exception
Eylül 22, 2009

‘Daha sonra dikkatimi tarihe yöneltince hicret’in hiç de tarihin ve tarihçilerin göstermek istediği gibi basit bir olay değil tam tersine son derece muhteşem bir ilke olduğunu, buna rağmen şimdiye kadar kimsenin bu konuya değinmediğini gördüm. Bugün tarih boyunca hicret, medeniyetlerin doğuşunda başlıca etken olduğu halde tarih felsefesiyle uğraşanlar bile bu konuya gereken önemi vermemişlerdir.
Tarihte bildiğimiz yirmi yedi medeniyetin hepsi bir hicretten sonra ortaya çıkmışlardır. Bunun tek bir istisnası bile yoktur. Bir başka deyişle, ilkel bir topluluğun yaşadığı yurdu bırakıp bir başka yere göçmeden medenileşebildiğini gösteren bir örnek yoktur.
Tarih ve sosyoloji açısından büyük önem taşıyan bu konuyu, İslâm’dan ve Kuran’ın hicretten sözeden, geçici ve yaygın hicret emreden âyetlerinin üslûbundan çıkardım. En sonuncusundan (Amerika) en eskisine (Sümer) kadar bildiğimiz bütün medeniyetler, hicretlerin ardından kurulmuşlardır. Her defasında ilkel bir topluluk, anayurdunu terketmediği sürece ilkel olarak kalmış; ancak hicret edip kendine bir başka yurt edindikten sonra medeniyete ulaşmıştır. O halde bütün medeniyetler ilkel toplulukların hicretinden doğmuştur.
Bu yolla anlayabildiğim pek çok konu ve çalışma alanı var. Bilebildiğim kadarıyla İslâm ve Kuran, tarih ve sosyolojiyle ilgili meseleleri daha iyi, daha değişik ve daha net bir biçimde anlamama yardımcı olmuştur. Böylece, Kuran’ın belirli deneyimlerini kullanarak, en yeni bilimler olan beşeri bilimlerde bile pek çok yeni konu bulunabileceği anladım.
Şimdi İslâm sosyolojisine göre tartışmak istediğim konu, hem sosyolojinin hem de tarih biliminin en büyük çıkmazıdır; toplumların değişmesini ve kalkınmasını sağlayan temel etken nedir? Bir toplumun ansızın değişmeye ve çökmeye başlamasına veya çürümeye ve çökmeye başlamasına, bir iki yüzyıl içinde toplumun bütün niteliklerini, ruhunu, amacını, biçimini, bireysel ve toplumsal bütün ilişki türlerini değiştirmesine yol açan temel etken nedir?
…
Buradan şöyle bir sonuç çıkarıyoruz; İslâm, tarih ve toplumun temel ve şuurlu belirleyicisinin Nietzsche’nin düşündüğü gibi seçkinler, Platon’un ileri sürdüğü gibi aristokrasi, Carlyle ve Emerson’un inandığı gibi büyük insanlar, rahipler ve aydınlar değil, kitleler olduğunu savunan ilk toplumsal düşünce akımını başlatmıştır.’
Ali Şeriati – İslam Sosyolojisi Üzerine
Düşünce Yayınları, Sf. 50 – 56
Özgür Metin
side effects
Eylül 8, 2009

Simmias : En bilge filozofumuz korkak mı?
Allen : Korkak değilim. Kahraman da değilim. İkisinin ortasında bi yerdeyim.
Simmias : Kıvranan bir böcek mi?
Allen : Aşağı yukarı orada bi yerde.
Agathon : Ama ölümün varolmadığını siz kendiniz kanıtladınız.
Allen : Hey bana bak, ben bir sürü şey kanıtladım. Ev kiramı öyle çıkartıyorum. Kuramlar ve küçük gözlemler. Arasıra parlak bir yorum. Arasıra özdeyişler, zeytin toplamaktan iyidir. Ama işi abartmayalım.
Agathon : Ruhun ölümsüz olduğunu defalarca kanıtladınız.
Allen : Öyledir de. Kağıt üstünde. Bak; felsefe dediğin, klasından çıktığı anda hiç işlevsel değildir.
Simmias : Ya ebedi ‘biçim’ler? Siz demiştiniz ki, her şey vardır ve hep varolacaktır.
Allen : Ben daha çok ağır cisimlerden söz ediyordum. Heykel filan. İnsan olunca durum çok farklı oluyor.
Agathon : Ama ya ölümün uyku gibi oluşuyla ilgili onca söz.
Allen : Evet ama bir fark var. Sen ölüyken birisi, ’sabah oldu, herkes ayağa!’ diye bağırdığı zaman terliklerini bulmak çok zor olur.
Woody Allen – ‘Muzır’ Etkiler
Altın Kitaplar Basımevi – sf. 59
Günlük İnsan Ve ‘Onlar’ Alanı
Eylül 3, 2009

