Kırmızı Bir Karabasan

Kasım 27, 2010

“Geliyorlar, bu evde doğan yeni bir ölümü görmeye; koşarak, düşe kalka, yuvarlanarak, sürünerek… Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostların yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını -geliyorlar! Uyuyan arzunun düşün imgelemenin anlağın belleğin leş kokularını duymaya geliyorlar. Ölüm sessizliği, toz ve küf kokan evden ayrıldıklarında seviniyorlar canlıyız diye.”

Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defter

Telos Yayıncılık, sf.43, Mayıs 1993, 1.Basım

Sessiz bir ölüm

Kasım 20, 2010


Ben her şeye açık, özgür bir çocuktum; sonra sonra, büyüklere bakmış, her birinin özel küçük duvarları arasında kapanarak yaşadığını görmüştüm; annem ara sıra bu duvarda bir gedik açıyor, sonra hemen kapatıyordu onu. Kendine önemli bir eda vererek: ”Kadıncağız bana sırlarını açtı,” diye fısıldıyordu. Ya da dışarıdan, o duvarlarda bir çatlaklığın farkına varılıyordu: ”Her şeyi gizli tutmaya pek meraklıdır; hiçbir şey söylememişti bana, ama anlaşıldığına göre …” İtiraflarladedikodularda beni iğrendiren bir kaçaklık, bir gizlilik vardı; kendi duvarlarımın gediksiz olmasını istedim. Özellikle anneme bir şey açmamaya, sezdirmemeye özen gösteriyordum, şaşkınlığa düşmesinden korkuyordum, bana kınar gibi bakacağı düşüncesi beni yıldırıyordur. Kısa zaman sonra annem bana artık bir şey sormaz oldu. İnansızlığım üzerine yaptığımız kısa, çekişmeli konuşma ikimizin de oldukça büyük bir çaba göstermemizi gerektirdi. Gözyaşları yüreğime dokundu. Ama, içimde olup bitenleri pek düşünmediğini, kendi başarısızlığına ağlamakta olduğunu çabuk kavradım. Dostluk yerine yılgıyı yeğ tutmakla beni büsbütün ürkekleştirdi. Herkesin, ruhum için dua etmesini isteyecek yerde bana biraz güven, biraz yakınlık göstermiş olsaydı, anlaşmamız gene de mümkün olabilirdi. Bunu yapmasını önleyen neydi, biliyorum şimdi. Çok öcü ardı alınacak, çok yarası vardı sarılacak.. Kendini kolay kolay başkasının yerine koyamaz, dünyaya başkasının gözüyle bakamazdı. Yaptığı işlerde, eylemlerinde, özveriyle davranıyordu ama heyecanları kendi çerçevesinden çıkmasına meydan vermiyordu. Hem kendi gönlünde olup biteni görmekten kaçındığına göre beni anlamaya çalışması düşünülebilir miydi? Birliğimizi bozmayacak bir davranış türetmeye gelince, yaşayışında kendisini böyle bir işe hazırlayacak bir şey olmamıştı; beklenmedik olaylar onu şaşkınlıktan yılgınlığa çeviriyordu; çünkü ancak hazır birtakım çerçeveler içerisinde düşünmeye, davranmaya, duymaya alıştırılmıştı.

Günün birinde bana:  ”Analar babalar, çocuklarını anlıyorlar.” dedi,  ”ama bu karşılıklı oluyor…” Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü, sonra, iç çekişini işitirdim; bu kez, konuşabileceğimi birtakım konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmedeni gene yenilmiş olurdum: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı ki. Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk. Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım. Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğime bir içli dışlılık havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar kasılıyordum gene. (”Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor.” derdi.) Canlılıktan yana kendisine çektiğimi yürekten söyler, katılırdım bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu. Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyorduk.

