Bazen buna çok kederleniyorum, çünkü geceler, gündüzler uzun.

Elbette, beni oyalacak şeyler de yok değil. Tos vurmaya hazırlanan koç gibi, başım dönüp yerlere yuvarlanıncaya kadar son hız koşuyorum dehlizlerde. Bir havuzun kenarına ya da bir köşeye iki büklüm olup siniyorum, arkamdan takip eden varmış oyunu oynuyorum. Kanlar içinde kalıncaya kadar kendimi üzerlerinden yerlere attığım damlar var. İstediğim zaman uyuyormuş numarası yapar, gözlerimi kapar, sık sık solurum. (Bazen gerçekten uyuyorum, bazen gözlerimi açtığımda günün rengi değişmiş oluyor.) Ama bütün oyunlar arasında, en sevdiğim öteki Asterion oyunu. O beni ziyarete geliyormuş, ben de onu evimi gezdiriyormuşum. Büyük bir saygı gösterisiyle ona şöyle diyorum; şimdi ilk kavşağa geri dönüyoruz ya da şimdi başka bir avluya çıkacağız ya da su yolunu beğeneceğini biliyordum ya da şimdi içi kum dolu bir havuz göreceksin, ya da bak şimdi, birazdan mahzenin yolunun nasıl çatallandığını göreceksin. Bazen bir hata yapıyorum, ikimiz birden katıla katıla gülüyoruz.

Sadece bu oyunları hayal etmekle kalmadım, aynı zamanda ev hakkında da düşündüm. Evin bütün bölümleri bir çok kere tekrarlanıyor, her yer başka bir yer. Tek bir havuz, avlu, yalak ya da samanlık yok; ondört (sonsuz) samanlık, yalak, avlu, havuz var. Ev dünyayla aynı büyüklükte; ya da daha doğrusu, dünyanın ta kendisi. Gene de, havuzlu avluları ve taş dehlizleri bitire bitire sokağa çıktım ve Baltalar tapınağını ve denizi gördüm. Bunun nasıl olduğunu anlamadım ta ki bir gece bana denizlerin ve tapınakların da sayıca ondört (sonsuz) olduğu malum oluncaya kadar. Her şey birçok kere tekrarlanıyor, ondört kere, ama dünyada sadece iki şey var ki onlar yalnızca bir tane galiba: yukarıda, içinden çıkılmaz güneş; aşağıda Asterion. Belki de yıldızları ve güneşi ve bu dev evi de ben yarattım, unuttum gitti.

Her dokuz yılda bir dokuz kişi eve giriyorlar onları bütün kötülüklerden kurtarayım diye. Taş dehlizlerin derinliklerinde adımlarını ve seslerini duyuyorum ve sevinçle onları karşılamaya koşuyorum. Tören birkaç dakika sürüyor. Benim ellerimi kana bulamam gerekmeden ardarda devriliyorlar. Devrildikleri yerde kalıyorlar ve gövdeleri bir dehlizi ötekinden ayırtetmeme yarıyor. Kim olduklarını bilmiyorum, ama onlardan biri ölüm anında kehanette bulundu, günün birinde kurtarıcım gelecekmiş. O zamandan beridir yalnızlığım acı vermiyor bana, çünkü biliyorum ki kurtarıcım yaşıyor ve nihayet tozları yarıp karşıma dikilecek. Kulaklarım yeryüzünün bütün gürültülerini seçebilseydi, ayak seslerini duyabilmem gerekirdi. Onun beni daha az dehlizleri ve kapıları olan bir yere götüreceğini umud ediyorum. Kurtarıcım nasıl biri olacak, diye soruyorum kendi kendime. Boğa mı olacak, insan mı? İnsan yüzlü bir boğa mı olacak, belki de? Yoksa benim gibi mi olacak?

Sabah güneşi tunç kılıca çarpıp geri döndü. Üzerinde kanın damlası bile yoktu artık.
”İnanır mısı Ariadne” dedi Teseus. ”Minotauros kendini savunmadı bile.”

Jorge Luis Borges, El Aleph / Alef
Öykü, İletişim Yayınları, Çv. Fatih Özgüven, “Asterion’un Evi” öyküsü