İnsanın öteki insanlar ile, öteki insanlar için ve öteki insanlara karşı sürdürdüğü günlük yaşam uğraşında sürekli olarak ötekiler karşısında farklı olma kaygısı yatar. Bu, ötekiler karşısındaki farkı kapatma, kendi ötekilerden geriyse, bu geriliği giderme veya ötekilerden üstünse, onları altta tutma kaygısıdır. Ötekilerle kendisi arasındaki ‘mesafe’nin kaygısı -insanın kendinse de örtülü kalan bu kaygı – ötekilerle birlikte olmayı gerginleştirir. Günlük insan bu mesafeliliğin ne kadar az farkındaysa, bu kaygı o kadar sarsılmaz ve kökten biçimde etkisini gösterir.
Ne var ki, birlikte olmanın içerdiği bu mesafelilikte insan, ötekilerle birlikte olan günlük insan olarak, ötekilere uyma, ötekiler için ne geçerliyse onu geçerli sayma durumundadır. Burada insan kendisi değildir; onun ‘’kendisi olma’’sını ötekiler üzerine almışlardır. İnsanın günlük yaşam olanakları ötekilerin koyduğu ölçülerce yönetilir. Bu ötekiler belirli ötekiler değildir. Önemli olan, insnaın farkında olmaksızın devraldığı, ötekilerin sessiz, göze batmayan egemenliğidir. İnsanın kendisi ötekilerin bir parçası olarak, onların gücünü sağlamlaştırır. Aslında onların bir parçası olduğunu gizlemek için insanın ‘ötekiler’ diye adlandırdığı şey, günlük birlikte olmayı oluşturanlar, yani her zaman ‘’burada olanlar’’dır. Ötekilerin kimliği ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisi ne bazı kimseler ne de hepsini toplamıdır. Onların kimliği ‘kimsesizlik’ ya da ‘’herkes’dir.
İnsana her zaman en yakın olan içinde insanın günlük yalan uğraşlarının olup bittiği alan ‘kamu’ alanıdır. Gerek kamu ulaşım araçlarının gerek haberleşme araçlarının kullanımında her öteki değer ötekinden farksızdır. Bu ötekilerle birlikte olmada insanın kendisi diğer ötekiler içinde erir ve her ötekinin kendi farklılık ve özelliği artan biçimde ortadan kalkar. Bu göze batmamazlık ve belirsizlik içinde herkes alanı ve bu alanın egemenliği gelişir. Herkes neden hoşlanır ve nasıl eğlenirse biz de ondan hoşlanır ve öyle eğleniriz. Sanat ve edebiyatı herkes nasıl okur görürür ve yargılarsa, biz de öyle okur, görür ve yargılarız kalabalıktan herkes nasıl kaçınırsa bizde öyle kaçınırız. Herkesi öfkelendiren, bizi de öfkelendirir. Belirlilikten yoksun ve hepimizden oluşan ‘’herkes’’alanı, insana günlük varoluş biçimini dikte eder.
Herkes alanının kendine özgü nitelikleri vardır. Birlikte olmanın içerdiği mesafelilik, temelini birlikte olmanın sağladığı ’sıradan olma’da bulur. Sıradan olma, herkes alanını oluşturan özelliklerden biridir. Herkes alanı, varlığını ancak sıradan olma ile korur. Neyin yapılıp yapılmaması gerektiği, neyin geçerli neyin geçersiz olduğu sonuç ve başarının nasıl elde edileceğinin ölçütlerini veren sıradan olma, bu ölçülerle herkes alanı ayakta tutar. Neyin göze alınabileceğinin sınırlarının önceden çizilmişliğininde, sıradan olma, öne çıkmak isteyen her türlü kural dışılığı gözetim altına alır. Her türlü üstünlük sessizce bastırılır. Özgün olan her şey hemen alışılagelmiş’in çoktan bilinenin düzeyine indirilir. Uzun çaba ve didinmelerle kazanılan her şey çabucak kullanıma hazır duruma girer. Bütün sırlar güçlerini yitirir. Sıradan olma kaygısı insanın temel bir eğilimini, bütün varlık olanaklarının tekdüzeleşmesi eğilimini açığa çıkarır.
Mesafelilik sıradan olma, tek düzeleşme, herkes alanının varlık tarzları olarak ‘kamu’yu oluştururlar. Her türlü dünya ve insan görüşünü düzenleyen, her zaman haklı olan kamudur. Ve bu, kamunun nesneler ile temele inen bir bağ kurabilmesi, ‘şeyler’i açıkça görebilmesinden değil, ‘şeyler’e girememesi, düzeyli ve düzeysiz, bozulmuş ile bozulmamış arasında hiçbir fark gözetmemesinden ötürüdür.
Herkes alanı her yerde hazır bulunur, ama insanın karar vermesi gerektiği yerde herkes ortadan çekilmiştir. Ne var ki bütün kararlar önceden herkes alanınca verildiği için herkes alanı insanın sorumluluğunu insan üzerinden alır. Herkes alanı kolayca her şeyin sorumluluğunu yüklenebilir, çünkü bu alanda yapılıp edilmiş olanlardan ötürü hiç kimseden tek başına kendisini sorumlu sayması beklenmez. Yapılıp edilenlerden sorumlu hep ‘’herkes’’ ya da ‘’hiç kimse’’dir.
Böylece herkes alanı insnanın günlük yaşam yükünü hafifletir, insanın yaşamayı kolaylaştırma eğilimine yardımcı olur. İnsanın varoluş yükünün hafifletilmesinde sürekli olarak insanın yardımına koşan herkes alanı, bununla sürekli olarak kendi egemenliğini sağlamlaştırır.
Herkes alanında her kimse ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir. Günlük insanın kimliği sorusunun karşılığı olan ‘herkes’, insanın ötekilerle birlikte olması’nda kendi varoluşunu teslim ettiği ‘’hiç kimse’’dir.
***
”Varlığını sormamız gereken hangi varolandır?” sorusu ile araştırmasına başlar heidegger. Varlığa hiç olmazsa aralığından bir göz atabileceğimiz ”kapı” bize nerede açılıyor? İnsan bir şeye erişebileceği delik nerede bulunabilir? Varlığa açılan bu deliği insanda görür o. Yalnız insan, varlığını sorabilir. Yalnız insan varolandani ki o kendisidir, varlığa doğru adım atabilir. Yalnız insan varolanın srrını aşabilir. İnsan yalnızca varolan değildir aynı zamanda kendini var olan olarak anlayabilendir de. Bütün öteki nesneleri anlayabilmesinin nedeni de budur. Varlıkbilim de böylece bütün öteki bilimlerin önkoşulu olur. İnsan heidegger’e göre ‘varlığın çoban’ı varlıktan bir örnek, bir eş baskısıdır. Yalnızca insan gerçekten burda olandır, gerçek varolandır. Bu varolana, her birimizin olduğu ve bütün başka varlıklar arasında varlığının aorusunu soran bu varolana kendi söz dağarcığı içinde ‘dasein’ diyor heidegger. O, insan sözcüğü yerine ‘dasein’ sözcüğünü kullanıyor. Şundan dolayı; ‘insan’ mantıksal tür kavramı olarak anlaşılabilir oysa heidegger doğrudan doğruya tek insanın bir defalık varoluşunu ele almak ister.
Heidegger ‘in felsefesi insana yöneldiğine göre, hümanist bir felsefe midir diye sorulabilir. Değildir, çünkü ona göre, hümanizm soyut bir insanlık sevgisi içinde gerçek insanı gözden kaçırabilir. Oysa Heidegger varoluşsal kaygılarıyla birlikte somut tek insanı, bireyi araştırır; insanı insan olarak araştırmaz da, insanlar aracılığıyla insan deliğinden varlığın kendisini temellendirmek ister.
Her insanın varoluşu dünyanın varoluşuna bir göstergedir. Ben ve dış dünya birbirinden ayrılamaz. Felsefe dizgilerinin dışdünyanın varoluşu için kanıt aramalarını ‘felsefenin skandalı’ olarak görür Heidegger. Onun için dış dünya sorusu diye bir şey yoktur, çünkü insan varoluşu aslında bir dünya içinde olma’dır. Dünyada olmaktır.. İnsanın dünyada oluşu bir nesnenin ya da bir hayvanın dünyada oluşu gibi değildir, bir dünya ile karşılaşmasıdır.
İnsanın bu dünyasının artık şimdiye kadarki kategorilerle ölçülemeyeceği açıktır. Eski ölçüler ‘ben’imizin iç dünyasını değil, yalnızca nesneler dünyasını ölçerler. İnsanın dünyasının ölçek olarak içdenlik ya da varoluşça ölçüye gereksinmesi vardır. Bir insanın bize yakın ya da uzak oluşu metre ve kilometrelerle ölçülemez. Dünyanın içinde olmak da uzayla ilgili bir belirlenim değil varoluşça bir belirlenimdir.
Heidegger’e göre varlığın ancak bilgide ortaya çıktığını sanması eski felsefenin bir yanılsamasıdır ona göre. Varlık daha çok durumlarında ortaya çıkar. Bu ruh durumlarımızı dinlersek yalnız ne olduğumuz değil, ne olmakta olduğumuz da kendini bize açar. Varlığımız rastlantısal olarak ve kopuk kopuk açılır bize ve burda olmamızın kendi bir kökeni olmadığını görürüz. Bilinmeyene bir güç, bir tanrı, bir denon bir alınyazısına bağlıdır bizim ‘burada’ ‘olmamız. Bu bilinmeyene güç bizi buraya fırlatmıştır. İnsanın bırakılmışlığı, atılmışlığı, fırlatılmışlığı burada bulunur. ‘Burada’ içimizden herbirinin yaşamakta olduğu yer ve zamandır, iç urumlar ve dış durumlardır, öyleyse herbirimizin içinde bulunduğu durumlardır. Kimse bize bu dünyaya gelmek isteyip istemediğimizi sormamıştır. Burada oluşumuz bize yalnızcazorlanmışdır; yalızca taşıdığımız bir yük olarak bize açılmıştır. Bundan dolayı bizim içine konduğumuz bu dünya bizim dünyamız değildir. O bize yabancıdır, Bizden uzak ve düşmancadır. Orada kendimizi evimizde hissetmeyiz, tam tersine yabancı korumasız hissederiz.
İçinde bulunduğumuz durum burada oluşumuzu bir fırlatılmışlık olma durumu olarak bize açtığına göre şimdi ‘anlama’ bu bırakılmışlık varlığın özelliğini bize yakından gösterir. Anlama’dan da ’söz’ varoluş biçimi çıkarılır. Ama bundan dil anlaşılmaz. Her dilden önce gelen ve konuşmayı olanaklı kılan şey anlaşılır. Söz içinde bulunulan ‘durum’dan ve ‘anlama’dan ayrılırsa salt bir lakırdı olur. Nesnelere ilişilmek yerine salt sözcüklerle yetinilir. İnsanları sansasyon ve skandallara götüren de bu yalın sözlerin temelsizliğinden doğar. Halisin sahteden, şarlatanın dâhiden, boş lafın gerçek yaşantıdan ayrılmasını olanaksız kılan çok anlamlılık ortaya çıkar. Her şey doğru anlaşılmış, kavranmış gibi görünür ama aslında anlaşılmamıştır. Böylece insan şöyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalır: temelsizlik.
Kısaca: durum insanın fırlatılmış olduğunu gösterir; anlama bize varlığın olanaklarını, tasarılarını özgürlük içinde gerçekleştirebilen bilinci gösteriri; söz de önünde giden olayları dile getirmek yeteneğini gösterir. Bu üç basamak içinde ilerleyerek varlık kensini ortaya koyar.
Varlığın temelini bütünlüğü içinde ortaya çıkaran araçlar da, heidegger’e göre ‘korku’, ‘vicdan’ ve ‘ölüm’dür.
Durum bize varlığı ‘bırakılmışlık’, ‘fırlatılmışlık’ olarak göstermişti, bundan da ürküntü ya da iç daralması diyebileceğimiz belirsiz bir korku doğar. Bu iç daralması bu kaygı korku sıradan korku ile aynı şey değildir. Korkuda belli bir tehlike karşısında çekiniriz: hastalık, sınav, kötü bir insan gibi. İç daralmasında ise belli bir şeyden dolayı değil, kendimiz için çekiniriz; varlık karşısında ve varlık için çekinmedir bu. İç daralması, insanı hiçlik uçurumunun önüne koymuştur ve hiçlik ile birbirine bağlıdır. Ancak hiçlik uçurumunun üzerine sallanmış olan kimse, kendi varlığı için kaygılanmış olan bir kimse varolanın dar sınırını açıp varlığa adım atabilir. İç daralması kaplayıcı bir şeydir. Ondan bütün yaşama güvenleri kırılır. İnsan bu korku içinde avunmasız kalır ve yalnızlığa gömülür. Sıradan insan bu korkudan günlük yaşamın gürültü patırtısı arasında, işe güce kaçar. Ama iç huzursuzluk yine kalır onda ve iç daralması yeniden ortaya çıkar. Ancak bu korku içinde kalmaya yüreklilik gösteren kimse, o zaman doğrudan doğruya kendinde olan içi çekirdeği, kendi varoluşunu yakalayabilir. ‘sıkıntı’ için de aynı şey geçerlidir. Çıkışı olmayan bir boşluk insanı kaplar. Artık hiçbir şey gevşetmez, ferahlatmaz insanı, karanlık bir duygu kaplar ruhu. Yine bu sıkıntıda durup kalabilen kimse bir avuntu kabul etmez durumundan kendi varoluşuna ulaşabilir.
Varlık temelini ortaya çıkaran bir başka araç da ‘vicdan’dır. İnsanda kaygı varoldukça vicdan da gelişebilir. Bu ses bizi ‘onlar’ alanının günlük işlerine düşmemek için uyarıyor ve bizi yeniden kendi benliğimize kendi özgürlüğümüze dönmeye çağırıyor. Bu insanın özgür eylemidir. Vicdanın derinliği de yüksekliği de buradadır. Vicdan insana suçunu bildirir. Bu suç burada olanın kendisindedir. Kant ‘yapmam gerekir, çünkü yapabilirim.’ diyordu Heidegger ise ‘yapmam gerekir, ama yapamam.’ diyor. Öte yandan vicdan insana kendi yüksekliğini de gösterir. İnsanı karanlığa çağırır. Bu da Heidegger’in en yüksek bir şey olarak gösterdiği şeydir. Kendi burada oluşuna bağlı olsan da bir yere fırlatılmış, bırakılmış olsan da içinde bulunduğun durum sana yabancı olsa da, burada olmakla suçu üzerine almış olsan da, dünya sana yabancı ve düşmanca da olsa, bilinmeyene bir altyazısının elinde de olsan, bütün bunlara karşın, yine de kendini alt olmaya, yenilmeye bırakma. Sıkı dur. Alınyazını, ölümün bile söz konusu olsa, kendi eline al. Göçüp gitmeye mahkûmsan o zaman da kendi ölümünler bir kahraman olarak öl. Böylece karanlık insanın yaşamını güçlükler içinde de kendi eline aldığı ve kahramanca üstesinden geldiği son bir duraktır.
Varlık temelini en derinden açığa vuran ölümdür. Heidegger’e göre. Ölüm insan varlığının bütün olanakları arasından en gerçek olanıdır: ölüm bir başkası tarafından yerine getirilemez, bunu herkes kendisi başarır. Ölüm aşılamaz bir şeydir, çünkü ölümle bütün olanaklar biter. İnsan ölüme giden bir varlıktır ölüm var olur olmaz insanı aşan bir biçim almaktadır. Ancak böylece insanın burada oluşunun her dakikası ölümle içten biçim alır: ilkin ölüm, yaşamı bir bütünlük haline getirir. İkinci olarak ancak ölüm yaşama anlam verir. Ölümün ne zaman geleceği bilinmediği için hayatın anlamı her an gerçekleştirilmelidir. Herkes ölecektir bunu herkes bilir. Ama insan ölüm korkusunu günlük işler arasında uzaklaştırmaya çalışır. Aslında bunlar kendi ölümü karşısında korkunç bir kaçmadır. Ama kendi ölümünü göz önünde tutan ve yine de sağlam kalan, kendini sağlam tutan, kendi varoluşuna doğru açılabilir.
Martin Heidegger 118, 130, 232, 235
Çağdaş Felsefe – Bedia Akarsu
Inkılap kitabevi
Varoluşçuluk insancılıktır
Eylül 3, 2009