Simone De Beauvoir, Sessiz Bir Ölüm
İmge Kitabevi, 2009, 4. Baskı (Çv. Bilge Karasu)

Ben her şeye açık, özgür bir çocuktum; sonra sonra, büyüklere bakmış, her birinin özel küçük duvarları arasında kapanarak yaşadığını görmüştüm; annem ara sıra bu duvarda bir gedik açıyor, sonra hemen kapatıyordu onu. Kendine önemli bir eda vererek: ”Kadıncağız bana sırlarını açtı,” diye fısıldıyordu. Ya da dışarıdan, o duvarlarda bir çatlaklığın farkına varılıyordu: ”Her şeyi gizli tutmaya pek meraklıdır; hiçbir şey söylememişti bana, ama anlaşıldığına göre …” İtiraflarladedikodularda beni iğrendiren bir kaçaklık, bir gizlilik vardı; kendi duvarlarımın gediksiz olmasını istedim. Özellikle anneme bir şey açmamaya, sezdirmemeye özen gösteriyordum, şaşkınlığa düşmesinden korkuyordum, bana kınar gibi bakacağı düşüncesi beni yıldırıyordur. Kısa zaman sonra annem bana artık bir şey sormaz oldu. İnansızlığım üzerine yaptığımız kısa, çekişmeli konuşma ikimizin de oldukça büyük bir çaba göstermemizi gerektirdi. Gözyaşları yüreğime dokundu. Ama, içimde olup bitenleri pek düşünmediğini, kendi başarısızlığına ağlamakta olduğunu çabuk kavradım. Dostluk yerine yılgıyı yeğ tutmakla beni büsbütün ürkekleştirdi. Herkesin, ruhum için dua etmesini isteyecek yerde bana biraz güven, biraz yakınlık göstermiş olsaydı, anlaşmamız gene de mümkün olabilirdi. Bunu yapmasını önleyen neydi, biliyorum şimdi. Çok öcü ardı alınacak, çok yarası vardı sarılacak.. Kendini kolay kolay başkasının yerine koyamaz, dünyaya başkasının gözüyle bakamazdı. Yaptığı işlerde, eylemlerinde, özveriyle davranıyordu ama heyecanları kendi çerçevesinden çıkmasına meydan vermiyordu. Hem kendi gönlünde olup biteni görmekten kaçındığına göre beni anlamaya çalışması düşünülebilir miydi? Birliğimizi bozmayacak bir davranış türetmeye gelince, yaşayışında kendisini böyle bir işe hazırlayacak bir şey olmamıştı; beklenmedik olaylar onu şaşkınlıktan yılgınlığa çeviriyordu; çünkü ancak hazır birtakım çerçeveler içerisinde düşünmeye, davranmaya, duymaya alıştırılmıştı.
Günün birinde bana: ”Analar babalar, çocuklarını anlaıyorlar.” dedi,  ”ama bu karşılıklı oluyor…” Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü, sonra, iç çekişini işitirdim; bu kez, konuşabileceğimi birtakım konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmeden, gene yenilmiş olurdum: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı ki. Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk. Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım. Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğime bir içli dışlılık havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar kasılıyordum gene. (”Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor.” derdi.) Canlılıktan yana kendisine çektiğimi yürekten söyler, katılırdım bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu. Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyorduk.

“cyborg manifestosu”

Kasım 19, 2010

”Feminist bilimkurgudaki cyborg canavarlar, sıkıcı erkek ile kadın romanlarında ortaya atılandan oldukça farklı siyasal imkanlarla sınırlara işaret etmektedir. [...]

Bir cyborg bedeni masum değildir; bir bahçede doğmamıştır; üniter kimlik arayışında olmadığı gibi, sonu olmayan (ya da dünya bitene kadar sonu olmayan) uzlaşmaz ikilikler doğurmaz. [...]

Vasıftan, makinenin niteliklerinden alınan yoğun haz artık günah olmaktan çıkmıştır, cisimleşmenin bir yönüdür. Makine, canlandırılacak, kendisine tapılacak ve tahakküm altına alınacak bir şey değildir. Makine biziz; bizim süreçlerimizdir, bizim cisimleşmemizin bir yönüdür. [...] Şimdiye değin (çok eskiden) kadınların cisimleşmesi, annelikte ve anneliğin metaforik uzantılarında usta olmak anlamına geliyordu. [...] Cyborg’lar, cinsiyet ile cinsel cisimleşmenin kısmi ve akışkan yönlerini daha fazla ciddiye alabilirler. Ne de olsa toplumsal cinsiyet (gender), kapsamlı bir tarihsel genişliğe ve derinliğe sahip olsa da, bir küresel kimlik olmayabilir. [...]