Ağustos güneşi, patlamış bir düdüklü tencerenin fırlayan kapağı gibi İstanbul’un tavanına yapışmıştı. Şehir sıcaktan her şey bir anda kum olup akacakmış, puf diye simsiyah bir çöle dönecekmişçesine çınlıyordu. Yapış yapış asfalt yollardan, eğri büğrü beton binalardan, prizde unutulmuş ütüleri andıran arabalardan yükselen buhar perde perde yerle gök arasına gerilmişti. Kadıköy rıhtımındaki bıkkın kalabalıkta sualtı sürüngenleri gibi süzülen tüm erkekler Mecnun, tüm kadınlar Leyla olup çıkmıştı. Kayıtsızlık dolu bir bağışlayıcılık, mecalsizlikten kaynaklanan bir sûkunet, aynı dertten mustarip olmanın getirdiği bir yakınlık; insanlara masalsı bir yumuşaklık kazandırmıştı. Güneş enerjisi, tüm enerjileri emmişti besbelli. Meteorolojik bir af ya da cezayla herkes masumlaşmıştı; polisler, zabıtalar, itfaiyeciler, inzibatlar bile oyuncaklaşmış, helvalaşmış, sa- bunlaşmışlardı. Gemiler, vişne reçeline dönmüş denizim üzerine kondurulmuş kuru ekmek dilimleri. Herkes Cehennem’in eşiğine varmanın umutsuzluğundan doğan bir tevekkülle; anlam ve önemini yitirmiş hareketliliğe kendini bırakmış görünüyordu.
Subcomandante Marcos’un da dediği gibi, “Görünüşe aldanmamak gerek.”
Mevsimin yağında kavrulan kitlenin hiçbir üyesi hal-i hazırdaki ateşli gevşeyişe katılarak onu onaylamaktan geri durmuyordu, fakat kimsenin kaynar bir arınmaya kendini bıraktığı yoktu. Hayvanat bahçesi yangınında haşlanan su aygıları.
Yanımdan geçen bir sarışının şeffaf plastik bir borucuktan yapılmış bileziğinin içinde canlı karıncalar vardı.
Mavi peruklu bir kadının gezdirdiği mavi peruklu buldogun tasmasında “Bu kadın beni büyüyle bu hale soktu, yardım edin!” yazılıydı.
Cep telefonuyla konuşan bir adam, ‘Arnavutköy’deyim.’ diyordu. Yaklaşıp ateş istedim, sigaramı belinden çıkardığı bir 14′lüyle yaktı.
Herkes, madrabazlara özgü yöntemlerle kamufle edilmiş bir cürüm ittifakı çağrısını anonsluyordu.
Ben onlara ‘dürüst yalancı şahitler’ bulan sadık suç ortakları olacaktım. Onların masumiyetlerinin en kesin kanıtına dönüşecektim. Müşahhas bir yalan kılığında hizmetlerine girecektim. Bıktıkları hayatlarını bana emanet edeceklerdi. Çaldırdıklarından kurtulmak için hırsız yolu gözleyen hırsızların imdadına koşacaktım. Kendilerinden uzaklaşarak kendilerine gelmelerini temin edecektim. Legal ve illegal olanın aynı oranda sıkıcı olduğu bu çağda, onlara işlenmemiş bir suç türü sunacaktım. Benim sayemde, suç işlerken masumiyetlerini koruyacaklar, masumiyetlerini korurken de suç işleyeceklerdi. Hapisaneden kaçmaları için dışarı çıkmaları gerekmeyecekti ve dışarı çıktıklarında hapisten kaçtıkları asla anlaşılmayacaktı. İntihar bile etseler, onlara canlı süsü verebilecek formülü ele geçirecektim.
Benim adım, Nuh Tufan. Önümüzdeki perşembe bir buldozerin üzerine bırakılmış bir demet papatya görürseniz, biliniz ki onu sizin için oraya ben bıraktım, çekinmeden alınız. [Tamam, şakaydı.]
İnsanların çoğu, itirafın yerine iddiayı, acziyetin yerini öfkeyi, çaresizliğin yerine avuntuyu koyarak öldürüyorlar vakitlerini. Bense işi şakaya vurmadan edemiyorum. Sanırım bu genlerimde yok. Çünkü, efsaneye göre, dedelerim hiç de şakacı kişiler değillermiş; babam hariç bütün atalarım elini kana bulamış. Babam dahil hiçbiriyle tanışma imkânı bulamadım. Acaba babam da birilerini mıhlamış mıdır? Genetik olarak ben de cinayet işleme eğilimi taşıyor muyum?
Ömrüm boyunca DNA’lardan kaçacaksam bunun matrak bir yolunu bulmam gerekir herhalde. Öyle de yaptım. Kimseyi öldürmemek için herkesin katil ve/ya da maktul gibi yaşadığı bir dünyada bulunmanın tadını çıkarmayı denedim. Buraya kadar her şey yolunda. Sayılır.

Murat Menteş, Dublörün Dilemması

İletişim Yayınları, 1.Basım, Sf. 19,  20, 21

İnsanlık Eğrisi

Aralık 9, 2010

BİR

- Katışıksız bir dilek dile

Kestirmeden sonsuzluk diliyorum. Oluyor. Ama
Saatlerdir insanım, akşamsa üç gün sonra
Acılarımı bilgilerimle yüzleştiriyorum
Çocukları ihtiyarlarla yüzleştiriyorum
Yüzümü gökyüzüyle
Çıkarken yokuşunu varoluş çizgisinin
Zaman tamircilerine uğruyorum

Herkes aynalarından bir sonsuzluk öğrenir
Nazlanarak geçerken yaşam öğleleri
Bazı sevinçlerin tıpkısıysa bazı acılar
Ödüller almışımdır gece bekçilerinden
Yara biriktirerek sağlıklara ermişsem
Zencileri tek seven güneş benim demektir

İKİ

- Ne istiyorsun insan

Bana bir fırtına ver ey bezirgân
Sonra hemen gitmeliyim
Yarım sessizliğimi eksiksiz ezberlemeliyim

Bezirgân günlüğünü yazarken sokaklarda
Sıradan çılgınlıklarla dans eder ahalisi
Eşekleri, cesetleri, gözlükleriyle çoğun
Yeni öcüler getirir çocuk akıllarına
Çoğu da gökyüzüyle bir şemsiye değişir
Beyaz üzerine şişman davranan
Ey bezirgân
Savaşçıysak,
Gerçi silahlarımız paslı, atalarımız ölmüştür
Balıksak,
Denizimiz sökülmüştür
Söküklerden yeryüzü dolarken ağzımıza
İnsansak,
Çok uzağız eski iyi dostlarımıza

ÜÇ

Ey bezirgân
Yarın pazar ertesi
Ve sokaklarda dans etmek yasak
Ölüm törenleri de, topluca hüzünlenmek
Yarın bir deli meydanda fıkralar anlatacak
Herkes
Yanındakine baka baka soyunacak
Soyuna soyuna yitip gidecek

BİR

- Katışıksız bir dilek dile

Kıyamet.

Osman Konuk, Seni Yalnız Ben Anlarım
Üç Çiçek Yayınevi, 1.Basım Aralık 1982, sf.30 31 32 33

*kapak, Paul Klee Arab Song

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.