İnsan kendisini ne yaparsa o’dur yalnızca. Varoluşçuluğun baş ilkesi budur. Bizi eleştirmek için kullanılan ”öznelcilik” damgası da bu ilkeye göndermektedir. Ancak, biz bu ilkeye, insanın bir taştan ya da bir masadan daha onurlu olduğunu dile getirmekten başka bir şey yapmıyoruz. Çünkü, söylemek istediğimiz şey, insanın ilkin varolduğu, yani her şeyden önce bir geleceğe doğru atılan ve bunun bilincinde olan bir varlık olduğudur. Gerçekten de, insan bir yosun, bir karnıbahar ya da bir mantar değildir, öznel bir yaşamı olan bir tasardır. Bu tasarıdan önce, tanrısal bir bilgide de başka yerde de hiçbir şey yoktur: insan olmayı istediği şeyi değil, olmayı tasarladığı şeyi olacaktır.
Genellikle, istemek sözcüğünden, çoğumuz için önceden oluşturduğumuz benliğimizi izleyen bilinçli bir kararı anlarız. Bir siyasal partiye katılmayı, kitap yazmayı ya da evlenmeyi isteyebilirim; ama bütün bunlar, istenç dediğimiz şeyden önce gelen, daha kendiliğinden bir seçimin dışavurmasından başka bir şey değildir. Ancak, varoluşun özden önce geldiği doğruysa, o zaman insan kendisinin ne olduğundan sorumludur. Dolayısıyla, varoluşçuluğun ilk işi insanın ne olduğunun bilincine vardırmak, varoluşunun tüm sorumluluğunun kendisine yükletmektir. İnsanın kendisinden sorumlu olması ise, yalnız kendi bireysel sorumluluğunu değil, bütün insanların sorumluluğunu taşıdığı anlamına gelir. Öznelcilik sözcüğünün iki anlamı vardır ve rakiplerimiz bu ikilikten yararlanmaktadırlar. Öznelcilik, bir yandan bireyin kendi kendisini seçmesi demektir; öte yandan da insan öznelliğini aşmanın insanlar için olanaksız olduğu anlamına gelir. Varoluşçuluğun temelde yatan anlamı bunlardan ikincisidir. İnsanın kendi kendisini seçtiğini söylediğimiz zaman, hem her birimizin kendisini seçtiğini, hem de kendisini seçerken aynı zamanda bütün insanları seçtiğini ileri sürüyoruz. Gerçekten de olmayı istediğimiz kişiyi yaratmaya yönelik edimlerimizden her biri, aynı zamanda olmasını gerekli saydığımız bir insan imgesini yaratmada atılmış adımlardır. Şöyle ya da böyle olmayı seçmek aynı zamanda seçtiğimiz şeyin değerli olduğunu ileri sürmek demektir. Dolayısıyla, sorumluluğumuz sandiğimizdan kat kat fazladır; çünkü insanlığın tümünü kapsar. Örneğin; bir işçi olsam ve bir komünist sendikaya üye olmaktansa bir hıristiyan sendikaya katılmayı yeğlersem, eğer bu sendikaya katılmakla insan için en iyi yolun ‘tevekkül’ olduğunu, insanın asıl yurdunun öbür dünyada olduğunu anlatmayı amaçlıyorsam, bu görüşler yalnız kendimi bağlamıyorum demektir; herkes için tevekkül savunmuş olurum. Böylece eylemin tüm insanlığı bağlamıştır. Kendimi seçerken insanı seçmiş olurum.
Heidegger’in terkedilmişlik kavramından şunu anlıyoruz: tanrı yoktur ve bunun sonuçlarını sonuna dek götürmek gerekir. Varoluşçular, tanrıyı ortadan kaldırmanın maliyetini elden geldiğince az tutmaya çalışan belli bir tür ahlak anlayışına çok karşıdırlar. 1880 yıllarına doğru fransız profesörleri laik bir halak kurmaya çalışırken aşağı yukarı şöyle diyorlardı: tanrı yararsız ve pahalı bir varsayımdır; onun için onu ortadan kaldırıyoruz. Ancak, bir ahlakın, bir toplumun, yasalarca düzenlenmiş bir dünyanın varolması belli değerlerin ciddiye alınması ve bunların önsel değerler olarak düşünülmesi gerekir. Dürüst olmak, yalan söylememek, karısını dövmemek, çocuk yapmak vb., önsel olarak zorunlu olmalıdır.
Oysa varoluşçular tanrı’nın olmayışının çok sıkıcı bir durum olduğunu düşünürler; çünkü tanrı ile birlikte tanrısal bir bilgide birtakım değerler bulma olanağı da ortadan kalkar; artık, önsel bir iyi sözkonusu olamaz, onu düşünecek sonsuz ve yetkin bir bilinç olmadığına göre. Yalnız insanınların bulunduğu bir düzlemde olduğumuza göre, iyinin arolduğu, dürüst olmak ve yalan söylememek gerektiği hiçbir yerde yazılı değildir. Dostoyevski, ”tanrı olmasaydı, her şey mübah olurdu.” demişti. İşte varoluşçuluğun kalkış noktası budur. Gerçekten de, tanrı olmadığına göre, her şey mübahtır. Dolayısıyla insan terkedilmiştir, çünkü ne kendinde ne de kendi dışında tutunacak hiç bir şeyi yoktur. Varoluş gerçekten de özden önce geliyorsa insan, davranışını hiç bir zaman verilmiş ve donmuş bir ‘insan doğası’ na başvurarak açıklayamaz. Başka bir deyişle, belirlenmişlik yoktur; insan özgürdür; insan özgürlüktür. Yapayalnız ve özürsüzsünüz. İnsan özgür olmaya mahkûmdur derken bunu anlatmak istiyorum. İnsan mahkumdur çünkü, kendisini yaratan o değildir; ama öte yandan özgürdür; çünkü bir kenz kendisini dünyada bulduktan sonra tüm yaptıklarından sorumludur.
Umutsuzluğa gelince; bu deyimin anlamı son derece basittir. Şu anlama gelir; istencimize bağlı olan şeylere ya da yalnız eylemimize yol açan olasılıklara güvenmekle yetinmek zorundayız. Bir şeyi istediğimizde herp çeşitli olasılık ögeleriyle karşı karşıyayızdır. Trenle ya da tramvayla gelmesi olası olan bir arkadaşın kesinlikle geleceğine güveniyorsam, trenin zamanında varacagını veya tramvayın raydan çıkmayacağını varsayıyorum demektir. Bu da olanaklar alanında olduğum anlamına gelir; ancak eylemizi doğrudan ilgilendiren olanaklara bel bağlamamız sözkonusudur yalnızca. Eylemimi doğrudan ilgilendiren olanakları aştığım an kendimi geriye çekerim, çünkü dünyayı ve olanakları benim istencime uyarayacak hiç bir tanrı hiç bir yargı yoktur. Descartes da ”dünyayı değil, kendini yen.” derken, gerçekte aynı şeyi dile getiriyordu.- hiçbir umuda dayanmadan davranmamız gerektiğini.
Jean Paul Sartre – 236 241
Çağdaş Felsefe- Bedia Akarsu
Inkılap kitabevi
Düşüncenin Çağrısı
Ağustos 17, 2009

‘Eğer bir insanın düşünceleri, içinde hakikati ve hayatı barındıracaksa, bunlar onun kendi temel düşünceleri olmalıdır. Çünkü onun gerçekten ve tamamen anlayabildiği sadece bunlardır. Başkalarının düşüncelerini okumak, kişinin davet edilmediği bir yemeğin artıklarını alması ya da bir yabancının yortık dökük elbiselerini üzerine geçirmesi gibidir. Okuduğumuz düşünceyle içimizde uyanan düşünce arasındaki ilişki, tarih öncesi zamanlardan kalma bir bitkinin fosilleşmiş kalıntısının baharda tomurcuklanan bir bitkiyle ilişkisi gibidir.
Hayatlarını okuyarak geçirenler ve bilgeliklerini kitaplardan elde edenler, bir ülke hakkında tam ve doğru bilgiyi seyyahların anlattıklarından elde etmeye çalışanlara benzer. Bu insanlar birçok şey hakkında bir yığın şey söylerler; ama aslında ülkenin gerçek durumu hakkında açık, belirgin, doğru ve tutarlı bir bilgiye sahip değildirler. Fakat hayatlarını düşünerek geçirenler, o ülkeyi gezip görmüş, orada bizzat yaşamış olanlara benzerler, sadece bunlar onların anlattığı şeyin ne olduğunu gerçekten bilirler, oradaki anlattığı şeyin ne olduğunu gerçekten bilirler, oradaki şeylere dair kendi içindeki tutarlı ve kapsamlı bir bilgiye sahiptirler ve onların özüne vakıftırlar.
Okumak gibi safi tecrübe de düşüncenin o denli az yerini doldurabilir. Safi tecrübenin düşünce karşısındaki durumu ne ise yemenin hazım ve sindirim karşısındaki durumu odur. Tecrübe insanlığın ilerlemesinin özellikle kendi keşiflerine borçlu olduğuyla övünürken, bedeni bütünlüğü içinde ayakta tutmanın kendi işi olduğunu iddia eden ağızdan farklı bir konumda değildir.’ - sf. 29, 33, 36 / Arthur Schopenhauer
‘Dedik ki, insan henüz düşünmüyor ve bunun nedeni düşünülecek olanın ondan yüz çevirmesidir; hiçbir surette yalnızca insanın düşünülücek olana yeteri kadar yüzünü dönmemesi değil. Düşünülecek olan, insandan yüz çeviriyor.’ sf. 54 / Martin Heidegger
‘Pratik kullanımı içinde aklın ihtiyacı çok daha önemlidir, çünkü şarta bağlı değildir ve sadece yargıda bulunmak istediğimizde değil, fakat yargıda bulunmak zorunda olduğumuz için Tanrı’nın varlığını varsaymak zorunda kalırız. Aklın saf pratik kullanımı ahlak yasalarının düsturlarına dayanır. Ne var ki bunların tümü, ancak özgürlük sayesinde mümkün olduğu ölçüde dünyada mümkün en yüksek iyi fikrine: ahlak’a götürür, diğer taraftan bu düsturlar, sadece ilkine göre taksim edildiği kadarıyla insan özgürlüğüne değil, fakat aynı zamanda doğaya da dayanan şeye götürür, ki bu en yüksek mutlululuktur. Dolayısıyla akıl böyle bir bağımlı yüksek iyi uğruna, en yüksek bağımsız iyi olarak üstün bir aklı kabul etme ihtiyacı duyar; elbette bu kabulden ahlak düstürlarının bağlayıcı otoritesini ya da onlara riayet teşvik eden şeyleri çıkarmak için değil, (çünkü güdüler sadece çürütülmez biçimde kendiliğinden zorunluklu olarak, kesin olan yasadan değil fakat herhangi bir şeyden çıkkarsanmış olsalardı bunların herhangi bir ahlaki değeri olmazdı), fakat daha çok en yüksek iyi kavramına nesnel gerçeklik kazandırmak, yeni ideası ahlâkın kendisiyle koparılmaz biçimde ilişkili olan şeyin başka yerde var olmaması halinde olacak olan tam da bu olduğu üzere, ahlâkla birlikte onu safi bir ideal olarak kabul edilmekten korumak için.’ sf. 92 / Immanuel Kant
Düşüncenin Çağrısı
Say Yayınları, Özgür Metin.
Veil
Ağustos 2, 2009