Benim savım, cyborg’ların daha ziyade yeniden doğuşla ilgilerinin olduğu ve üreme matrisiyle çoğu doğuma şüpheyle yaklaştıklarıdır. Semenderlere göre, bir uzvun kaybedilmesi türünden bir yararlanmanın ardından yeninden doğuş, sürekli ikizlenme ya da eski yaranın olduğu yerde başka tuhaf topografik üretimler olması ihtimalini de göz ardı etmeden, yapının yeniden gelişmesini ve fonksiyonunu yeniden işlemesini gerekmektedir. Yeniden büyüyen uzuv bir ucube halinde çıkabileceği gibi, eskisinin kopyası da olabilir, daha kuvvetli bir hali de. [...]

Bizim yeniden doğuşa (ama yeniden doğuma değil) ihtiyacımız var ve bizim yeniden oluşmamız ihtimali, toplumsal cinsiyet tanımayan bir canavarca dünya umudu gibi ütopik bir hayali de kapsamaktadır. [...] İkisi de sarmal dansla birbirlerine sarılmışlarsa, ben tanrıça olmaktan ziyade cyborg olmayı tercih ederim.

Donna Haraway, Cyborg Manifestosu:

Geç XX. Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm, 1991

Düşsel ve Hipergerçek

Kasım 15, 2010

Disneyland bütün simülakr düzenlerinin içiçe geçmiş olduğu kusursuz bir modeldir. Disneyland her şeyden önce: Korsanlar, Geleceğin Dünyası, vb şeylerden oluşan bir illüzyon ve fantazm oyunudur. Bu düşsel evren kendine düşen görevi başarıyla yerine getirmektedir. Aslında kalabalıkları buraya çeken şey çelişkileri ve güzellikleriyle gerçek Amerikanın minyatürleştirilmiş toplumsal bir mikrokozmosuna benziyor olması ve alınan kollektif (dini denilebilecek türden) keyiftir. Aracınızı otoparka bıraktıktan sonra içerde kuyruğa giriyor ve sonunda dışarıya yine yapayalnız ve kendi halinize terkedilmiş bir şekilde çıkıyorsunuz. Bu düşsel evrendeki tek olağanüstü şey içerideki kalabalıktan yayılan sıcaklık ve sevecenliğin yanı sıra insana pek çok değişik duygu yaşatan bol miktardaki oyun ve oyuncağın varlığıdır. Bir konsantrasyon kampına benzeyen otoparkla içerideki kalabalık arasında tam bir tezatlık vardır. Bir başka deyişle içerideki binbir çeşit oyuncak insanları bir nehir misali oradan oraya sürüklerken, dışarı çıkan insan yalnızlığa (oyuncağına), arabasına doğru ilerlemek zorunda kalmaktadır. Olağanüstü bir raslantı sonucu (bu türden rastlantılar hiç kuşkusuz bu evrene özgü bir çekiciliğin ürünüdür) bu dondurulmuş (zamanın dondurulduğu) çocuksu evren, bugün kendisi de dondurulmuş bulunan bir adam tarafından tasarlanarak hayata geçirilmiştir. Adı W. Disney olan bu adam – 180 derecelik bir ısı altında dünyaya döneceği günü beklemektedir.


Disneyland’daki düşsellik ne gerçektir ne de sahte. Burası gerçeğe özgü bir düşselliği, gerçeğe simetrik bir şekilde yeniden üretebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma (ikna) makinasıdır. Bu çocuksu düşselliğe özgü sefalet ve yozlaşmışlığın nedeni de zaten budur. Bu evrene çocuksu bir görünüm verilmek istenmesinin nedeni, yetişkinlere özgü “gerçek” ve başka bir evren bulunduğu düşüncesini onaylatma arzudur. Disneyland bir çocuksuluğun gerçek anlamda her yere hakim olduğunu gizleyebilmek için yetişkinlerin de buraya gelerek çocuklaşmalarına olanak tanımak ve gerçekte çocuk olmadıklarına inandırma amacıyla kurulmuş bir evrendir.