Benim hakkımda bir yargıya varmadan önce beni bilmek, beni biraz tanimak ve ölçülü yaratılmış bir kişiden bugünkü ben olan garip insanı hangi koşulların ortaya çıkarabilmiş bulunduğunu bilmek gerekir. Kabul edin ki, biz kalıtsal eğilimlerimizin oluşturduğu iki öge ve etkenin, ya da dünya sahnesine çıkarken getirdiğimiz sermayenin ve kendisine değen her etkiyi alıp koruyan plastik bir madde gibi bizi biçimlendiren ve bize varlık, nitelik veren hayat koşullarının, rastlantılarının ürünüyüz.
Dostum, bugün insanlar çok daha akıllı ve daha pratiktirler. Bir adam olmadan önce, bir tür adam ya da özel bir hayvan olmaya çalışılıyor. Herşey hakkında kişisel durumla ilişkili görüşler ya da incelemesiz kabul olunmuş fikirler edinilmeye çalışılıyor; belirli bir topluma ve dünyaya giriliyor; onun fikirleri kabul ediliyor. Böylelikle içinde yaşadığınız çevreye uyan bir tür zihin şekli, başka bir deyişle bir budalalık türü ediniyorsunuz, sizi anlıyorlar; siz başkalarını anlıyorsunuz, böylelikle onlarla özel bir birleşmeye giriyorsunuz ve gerçekten topluluklarının bir ögesi oluyorsunuz. İnsan kendini banker, mühendis, kalem memuru, bakkal, asker.. ne bileyim, bir şey yapıyor, ama insan hiç olmazsa bir şey oluyor, bir şeye benziyor, insanın başı belli bir yerde oluyor. İnsan hiçbir şeyden kuşkulanmıyor; yerine getirilmesi gereken görevler tümüyle belirlenip çizilmiş bir davranış biçimine yöneliyor. Felsefe, din, siyaset alanlarında uygarlık duyabileceği kuşkular çocukça ve namuslu uygarlık nezaketleri bunları doldurmaya hazırdır. Böylece önemsiz şeyler için üzüntü çekmiyorsunuz. Uygarlık bütün zamanınızı alıyor; bütün toplumsal makinenin binbir çarkı sizi yakalıyor; mesafe içinde çalkalanıyorsunuz; yaşlılık sayesinde de zaman geçince sersem düşüyorsunuz; kendiniz kadar ahmak çocuklare yapıyorsunuz.
Pierre Loti, Âziyade
Roman (Anı), Engin Yayıncılık Sf. 99-101
Angelus Novus
Temmuz 31, 2009

Kültürel zenginlikler, hiç istisnasız dehşet duygusuna kapılmadan düşü- nülemeyecek bir kökene sahiptir. Varlıkların sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlere de borçludurlar. Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürününün kendisini gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan. Sf: 42
Takvimler zamanı saatler gibi ölçmez. Sf. 47
Benzer bir şekilde, okunan metnin gücüyle kopya edileninki birbirinden farklıdır. Uçak yolcusu yanlızca patikanın manzara çevresinde kendisine nasıl bir yol açtığını, nasıl onu çevreleyen kırla aynı yasalara uyarak ilerleyebildiğini görebilir. Ama ancak yolu yürüyerek kat eden kişi buyurabileceği güç hakkında fikir sahibi olabilir, patikanın nasıl cephede ordusunu mevzilendiren bir komutan gibi, uçaktan yanlızca yayılmış bir ova gibi görünen araziden her kıvrımında yeni mesafeler, manzaralar, açıklıklar, menziller davet ettiğini öğrenebilir. Ancak kopya edilen metin kopya edenin ruhunda açtığı yeni yönleri, içinin gittikçe sıklaşan ormanındaki o yolu asla keşfedemez. Çünkü okuyan hayallere dalmış zihninin özgür uçuşunu izlerken, kopya eden onu başka bir buyruğa teslim etmiştir. sf: 54
Sanki insan bir tiyatroda tutsak edilmiş, beğensin beğenmesin oyunu izlemek zorunda ve oyunu hiç durmadan, ister istemez düşünce ve sözünün konusu haline getirmeye mahkum. Sf. 59
Kitaplarla ve fahişelerle yatılabilir. Sf: 64
Yanlızken aldığımız o korkunç uyuşturucunun –kendi benliğimizin– sözünü bile etmiyoruz. Sf. 166
Yaratıcılığını insanda kendi haline bırakınca Tanrı dinlenmeye çekilir. Tarihsel edimselliğinden sıyrılan bu yaratıcılık bilgi haline gelir. İnsan, Tanrı’nın yaratıcılık yaptığı dilin bilenidir. Tanrı, insanı kendi suretinde yaratmıştır, bileni yaratıcının suretinde yaratmıştır. Bu nedenle, ‘insanın tinsel özü dildir’ önermesi açıklama gerektirir. Yaratılış kelamda gerçekleşmiştir ve Tanrı’nın dilsel özü kelamdır. Tüm insan dilleri kelamın addaki yansımasıdır. Ad, kelama olsa olsa bilginin yaratışa yaklaştığı kadar yaklaşabilir. Tüm insan dillerinin sonsuzluğu, Tanrı kelamının mutlak olarak sınırsız ve yaratıcı sonsuzluğuyla karşılaştırıldığında doğası gereği sınırlı ve analitik kalır. Sf. 176- 177
Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk
Deneme, Metis Yayınları
Encore
Temmuz 14, 2009

Hiçbir rahatsızlık kımıltısı sezdirmeyen bir duygusuzluk içindeydi. Tavrında en ufak bir tedirginlik, kızgınlık, katlanamazlık ya da küstahlık olsaydı; bir başka deyişle, insana özgü herhangi bir alışılagelmiş özellik söz konusu olsaydı, kuşkusuz şiddetli bir tepkiyle onu bürodan kovardım. Ancak bu, Paris’ten aldığım alçı Cicero büstünü kapı dışarı etmekten farksız olurdu. O yazmayı sürdürürken, bir süre dikilip sabit bakışlarla onu seyrettikten sonra masama geçip oturdum. Bu çok tuhaf diye düşündüm. Acaba insan bu durumda ne yapmalıydı? Ancak işimin acelesi vardı. Bu konuyu daha sonraya, boş vaktime saklayıp, şu an için unutmaya karar verdim. Sonuç olarak, diğer odadan Kıskaç çağırılarak metin hızla karşılaştırıldı.
İnsanın eşi görülmedik ve gayet sert, üstelik akıl almaz bir biçimde yıldırılınca, afallamış bir halde yazgısına sığınması, sık raslanmayan bir durum değildir. Olağandışı gelse de, haklılık ve sağduyunun tümüyle karşı tarafta olduğu yolunda bulanık bir değerlendirme yapmaya başlar. Bunun uzantısında, eğer orada bir takım tarafsız kimseler varsa, tökezleyen zihnine destek sağlamak amacıyla onlara döner.
Herman Melville – Bartleby
İletişim Yayınları – Roman
dehlizde giden adam
Haziran 26, 2009

Ufarak teferek, sıskaca, kuruca bir adam duruyordu pencerenin ardında. Pencere kapalıydı; camı, su çizikleri içinde. Dışarıdan bakan, adamın yüzünü dalgalı dalgalı görürdü. Adam gözlerini kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Oysa gökyüzünde görülecek hiçbir şey yoktu.
Düpedüz yoktu. Bu ülkeye her gece, her sabah, her akşam yağmur yağardı çünkü. Durgu durak bilmeksizin, hızlanmadan, yavaşlanmadan hele hele hiç dinlenmeden, tel tel, iplik iplik yağmur yağardı. Kurşun rengi şuncacık değişmeyen bir gökyüzünde bakacak ne olsun, görecek ne olsun?
Yağmur yağdığı için caddelerin asfaltları, sokakların taşları hep pırıl pırıl ışıldar, duvarlar hep tertemiz ama karanlık yüzlü olur, pencere pervazları, löşelerinden aşağı hep çizgi çizgi is bıyıkları salar, kiremitler damlar hep cilalanmış gibi dururdu. Bahçeler yemyeşil olurdu ya kendi halinde kalsa, nasıl kaslındı ki yağmur bacalardan çıkan dumanları hep bu yeşilliğin üzerine örterdi.
Bu kentte oturanlar, doğdukları günden öldükleri güne değin, gökyüzüyle denizi bir tek renkte bilirler, gökyüzünün mavi-açık olsun, koyu olsun, gene de mavi- olabileceğini, denizin de ona uyarak koyu maviden açık yeşile dek akla gelebilecek her türlü renge girip çıktığını, kırmızı, mor, sarı, bile görünebileceğini, ancak, dünyayı gezmiş görmüş kişilerden öğrenirlerdi. Hele bunların anlattığına göre başka gökyüzülerinde parıl parıl ışıyan sarı- sarımsı, akımsı, kırmızımsı- bir güneş olurmuş gündüzleri. Geceleri ay, sürü sürü, türlü türlü yıldızlar görülürmüş bu göklerde. Bu kentten çıkmayanlar ise bu güneşi de hiç görmemişlerdi, ayla yıldızları da… Gerçi, öğrenirlerdi okullarda, güneşin gün aydınlığı verdiğini. Onların günü ise gökyüzleri gibi, denizleri gibi, kurşun rengi, daha doğrusu kurşunumsu bozumsu bir renkti.
İnsanlar bu kentte rengi yalnız deniz teknelerinde görürülerdi. Sandallar, mavnalar, gemiler, sarı, kırmız, yeşil, mavi, mor akla geldik, düşünüldük her türlü renge boyanırdı yol yol, öyle salıverilirdi denize. Yağmur durmadan yağdığı için kediler köpekler, hele hele tavuklar, hiç dışarıda dolaşmazdı. Çıkıp tüyün teleğin sırılsıklam ıslansın diye gezilir miydi hiç? Akılsız kediler, köpekler, tavuklar da vardı elbet. Onlar yıkar, ıslanır, sonra da hastalanır, yataklara düşerlerdi. Bir kazlar vardı, bu yağmurun altında gezmekten hoşlanan. Onar yirmişer, kanatları, kuyrukları birbirine değe değe dolaşırlar, yerin biraz üstünde salınan ayaklı bir buluta benzerlerdi. Bu bulutun üzerinde de uzun boyunları kavaklar gibi ırganır, gagaları, neredeyse bu boyunlara bağlı değilmiş gibi açılır kapanırdı.
Ama kaz sürüleri tek tük görülürdü; saçak altlarında, duvar diplerinde küskün küskün oturan köpekler, kediler ise pek çok.
Bu kentte sokakta gezen herkes şemsiye kullandığı için, dışarıdayken de şemsiyeler hiç kapanmadığı için, ana caddelerde adam boyunda bir dalgalı örtü gerilmiş gibi olurdu yerle gök arasında. Bu örtü ancak otobüslerin, tramvayların, evlerin dükkanların, iş yerlerinin kapısında, çekilir, gerilir, yutuluveriridi iki dudak, iki çene, iki silindir arasına sıkışmış gibi..
Gene de bu yüzden her ede, şemsiye, papuç kurutma gözleri, bu gözlerde biriken suları akıtacak küçük oluklar olurdu..
Daha önemlisi, gene bu yüzden, sabahları uyuyan adamlar, başka kentlerde oturanlar gibi pencerelerde, kapalı kepenklere pancurlara koşup ‘’hava bugün nasıl acaba?’’ diye heyecanla, ya da sıkıntıyla, gökyüzüne bakmaz, yahut, yattığı yerde, perdelerden sızan, pencereden duvara vuran ışığa bakıp, kimi zaman da arabaların tekerlek seslerine kulak verip yağmur mu yağıyor, kar mı, hava kuru mu, güneşli mi, diye kestirmeğe kalkmağı akıllarının köşesinden bile geçirmezlerdi. Bu kentte yaşayanlar, havanın nasıl olsa yağmurlu olacagını bildiklerinden, ne ışığa bakarlardı ne seslere kulak verirlerdi. Doğdukları günden bu yana, bunların hiçbiri değişmemişti ki..
Bu kentin insanları, hava konusunda ne umut bilirlerdi, ne umut kırıklığı; ne sinemadan, tiyatrodan kahveden konserden çıkıp şakır şakır yağmurla karşılaşır, şemsiyelerini yanlarına almadıkları için saçak altlarında bekler ya da koşa koşa giderlerdi gidecekleri yere; ne de, Pazar günü hava güzel olursa denize, maça kıra gideriz diye düşünürlerdi. Böyle bir şey beklemezlerdi ki..
Bu kentin insanları, yağmura tutulma korkusunu nedir bilmez, havanın açmasını beklemezlerdi ya, içlerinden yalnız bir tanesi onlara benzemezdi. Bu adam, penceren gökyüzüne bakan bu adam.. Bu adamın kimi kimsesi yoktu. Kentin işi kesimindeki koca koca yapılardan birindeydi iş yeri; oraya gider, gelir, evine kimseyi çağırmazdı. Gelmeyeceklerini bilirdi çünkü. Kendi de eşinin dostunun evine gitmezdi pek, üst üste çağırılmadıkça. Sessiz bir adamdı bu. Kimseye kötülüğü dokunmamıştı, kimseyi kırmamıştı şimdiye dek. Bir tek kusuru vardı. Eşi dostu da bu yüzden yalnız bu yüzden tedirgin olurdu.
Bu kentten çıkıp dünyayı gezmemişti gezmesine, başka gökyüzüleri görmemişti ama güneş üzerine söylenenleri dinlemiş okumuştu. Susar susar, ‘’yarın sabah..’’ diye söze başlayacak olurdur; yanındakiler de ‘’ya ya..’’ deyip kaçarlar hemen yanından. Bilirlerdi çünkü aslında ne geleceğini. Hoş, bu yüzden, adam çoğu zaman sözünü bitirmezdi bile ‘’yarın sabah, gökyüzünde hani, güneşi görecek olursanız ne yaparsınız?’’ deyip diyeceği de bu kadardı yani. Diyecek zaman bıraksalar…
Tutturmuştu işte. Güneş çıkıverecek, kendini gösteriverecek olsa, diye.. Oysa hep bildikleri şeydi. Güneşin çıkması yağmurun durmadı, bulutların açılması demekti; doğdukları günden bu yana bildikleri gökyüzünün değişmesi, şemsiyelerin kapanması, kurutma odalarının kullanılmaması, daha kötüsü, umutla umut kırıklığının içlerinde baş göstermesi demekti. Olacak şey miydi bütün bunlar?
Bu tedirgin edici takınağı, saplantısı olmasa, adamın arkadaşları, ona daha bir yakınlık gösterecekleri ya, şimdi söylecek o ‘’yarın sabah..’’ sözlerini, birazdan söyleyecek, diye keyifleri kaçardı.
Adam evine gelir, yıkanır, dişinin fırçalar, yatağına yatardı; kitap okurdu, cigara içerdi. Uyuyakalırdı sonra.
Ama o alışagelmiş bozumsu kurşun rengi ya da kurşunumsu bozumsu renk, ışık olup, odasına dolup, sabahın eriştiğini kendisine haber verince..
Kendini tutamaz, çılgınlık olduğunu bile bile, yatağından kalkar pencereye gelir, yağmurda çizik çizik olmuş camın ardından gökyüzüne bakar.
Dışarıdan bakan birinin dalgalı dalgalı göreceği yüzünde, merak izi bile bulamayacağı, umut izi bile sezemeyeceği yüzünde, salt gözleri sanlıdır sanki adamın. Gökyüzüne bakar. Bugün belki güneş açmıştır diye, çıkacaktır diye. Bugün olmazsa yarını var bunun daha öbür günü var. ama pencereninin önüne geldiğinde, kesinlikler bildiği şu oluyor: güneş bugün de çıkmayacak, görünmeyecektir.
Oysa daha yatağındayken, ışığın değiştiğini farkına varmadıkça, pencereye gittiğinde güneşi görebileceğini nasıl aklına getirir bu adam? Daha önce de söyledik. Tuhaflıkları, gariplikleri var bu kişiceğinizin.. Umudu yüzüne bile çaktırmadan, biraz da alıkça gönlünde besleyip duruyor..
Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi
Metis Yayınları, Özgür Metin
Syf: 82-85
Heim
Haziran 19, 2009

Her kadında yalnız seni aradım, kiminde saçların vardı, kiminde tenin, kiminde kahkahanın bir parçası. Bütün yazdıklarım bir davetti, bir arayışdı. Sana açılan bir kucaktı, her kitabım. Ders verirken senin için konuşuyordum. Seni seviyorum dediğim her kadında sevdiğim sendin. Ve yoktun ortada. Sana cehennemim ve cennetim dediğim zaman, Dantem benim, diye cevap vermiştin. Beatriçem, Dante’yi Beatrice yarattı. “Komedya” bir şükranın, bir hayranlığın, bir vecdin kasidesi. Çok yorgunum, Beatriçem benim. Asırlara değil, sana seslenmek istiyorum. Şöhretten, ebediyetten bana ne? İstiyorum ki, bütün yazdıklarımı ve bütün yazacaklarımı yalnız sen okuyasın. Ben, bütün ilhamlarım, bütün rüyalarım, bütün vecitlerimle yalnız seni terennüm etmek, şarkılarımı yalnız senin için söylemek istiyorum. Seni tanıdıktan sonra bütün insanlar küçük geliyor bana. Bütün sesleri çirkin buluyorum. Bütün kadınlar tenekeden, tahtadan, topraktanmış gibi geliyor. Dört gün, dört gecede insanlığın Âdem’le başlayan macerasını yaşadım. Sende bütün kadınlar vardı. Havva’ydın, Meryem’din, Messalina’ydın. Ve sesin Hint ormanları gibi cıvıltılarla doluydu. Yılları aşınmış libaslar gibi attım üzerimden. 18 yaşındaydım. 18 yaşındaydın. Zamana “geçme dur” diye haykırdım ve zaman saygıyla kapımızda durdu: dört gün dört gecede 4000 gün, 4000 gece yaşadık. Acıları ile, kıvranışları ile, ürpertileri ile, zilletleri ile 4000 gün, 4000 gece. Dün akşam sesin, batan bir gemiden geliyordu: S.O.S., S.O.S.. Ve bir alev gibi doluyordu içime. Ölümün daveti gibi ürpertici idi. Ürpertici ve lezzetli. Sirenlerin cazibesini, seni tanıdıktan sonra anladım. Karanlıklarda gel, diyordun, kimseye görünmeden gel. Neden? Ben İhtiyar Will gibi düşünmüyorum. Sevgim günahım değil, gururum. Lamiam, sesin yaralı bir ceylanınkine benzemesin. Ümitle, güvenle kıvılcımlaşsın.3 Lilliputlar Güliver’i zincirlemişler. Ve Samson’un saçlarını kesmiş seneler. Güliver o zincirleri bir silkinişte parçaladı. Ve Samson, kollarının eskisinden daha kuvvetli olduğunu hissediyor. Kuşkularından soyun, acılarını yen ve bekle. Ölelim, diyorsun. Yaşayamazsak ölelim. Kendini bırakma ümitsizliğe, sen benim kuvvetim, sen beni hayata bağlayan neşe. Sana kavuşmak için, senden ayrılmak zorundayım. Çalışmalıyım. Beraber olmak için paraya ihtiyacımız var. Kaderin aşkdan intikamı bu. İçimde zaptedilmez bir öfke şahlanıyor. Daha kendime gelemedim. Sarhoşum. Sana güveniyorum, seninim, ümitle, ihtirasla, iştiyakla seninim.
Not: Saçının her telinden sorumlusun, her tebessümünden, her ıstırabından sorumlusun. Genç ve güzelsin, genç ve güzel kal. Ben de senin için neşeli olmağa, senin için kuvvetli olmağa çalışıyorum. Sana layık olmak istiyorum. Sana layık kalmak istiyorum. Bütünü ile senin.
Cemil Meriç, Jurnal
Gün Basımevi, Özgür Metin
Memories
Haziran 2, 2009

Çantamı elimden bıraktığımı, başkalarının yanında açık tuttuğumu anım- sayamadım; uzun uzun düşündüğüm halde. Oysa işte, içinden -umduğum, beklediğim, gerekli gördüğüm üzere- bilmediğim birtakım kâğıtlar çıktı. Katlı. Aklıkları ile yabancı… Çantadan çıkarmadan açtım katlı kâğıtları. Biraz da çekinerek kaydırdım bir tanesini, “nemaya, tiyatroya gitmeyin. 24 saat içerisinde Sevinç gelebilir.” Anlamı belli gibi. Mi?
Beni Yargılamalar Bakanlığının o küçücük, daracık sicil odasına götüren kadının adı Sevinç miydi acaba? Böyle bir rastlantı niye düşünülmesin? Dar, tozlu sicil odaları dünyanın her yerinde biribirine benzemekte olsa gerek. Kitaplar, filmler bu konuda bizi gereğince, yeterince aydınlatmadı mı? Bu aydınlanmaya eriştiğimiz için olacak, koyun otarır gibi masa başlarına oturtulan adamların sayısı artırılır, kımıldamamaları için masaların arası daraltılır, giderleri kısmak için her masada karşılıklı ikişer kişi çalıştırılırken, sicil odaları da kendiliğinden küçülüp havasızlaştıkça, verimi artırmanın bu biricik yolu bizde de uygulanıyor diye seviniyoruz. Bizi ürkütmesi gereken ne varsa, iyi bir şeyin belirtisiymiş gibi davranıyoruz; sevinmeğe bakıyoruz böyle bir iyilik karşısında. Böyle bir sevinç olanağı bulmuşken korku içinde yaşamak, yeğlenecek şey değil. Adı belki de Sevinç olan o kadın, bu sabah beni gelip evimden aldı, kendisiyle bir yere gitmem gerektiğini söyledi. Korkmamağa çalıştım, “gitmem” demeği düşünmedim bile. “Siz kimsiniz” diye sormak, ancak kapının önünde beklettiği araba yola çıkıp iyice hızlandıktan sonra usuma gelebildi. “Kim olduğum önemli değil,” dedi, “bir ulağım ben.” Gecenin işçileri gündüz saatlerinden tedirgin olurlar. Günün gerisinde duran karanlık onların gözünde saltık bir mutluluktur. Mut ülkesi, onlar için, masalsı bir geçmiştedir; kendilerini sarıp sarmalamış, kuşatıp beslemiştir bir zamanlar bu güneş sızmaz bahçe. Ortalık ağarır gibi olduğu an ellerinden –bir daha ulaşamamacasına kaçırmış oldukları bir dingin karanlığın anısıdır, usanmak bilmeden taşıdıkları. Koşturulmuş atların, boyun eğdirilmiş düşmanların, ancak kanla yıkanıp silinebilmiş öfkelerin, evreni kucaklamış sınırsız benliklerin düşü alabildiğine yaşar bu dinginlik, bu alacakaranlık içinde. Başka hiçbir şeyi yaşatmamacasına. Gecenin bir yerinde, bir düşün loş sularına dalıp yüzmeğe başladıklarında kendilerini taşıyan ellerin üzerinde, bir çocukluk evine dönenler gibidir, gecenin işçileri… O evin penceresinden bakınca, bildikleri, anımsadıkları şehrin yerinde uçsuz bucaksız uzanan bir ettopraklıkla karşılaşanlar gibidirler.
Bilge Karasu, Gece
Özgür Metin, İletişim Yayınları
Green – grass
Mayıs 4, 2009