Jean Baudrillard-Simülakrlar ve Simülasyon
Dokuz Eylül Yayınları, (Çv.Oğuz Adanır) sf. 24, 26

Ağartı

Kasım 11, 2010

sevgililer yüzüne karşılık geldim
kaygı bağırdı gözevlerimde

günlerin yamanan yıldızlar
ve üzülen gökkuşaklarıyla
doluluğundan söz ediliyor
evlerde çocuklar arşınlanıyor
ve alkışlanıyor babalar
ki tütün başında
ekmek başında kabir başında

günler yenilenen bir isim
merdivenleri büyük ağzıyla çıkan meral
haftada üçer gün üçer hafta
ince uzun veya kahverengi
ve gelinlik sabah çatışmasında
yoğunlaşan yorgun artık ben
köprü ortasından yarılmış bu ara
organın ve güneşin salgınlığı
toprağa gelir gibi oldu an
başlar ikinci artık

beygirler uzağa kayıyorlar

bu arada gelinmeler
arkadaş yapıtlarına yar koyma
yöremdeki çimler

bu arada evimin içinde odaların birbirine düşman durduğu
ve hastalandıkları
çalışan yüreklere uzak
bekardan korkan ev sahiplerinin
kapılarda kızlık heykelleri
bu arada insanın yemeğe oturma çelişmesi

yemekten kalkma çelişmesi
erkek oluşunuza binaen
bu arada özel sıkıntılarımızın
kılıç kuşanmış hali
durmadan kanlanıp hatırladığımız
bunalan kadınlar
ben alda’yı bunalıyor görüyorum rüyamda
kırbaç gibi insanı saran etrafımızda
kelebek kanatları gözler
akılda kalan ağızlar
hatlar
seviyi yoran alkışlar
bir şehri paramparça edip
ortasından yarıp uykuları
evlerin sahanlıklarına
misafir odalarına
lavabonun altındaki dolaba
çocukların hücumluk yataklarına
iri erkeklerin şakaklarına
kadınların çırpınan dudaklarına
ve kızların sancaklarına sığınan
ve benim damarlarımda itişen uykulara

bir şehrin ortasından tren geçiyor
o şehirde büyük rüzgâr vardır
bir oyuncakçı vitrininin önünde
insanların durdukları ve duruşlarını
değiştirmedikleri trenle birlikte
şehrin ortasından oyuncak trenlerin
cezalandırmış şekilleri

kendisini buyruk
vitrine yapışık insanların kafalarındaki
içlerinden geçerken dönüp bakmadıkları
durdurup parçalamadıkları
önüne yüzer ellişer
yatıp apartman kadar
ağır tekerlerini üzerlerinden geçerken
öpüp ağızlarını ezdirmedikleri

noktanın sonuna kadar
bir sinir bir can yanmasıyla
bir parçamı
bir demir mengeneye
koyup sıkmak istiyorum mu nedir
dilimi

bir acı mı ne gerek
öyle uykum var ki
öyle istiyorum ki

o içinden marşandizler
şimşek gibi fırlayan
şehirde hemen
hat boyunda ilk tahta evde
derin yatakta
her an çığlıklarıyla
uyuyayım kıyametler
bir ejder geçsin
öyle tanıdığım
öyle canımın içinde

durup gelmeyince
morfin gibi arıyorum direnmeni
iğne üzerinde yüzün gelip
kuşatmıştı beni
ama düşündükçe korkmak
yüzünle geldiğini

ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim

Cahid Zarifoğlu, Ağartı

İşaret Çocukları, sf.76-79, Yazı Yayıncılık, 1988

“in the rye”

Kasım 11, 2010

“Bak, ne diyor: “Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.”

Uzandı ve kâğıdı bana verdi. Alıp hemen okudum, ona teşekkür filan ettim ve kâğıdı cebime koydum. Böyle zahmetlere girecek kadar iyi bir insandı. Gerçekten iyiydi. Ama ne var ki, canım bu konulara dalmak istemiyordu artık. Vay canına, birden kendimi acayip yorgun hissettim.

“Peki; Bay Vinson’ları, bir kez, tüm bu Bay Vinson’ları atlattıktan sonra, gönlünde yatan türden bilgiye adım adım yaklaşmaya başlayacaksın; yani, istiyorsan, arıyorsan ve bekliyorsan onu. Diğer pek çok şeyin yanında, insanların davranışları karşısında aklı karışan, korkuya kapılan, hatta hasta olan ilk kişinin sen olmadığını anlayacaksın o zaman. Bu konuda hiç de yalnız değilsin. Heyecan ve dürtüyle öğrenmek isteyeceksin. Aynı senin şimdiki durumunda, pek çok, pek çok insan ahlaksal ve ruhsal sorunlarla karşılaşmış. Ne mutlu ki, bazıları bu sorunları yazmışlar. Onlardan öğreneceksin bunları; eğer istersen. Aynı biçimde, bir gün senin önereceğin bazı şeyleri başka birinin gelip senden öğrenmesi gibi. Ne güzel bir düzen bu, sırayla, karşılıklı. Ve, eğitim de değil bu. Tarih bu. Şiir bu.” Durdu ve kadehinden iri bir yudum aldı. Sonra yine başladı. Vay canına, coşmuştu adam. iyi ki onu durdurmaya filan kalkmamışım. “Bu dünyaya,” dedi, “yalnızca iyi eğitilmiş insanların ve bilim adamlarının değerli katkıları olabilir demeye çalışmıyorum. Ama diyorum ki, iyi eğitim görmüş insanlar ve bilim adamları, başlangıçta zeki ve yaratıcı iseler -ne yazık ki, bu ender bir durumdur- yalnızca zeki ve yaratıcı olan insanlara kıyasla, arkalarında sonsuza kadar kalabilecek çok daha değerli şeyler bırakıyor gibiler. Kendilerini daha açık seçik ifade edebiliyor gibiler ve genellikle, düşüncelerini sonuca ulaştırmak gibi bir tutkuları var. Ve -en önemlisi- yüzde doksan olasılıkla bilim adamı olmayan düşünürlerden daha alçakgönüllü oluyorlar. Beni izliyor musun?”
“Evet efendim.”
Epeyce bir süre bir şey söylemedi.

J.D.Salinger, The Catcher in The Rye
Yapı Kredi Yayınları, Roman, (Çv. Coşkun Yerli) sf.178- 179

“Bergson’un bize, zaman deneyimimizin bazı “sürekli” yanlarını duyurmak için yaptığı benzetmelerin farkında olmadan doğrudan doğruya uzama ilişkin benzetmeler olması ilginç değil mi: Bilinç akışı, ırmak, bellek konisi ya da bir su bardağının içinde yavaş yavaş eriyişini gözlemlememizi  istediği bir şeker parçası. Bu deney bize bir yavaşlık duygusu verir. (“şekerin erimesini beklemek gerekir”) Çünkü biz ilk hacimden neyin kaldığını gözlemleyerek bu sürecin hızını ölçebiliriz. Bakışımızı, ancak açık seçik olarak tasarlanabilecek bir uzamda dolaştırarak zamanın ilerleyişini gerçekten izleyebilir ve bozukluklarını inceleyebiliriz. Ama içinde yaşadığımız uzam klasik geometrinin uzamı olmadığı gibi zamanımız da buna denk düşen mekaniğin zamanı değildir. İçinde yaşadığımız uzam doğrultularının kesinlikle birbiriyle eşdeğerli olmadığı ve izleyeceğimiz bütün yolların nesnelerle kapanarak bozulduğu bir uzamdır. Böyle bir uzamda, açık ya da kapalı bölgelerin varlığından ötürü (sözgelimi nesnelerin içi) bir noktadan öbürüne düz bir çizgi boyunca ilerlemek genellikle olanaksızdır; üstelik bu uzamın çeşitli noktaları arasında bir bağlantı ağı kurulmuştur: Ulaşım araçları, referanslar yaşamdaki haritacılıktaki yakınlıklara asla indirgenemeyecek olduğunu gösterir.”

Michel Butor, Roman Üstüne Denemeler
Düzlem Yayınları, 1.Basım, İstanbul 1991, (Çv.Mehmet Rıfat) sf.140

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.