6 Mart
Bu kıskanç korku gelinceye kadar, yaptıklarım bakımından değilse de, aklımdan geçenler bakımından aşağılık bir hayat yaşadım. Büyük ve güzel şeyler yerine, aşağılık şeyler düşündüm. Şimdi de durum düzelmiş değil; hiçbir şey düşünemiyorum. Çok bayağı bir olay. Neresinden tutulursa insanın elinde kalıyor: dağınık ve çürük bir örgü. Evet, haklıydı akrabalar. Ben, normal olmadığım için anormal olan bir çocuktum. Allah beni kahretsin ve ediyor da. Montaigne, kötü davranışlardan, istemediğiniz için kaçının, diyor, bece- remediğiniz için değil. Beni ne güzel açıklıyor. Ben de diyorum ki, Sayın Montaigne ve sizin gibiler! Canınız cehenneme. Sizin haklı olmanız bana hiçbir şey kazandırmıyor. Köşemde kıvrılıp ölüyorum işte. Siz de sevimli akrabalarım kadar yabancısınız bana. Adı Marki bilmem ne de olsa.. Tabii, siz gurur duyuyorsunuz düşüncelerinizden. Diyorsunuz ki, Selim Işık diye bir mesele olmamıştır. Olmayan bir mesele için, düşünce tarihinin insanı yücelten gelişimini bozamayız. Siz, kendini şövalye sanan Don Kişot gibi ilginç de değildiniz üstelik. Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyiniz. Düşünecek meselelerimiz var. Her gün yüz binlerce insan ölüyor. Ancak, ilginç olaylarla uğraşabiliriz. Next please!
İyileşmek istemiyorum. Artık bu kadarını ümit etmiyorum. Göğsümde sıkışıp kalmış korkuyu atabilsem yeter bana. O zaman aklım ve bedenim, istediğim gibi uyuşmuş olacak: beni yıpratan bu çelişme sona erecek.
(…)
Bütün günümü bu düşünceler içerisinde geçiriyorum; gece için yine bir hazırlık yapmadım. Oysa, gecenin geçmek bilmeyeceğini seziyorum. Bu satırları sabaha karşı üçte yazıyorum. Saat bire kadar annemi karşımda oturttum. Nefes alamıyordum; koltukta iki büklüm oturuyordum. Annem karşımdaydı. Bir kelime söylemeye korkuyordu. Ben de konuşmuyordum. Enerjiden tasarruf ediyoruz ya. Birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca annemle o kadar az konuştuk ki. Şimdi nereden başlayabilirim. Beni kötü yetiştirmekle suçlayamam ya onu böyle bir durumda. Ne desem fark etmez: yorum yapmadan beni dinler sadece. Olmaz. Bir insanla karşılıklı konuşacak gücüm yok. Bir insan, bir karşılık bekler sizden. Konuşurken ve dinlerken hissedersiniz bunu. Güçlü kuvvetli olduğunuz zaman önemsemezsiniz. Günseli de bana bunu hissettiriyor. Bana yararlı olmak istiyor, oysa beni yoruyor. İlgileniyor, demek ki ilgi bekliyor. Hiç olmazsa ilgilendiğinin farkedilmesini bekliyor. Annem öyle değildir. Kendini karıştırmadan benimle birlikte olmasını bilir. Hem de kitaplarda okumadan: bir yerde duymadan, içinden öyle geliyor. Bütün anneler böyle değildir. Gidip yatmasını söylüyorum: itiraz etmeden gidiyor. Karşımda oturduğu zaman düşüncelerimi hafifletiyor. İşim bitince gönderiyorum. Biraz iyileştiğimi görünce, bana yaptığın iyiliğin karşılığı olarak onunla ilgilenmemi bekleyebilir, değil mi? Hayır. Seviniyor sadece.
Uyuyamıyorum. Uykuda değişeceğimden korkuyorum. Oswald gibi uyanmaktan korkuyorum. Kendimi yormamaya çalışarak bekliyorum yatakta. Oysa, asıl bu bekleyiş yoruyor beni. Terlemeye başladım. Şaşılacak derecede zayıfladım bu terlemeler yüzünden. Önce ellerim, sonra ayaklarım terliyor, sonra bacaklarım, sırtım. Ateşim biraz düşüyor bu terlemelerin sonunda. Tekrar ateşime bakmaya başladım. Yarım saatte bir derece koyuyorum. Annem, bazen dereceyi saklıyor. Terleme geçince yataktan kalkıyorum, çamaşır değiştiriyorum ve evde dolaşmaya başlıyorum. Annemin uyumadığını, yatakta endişe ile beni izlediğini seziyorum. Bazen dayanamıyor, çekingen bir sesle, nasıl olduğumu soruyor. Ona, en aksi bir sesle, anlaşılmaz ve homurtulu bir karşılık veriyorum. Koltukla uyukluyorum çoğu zaman. Ankara’daki evi görüyorum rüyamda. Ev büyüyor, büyüyor, insanlarla dolup taşıyor. Tanıdığım bütün insanlar sığıyor evin içine. Gözlerimle, en önemsiz köşelerine kadar dolaşıyorum evi: annemle babamın pirinç topuzlu karyolasını, tahta kenarlı koltuklarını görüyorum. İstanbul’a taşınırken hepsi satılmıştı. Kafamın içini temizlemek mümkün değil demek ki.
Oğuz Atay, Tutunamayanlar
Roman, S. 612- 615
İletişim Yayınları
Yapıntı
Nisan 9, 2009

1. Elime kalem veriyorlar. “Doğrudur, öyle oldu’’diyerek imzalamamı istiyorlar. Elimi çekinerek, ürkerek, çekiyorum. “yazmam yok benim.” diyorum. Gülüyorlar. Elimi eziyorlar.
2. Akbabalar konup kalkıyor sabah sisinin içinde. Tatlımsı, dayanılmaz bir koku içimde, dışımda. Parçalanmış gövdeler, yer yer hala taze gibi duran kanlar görüyorum çevremde. Sis kıpırdadıkça, uzakta bir karartı. Koruluk orada olsa gerek. Kalkmam, doğrubilmem, dizlerimin üzerinde durabilmem, satler sürüyor. Sağ yanımda bir yerler zonkluyor.
3. Koruluğun önündeyken bir şey çarpıp sarsıyor beni, düşüyorum. Başımda biri, ‘’bilemedim kardeşim,’’diyerek dövünüyor. ‘’Zaten ölmüş değil miydim?’’ demek istiyorum ama işitmiyor galiba. Üzerime kapanıyor.
4. Sisin içinden birtakım kitap resimleri, nakışları silik, renkleri soluk birtakım belirtiler çıkar gibi oluyor, bir an tanır gibiyim bu gördüklerimi, ama soluk almamla birlikte sis örtüyor her yeri yeniden. Birini tanımadığım halde hep bilir gibiyim; benim o adam. Ama ötekilerin yeri, kılığı, kılığının rengi değişip duruken, ben, o adam, sanki hep şimdiki halim. Yalnız üstüm başım yırtık, kirli, kanlı değil.
5. Bir amcam vardı, dostlarım, düşman olduklarım Bana düşman olduklarını söyledikleri, bana dostlarım olduklarını söyleyen.. Karım vardı, bir yerlerde.. Bir çocuk, bir oğul, bir oğlum da vardı galiba. Uzakta, belki pek yakında da.. Sevdiğim biri vardı.. Sanki.. Kimdi o? Nerede şimdi? Ben neredeyim? Bu yabancılar, dostlarım mıydı?
6. Güzel konuşurdu o adamlar. Hiçbirinin yanında kalamadım galiba. Yola düşerken umduğum, bir durak ötede bulacağımı sandığım, ne kadar daha güzeldi her şeyden!
7. Öldürülme’yi beklemek..
8. Odama, ilancıların şimdi çok kullandığı, istedğim zaman değiştirebileceğim, bir şehir fotoğrafları düzeneği kurdurdum. Çalışma masamdan başka bir şey bırakmadım odamda. Masa, koltuk, çöp sepeti. Bir zamanlar bu döner koltuk en büyük lüksümdü. Şimdi güzel aydınlatılmış üç büyük şehrin içinde oturup penceremden bu şehirleri gördüğümü düşlüyorum. Paris, Roma, Berlin..
9. Bir güb düğmeye basacağım. Bütün üçgen prizmalar dönecek, ama ne üç şehirden birinin içinde olacağım ne de karma şahirlerimden birinde. Prizmaların hepsi döndüğü halde, hiç bilmediğim, hiç görmediğim bir şehir çıkacak karşıma. Kimsenin de tanımadığı bir şehir olacak bu.
10. Aramaya çıkmacağım. Önce kitaplarda, sonra dünyada. Bir sabah, bir eski koşlanın, bir özelgenin, bir yanını duvarıyla sınırladığı bir sokakta bir aynacının dükkanındaki aynalara bakarken kendi kendini görüp güleceğim. Arkama bakmama gerektiğini bildiğim halde bakacağım. Bir adam gülerek, tabancasını kaldıracak, ateş edip alnımdan vuracak beni.
11. ‘’Yarın Paris’e gidiyorum. Haber vereyim dedim.’’ diye edilen telefon, ondan son işittiğim sözler oldu.
12. Mümtaz bey, bir akşam, çok eski bir geleneği sürdürdüklerini düşündüğü orta yaşlı Türkologlarla genç öğrencilerinin rakılı, taşlamalıi nazireli bir toplantıda ne kadar eğlendiklerine bakıp, uzun uzun düşünecektir.
13. Ölmekte olan biri karşısından, yapmamız gerekenleri düşünmek.. ‘Uyarı’ karşısında bitim’i düşünmek. Ölmekte olan artık başka yerdedir ama onu anlayamayız. İşini bitirmiş gibi görürüz onu. Tasarılarını bilemeyiz çoğu zaman. Sıra bize ne zaman gelecek? Bilemediğimizi için somut bir teleşa düşeriz. Ben ‘her şey elimden kaçıyor’ ile ‘yapmam gerek’ler arasında gitgide daha çok bocalamıyor muyum?
14. Bir yaşamı, hiçbir kıpırtısının yimesine gönlü razı olmadan geçirmek.. Yani her şeyi kayda geçirmek; birilerinin, günü geldiğinde -gelirse- bu kırıntıları bulup başkalarına da göstereceğini umarak.. Ya da herkesin yaşamı, her şeyin ‘yaşamı’ gibi bizimkinin de, olsa olsa, bir ‘süreklilik’ izlediği dışında başkaları için pek sınırlı bir anlam taşıyabileceğini bilerek en önemli bulduğunu ortaya koymağa, tuturmaya çalışmak. Bildiği, yapabildiğini bildiği şeyler yetinmek.
15. Başkalarında eleştirdiklerimiz, kimi zaman da, kendimizde eleştirecek kadar bilincine varmadığımız kendi özelliklerimiz değil midir?
16. ‘Bir sabah uyandığımda,’’ diye anlatmıştı bir gün, ‘’dünyada yapayalnız kalmışım gibi bir duygu içinde buldum kendimi. Hoş gibiydi bi yandan. Öte yanıyla ise ürkünç.”
17. Bir sabah kalktığımda, yağmur yağıyordu. Kar artıkları vardı setteki evin duvarın dibinde. Birden, insanların, bana haber vermeden, beni çapırmadan çekilip gittiği, topluca bu şehri bıraktığı duygusuna kapıldım. Çoğu arabalarını bırakmıştı. Başka araçlara binip gitmiş olsalar gerekti. Eşya taşıma şirketinin koca kamyonu mavi kapalılığyla başka mahalleye göçecek birinin kapısı önünde kalakalmıştı. Yalnızdım bu koca mahallede. Çıt çıkmadığı için de şehrin öbür taraflarında birileri var mı yok mu karar veremiyorudm. Sonra kedim pencerenin kenarına oturdu. Ben varken onda herhangi bir yalnızlık duygusu oluşmazdı. Benim için de o var yalnız. Çok sonra, uzaklarda bir araba gürültüsü.. Sona kalan mı gidiyordu?
18. Okulda, elmalarla armutları toplayamayacağımızı öğretmişlerdi. Ama yazarla yazarı karşılaştırmağı da okulda öğrettiler. Balıkların hepsini aynı biçimde pişiremeyeceğimizi ise hiç öğretmediler.
19. ‘’Her şey her şeyin, her ad her adın yerini tutabilir’’ çılgınlığı içindeyiz.
20. ‘’Birtakım kurallara uyarak yaşamak çok güzel de, yaşamın yerini kurallara bırakmak, sık işlenmiş bir cinayettir, tarihe bakarsak..’’ demişti bir gün..
21. Her kitabın kendileri için yazıldığını sanan, ısmarladığı halde kendi istediği gibi oılmayan bir malla karşılaşmış şımarık bir adamın sinirlenişini, kırgınlığını gösteren insanlar..
22. Anlaşılan hep kendine uygun düşecek bir ölüm aramış durmuş.
23. Baharın leylak kokusu demek olduğunu unutmuşum. Yüzüme çarpma esintiyle kaç yıllık bir uykudan uyandım ki?
24. Tasarladıklarını gerçekleştirdiklerini söyleyenler düş gücü kıt kişiler olsa gerek. Nesneyle, özdekle karşı karşıya gelmek serüvenini yaşayamıyorlar ya da daha kötüsü, yaşadıklarının farkına varamıyorlar.
25. Arkasında şehri gördüğü zaman kendi yüzü de, bildiğini sandığı yüzü de değişebilir şimdi. ‘gerçek yüzüm mü bu? Yoksa aradığını sonunda bulmuş bir insanın yüzü mü? Sınıyorum, aynadaki benim, evet ama yüz?.. Ölüm burada bulmalı beni herhalde..’’
26. Şehir dekorlarının kımıltısızlığına karşılık, arada bir kımıltı- gürültü- kalabalık, kendini bir film seyrede sanmak: olmayanın yaşanışı.
27. Sevgi, dostluk, arkadaşlık, aşk, adını nasıl koyarsak koyalım, onu bir başka insanlar bir birlik kuruntusuna, düşüne, duygusuna götüren duygu, karşısındakini hep ‘güzelleştirdiği’ için, eşini dostunu, sevgililerini istediği gibi görmekten kurtulması hep bir süre gerektirmiştir diye düşündümdü uzun bir süre. Yanıldığımı anladım bu son zamanlarda. Onları görmüyor değildi. Ama gördüğünü bekletiyordu bu kıyıda. Bu bekletikklerinin sabrını taşırdığı bir gün, onların ‘hata’larının geçici değil yapılrının gereği olduğunu anladığı, daha doğrusu kabul ettiği gün, biriktirdiklerini söylemeye, belli etmeğe başlıyordu. ‘’sabrım yanlış bir tutum,” dedi bir gün, “Yeni anladım. Ama bu huyumdan vazgeçemedim bir türlü. Belki bir bağlılık açlığı demek doğru olur bu tutuma. Soğumak dediğimizde bir tuhaflık yok. Ama bu bağlılık sürecinin yaşanması yerine, düşle düş kırıklığı arasında sürdürülmesi tuhaf, ya da yersiz. Sırası geldiğinde eleştirimi dile getirmeği çok denedim. Eleştirimin dile gelişi, gene de umut kırıklığı sesiyle oluyordu. Asıl yanlış oydu belki. Karşımdakiler bunu kendilerine yönelteilen bir eleştiri olarak değil, benim huysuzluğum olarak dinlediler. Beceremedim. Bir aksaklık karşısında kendi kendini tartmak, pek çok insana en son akla gelecek şey gibi görünüyor.” Kendi ne kadar anlayabiliyordu? Herhangi birimiz, temel haklılığımız bellediğimizalanın dışında kendimizi ne kadar tanırız ki?
28. “Her şeyini”, “bilgi”sini, “öğrendikleri”ni yalnız kendi çabasına borçlu olduğuna inanan kimseler.. Özellkle dehasına fazlaca inananlar birgün, adlı-adsız, dost-düşman, ‘kafadengi’’-ayrıksı nice kişiye ne kadar çok şey borçlu olduklarını anlarlar mı?
29. Başkalarından bir şey öğrenmediğine inanırken, bir kitaptan, birinin bir yazsında rastladığı yol gösterici, ilginç, heycanlandırıcı, yenilik dediği, aykırılık dediği şeyi, başkalarının elinden devraldığını unutanlar..
30. İki şeye taktı son yıllarda: Kendini beğenmediği, kendini kötü gördüğü için kendi gibileri durmadan çekiştiren, yerden yere kendi çevresinin, kendi kültürünün sorunlarını görüp irdeleyecek, gerekirse onlara bir ad, bir san verecek yerde başka kültürlerde ya da moda merkezlerinde oluşturulan düşüncelere, terimlere-kavramlara, Türkiye’nin yaşayan yaşamı uydurmağa çalışan, o kavramlara Türkiye’de bir içerik kazandırmağa uğraşanlar.. Gerçekte kendine bakmasını, kendiyle baışık olmağı istemeyen, sevmeyen, becremeyenler.. Kendini çok beğenir görünmeğe çalışan duygu ya da düşünce sakatlarına..
31. Bir karışım, bir adalar çoğrafyası gibi insanlar tanıdım. Hepimizin yaşamında çelişkiler var. Olması gerekiyor da belki. Ama bir adada varolmayana bir kuralın, hemen komşu adada her şeyi ezmesi- biraz fazla olmuyor mu?
32. Biliyorsun. F.ciğim, önce başkaları gibi olduğumuzu öğrenmemiz gerekir. Daha sonra başkalarına ne kadar benzediğimizi, daha sonra da başkalarına benzeyip benzemediğimizi merak ederiz. Sonunda neden sonra, kendimizi- başkasına benzesek de benzemesek de – kabul etmeyi öğreniriz.
33. Bütün bir ömrün gelip geçen küçüklerinden daha büyük bir son kıyameti bekleyerek geçirilmiş olması ne acı.
34. Kendini pazarlama becerisinden yoksun olanın garip durumu. Alçakgönüllü olmanın anlamının bile yitip gitmesi..
35. Önce insan sonra hayvan, ürün, nesne, kurban eden için bir öteki. Öteki üzerine, ötekinin canı üzerine bir kullanma hakkını böyle kolayca kendinde görebilmek. Kefaret/şükran, kendimizde bu hakkı görme kolaylığı nasıl bir güç-iktidar temeline dayanır ki? Kendimizin bir parçasını verir gibiyiz. Ne tuhaf. Üstelik bir inanca, bir kültüre de özgü kalmıyor; genel tutum(?)
36. Ötekinin bize aykırı gelen bir yanına takılıp onunla uğraşmaktan vazgeçtiğimiz zaman onun o yanını kendi özelliği olarak görüp öğreniriz. Dolayısıyla bize aykırılığını tanırız, onun ayrılığını biliriz, kabul etmek zorunda kalırız.
37. Herkes kendi yapacağını yapar. Kimse kimseye ne yapacağını söylemeye kalkmasın. Bütün yaşamlar bir araya gelince bizim bilebilceğimiz dünya olur.
38. Sanat o zaman, her şeyden önce bir tutum işiydi. Bir yenilik işiydi. Çerden çöpten de olsa çıkardı.
39. Anılar ne işe yarar?
Bilge Karasu – Öteki Metinler
Özgür Metin – Metis Yayınları
cherbourg
Nisan 4, 2009

Hans sesini çıkarmadı. Ne acayip bir çocuktu şu Heilner! Romantik biri, bir şair! Şimdiye kadar 0′nun davranışlarına şaşımaktan kendini alamamıştı. Herkesin de gördüğü gibi, kendini vererek ders çalıştığı pek yoktu Heilner’in, öyleyken çok şey biliyor, sorulan sorulara akıllıca cevaplar veriyor ama yine de kafasındaki bilgileri küçümsüyor du. Alaylı alaylı konuşmasını sürdürerek: “Örneğin, sanki Odysseia bir yemek kitabıymış gibi okuyoruz Homeros’u,” diye ekledi Heilner. “Koca bir derste topu topu iki dize; ardından geviş getirir gibi kelime kelime tekrarlıyoruz bunları, inceliyor irdeliyoruz, sonunda tiksinti geliyor insana, kusacak gibi oluyor. Ders bitince de her zaman şu sözleri işitiyorsun: ‘Görüyorsunuz, şair nasıl bir incelikle kullanmış’ ya da ‘işte yine sanatsal yaratma eylemindeki gize bir göz atmış bulunuyorsunuz.’ Edatlara, takılara ve geniş zaman kipine bir garnitür gibi değiniliyor yalnızca, bunların seline kapılıp boğulmaktan kaçınılıyor âdeta. Homeros, böyle okunacağına hiç okunmasın daha iyi. Hem bu eski Yunanca şeylerden bize ne ki? Aramızdan biri çıkıp da bir Yunanlı gibi yaşayayım dese, okuldan hemen kapı dışarı edilir. Oysa kaldığımız odanın ismi Hellas. İnsanla alay etmek değil de nedir bu! Odamıza ne diye ‘kâğıt sepeti’ denmemiş sanki ya da ‘köle kafesi’, olmadı ’silindir şapka’? Bütün bu klasik isimlerin hepsi dalavere.”
Heilner, bu sözlerin ardından bir tükürük attı havaya.
Hans, “Bak ne diyeceğim, daha önce de şiir yazmış miydin?” diye sordu.
“Evet, yazdım.”
“Ne hakkında peki?”
“Burası, göl ve sonbahar hakkında.”
“Yazdıklarını gösterir misin bana?”
“Olmaz, bitmedi henüz.”
“Bitince?”
“Eh, o zaman gösteririm.”
Hermann Hesse, Unterm Rad
Roman, Can Yayınları
your halo slipping down to choke you
Mart 19, 2009

İnsan kene gibi yapışmış kentine.
Sahipsiz kentimizin yapı direklerine ve isteklerine
Görünüşte beton yiyen beton salgılar
Nikel döküyor kundaktaki çocuklar.
Daha hızlı gidemez miyiz diye bağırıyor ihtiyarlar.
Ölüm niçin bu kadar korkunçlaşıyor her şeyimiz var
Ve tahtalar
Otomobil ve gemiler var
Her şey ve her şey yer yuvarlağının
Devrile devrile geldiği noktada
Hıncahınç stadda insanlar ellerini
Nereye atsalar belatları
Ceplerinden yeleklerinin diplerinden
Soluk aldıkça genleşen etlerinden
İnsanlar başka başka insanlar ve insanlar ürüyordu
Zahmetsiz ve maça ve haydi maça maça
Bir yara kurdu sarsılmasıyla sarılıp
Birbirinin burunlarında ağızlarında
Beyin cılklarında kaynaşıyorlarken.
Emanetler zincirinden haberim yoktu ey ay ışığı
Sen de mi canlandın ölü hücrelerin
Sessiz varlıkların duvarı
Sezilmeden taşınan binlerce yük altında
Ve ezilmez görünüşlü
Dinç ve saatlerinden emin
Ve dünyayla dolularken
Bakın birden
Duvarlar yıkılmazdanken
Ve tümüyle bir sanem yakapaçası insan kapılmacalığı
Ünlüyorken
Kent mabetleri
Çevreklere çekiyorken
Ve yapılar.
Kustuklarının ağızlarına döneceğinden emin
Beton sağır ve tahtalar yalnız çok derinde
Yaklaşanı gıcırdıyorken..
Cahit Zarifoğlu, Menziller
Şiir, Akabe Yayınevi
i’ve done every trick in the book
Mart 11, 2009

“Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım. Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. Her gün bir kez “neredeyim” diye sordum kendime. Her gün bir kuzey kışı indi içime. Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım. bir kez öfkelendim, her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın. Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm. Belki de her şey. Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda. Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım. Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımı düşündüm. Güvercinleri yolculadım. Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm. Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana dizdim. Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü. Gördüğüm her “cümle” bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. Her gün bir taş parçası söktüm içimden. Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım. Her gün, gün bitiyor gece bitmiyor dedim. Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm. Ayrılık günlerini sonradan niçin bir sisli perde gibi hatırlarız diye sordum. Öfkeni unutma dedim kendime her gün, unutursan düşersin dedim. Her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdik durmaya ayırdım. Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim. Her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde. Her gün sana içimden bir kez “sevgilim” diye seslendim. Her gün sana bir kez “zalim” diye seslendim. Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim. Her gün “ah” ettim bir kere, bir kere o ahı geri aldım. Her gün “yol arkadaşım” dedim, kahırla kapladım sözlerimi. Her gün acını tattım. her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yer yüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan. Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. Karrrrrrrrrrraaaaaaaaaa.”
Birhan Keskin, Y’ol
Metis Kitabevi, Özgür Metin
aa nabokov mu okuyorsunuz?
Mart 10, 2009
”Şimdiye dek, şu ya da bu şekilde, intihar denememi öğrenmiş herkesten çok farklı bir tepki gösterdi Tony, üzüldü, gerçekten üzüldü. İçten, derin bir acıyla, gözleri hafifçe yaşararak ”bunu nasıl yapabildin?” diye mırıldandı. Beni ne yargılamaya ne çözümlemeye kalkışmış, ne de ironik bir uslüpla, denememin ne ölçüde gerçekçi olduğunu sorgulamıştı. Akılcı, mantıklı yaklaşımlardan, ucuz sevgi sözcükleri kadar iğrenirim; yeryüzü, zekalarından başka bir şeyi olmayan insanlarla yeterince dolu zaten. Biz entelektüellerin, hiçbir zaman gösteremeyeceği cesaretle bir intihar girişimiyle yüzleşebiliyordu. Psikanaliz, nevroz, varoluşçuluk gibi kavramlarla kafası bulanmamıştı ve aslında son derece basit bir şeyi, bir başkasının korkunç acısını hissedebiliyordu. Bir başka insan için üzülebiliyordu. İkiyüzlü, çok bilmişlerin dünyasında eşi bulunmaz bir duyarlılıktı onunki.
…
Saklanıyordum, çünkü saklanmam gereken bir şey vardı, ne olduğunu tam olarak bilmediğim dehşet verici bir şey. Ölüm değildi beni öylesine korkutan, uzun zamandır ölme az çok hazır sayılırım; ölümü defalarca kışkırttım bugüne dek… Ama bu korktuğum başka şeyler olmadığı anlamına gelmiyor. Ruhun karanlık vadilerinde gizlenmiş hayaletlerin sezilmesiydi bu belki de.”
Aslı Erdoğan, Kabuk Adam
Roman, Everest Yayınları
Kindertotenlieder
Şubat 18, 2009

İki genç arasındaki dostluk, her birinin ötekine göz koymasına neden olan benlik ve mülkiyet duygularının farkına dayanıyordu. Çünkü ruhun vücuda girmesi tekleşmeyi, tekleşme farklılaşmayı, farklılık kıyaslamayı, kıyaslama tedirginliği, tedirginlik şaşkınlığı, şaşkınlık hayranlığı doğurur; hayranlık da değiş tokuş etme ve birleşme isteğini yaratır. İşte “Etat vai tat” dedikleri budur. Bu kurallar, hayat çamurunun henüz yumuşak olduğu, benlik ve mülkiyet duygularının katılaşmamış bulunduğu gençlik çağı için çok yerindedir..
Sonsuz Ganj da birçok kola ayrılarak denize dökülüyordu. Bu ırmak, insanın yaşam suyundan içerek, içine dalıp çıktıktan sonra yeniden dünyaya gelmiş gibi olduğu, bütün lekeleri silen birçok tanınmış yıkanma yeri bulunan kıyıları ve kavşak yerlerini çevreler. Yeryüzündeki “Saman Yolu”na başka ırmakların da katıldığı ya da şu kar yuvasının kızı “Altın Sinek”le, “Camna” ırmağı gibi diğer ırmakların da kavuştuğu yerlerde, bulundukları adaklara göre saz ve lotuslar arasından gurursuzca suyun kucağına atılmak zorunda olmayanların gerekli biçimde sudan içip dökünmelerini sağlayacak biçemde yapılmış kutsal merdivenleri olanlar da vardı.
Şridaman: “Burası sanki açlık ve susuzluktan, yaşlılık ve ölümden, yazgı ve gözyaşından yedi kat uzak, diyordu. Burası olağanüstü dingin. İnsana, sanki yaşamın tedirgin girdabından kurtulup dingin merkezine göçüvermiş ve orada rahat soluk alacakmış gibi geliyor. Dinle, ne münzevi. Münzevi sözcüğünü kullanıyorum; çünkü; bizi kulak kabartmaya kışkırtan şey inzivanın sessizliğidir. Çünkü onun sayesinde kulak kabartarak bu sessizlikte tümüyle dingin olmayan şeyleri ve düşünde konuşan sessizliği, biz de düşteymiş gibi dinleriz..”
Şridaman gülmek zorunda kalarak, “Hayır”, dedi. “Nirvana’ya böyle demek kimsenin aklına gelmemiş olsa gerek. Ama sen, -zaten kendisinden ancak yadsımayla söz edilebilen Nirvana’dan- kendisi üzerine böyle bir şey ileri sürülemeyeceğini söyleyerek, yani yadsıma yoluyla bunu en gülünç bir biçimde ileri sürmüş oluyorsun. Sen çok kez öyle kurnazca şeylerden söz ediyorsun ki; yani, eğer doğru ama aynı zamanda gülünç olan şeylere kurnazca demek mümkünse. Ben bundan çok hoşlanıyorum; çünkü: bazan sanki hıçkırıyormuş gibi karnımın derisi titremeye başlıyor. Bu da gösteriyor ki; hazla elem arasında bir fark bulunabileceği halde, birisini onaylamak, ötekini yadsımak yalnızca kendi kendini aldatmaktır. Ama yaşamın coşkuları içinde en kolaylıkla onaylanacak ve kabul edilecek bir tür ağlama ve gülme paydası var. Bunun için etki kelimesi kullanılır; çünkü bu, karnımın titreyişlerini hıçkırığa benzeten şen bir acımayı anlatır ki; o da dokunaklılığından ileri gelir ve benim, kurnazlığından dolayı sana biraz da acımama neden olur.”
Nanda:
- Neden bana acıyorsun? diye sordu.
Şridaman:
- Çünkü sen aslında tam anlamıyla Samsara ve yaşamın, kendi içine kapattığı bir çocuğusun, yanıtını verdi. Sen, hiç de suların yüzüne doğru yükselerek tüveyçlerini göğe açan lotus gibi, o ağlama-gülme denizinin yüzüne çıkmak isteğini duyan ruhlardan değilsin. Çünkü sen, kararsızlık içinde birbirine dolaşan maskelerin ve biçimlerin kaynaştığı derinliklerde kendini gayet rahat hissediyorsun ve bu yüzden seni görmek de insana rahatlık veriyor. Ama şimdi ille Nirvana ile uğraşmayı, onun yadsıma kararı üzerine düşünmeyi aklına koymuşsun ve onun kulak kabartılmaya değmediğini insanı ağlatacak bir gülünçlükle ya da tam buraya uygun düşen bir terimle, böyle etkili bir biçimde ileri sürmen, insanı senin keyif verici keyfine acındırıyor.
Thomas Mann, Die Vertauschten Kopfe
Roman, Babil Yayınları
a dead crow
Şubat 6, 2009

“Yazmanın farklı bir biçimi olsaydı.. Ya da yazılacak başka bir şeyler olsaydı..” Sessiz kaldı ve sonra, “Biliyorsun,” diyerek devam etti, “Sözcükler bulmada oldukça ustayım -insanı bir iğnenin üstüne oturmuşcasına zıplatan sözcükler, çok yeni ve heyecan verici geliyorlar, ama aslında hipnopedik açıdan bilinen şeyler. Ancak bu yeterli görünmüyor. Sözcüklerin iyi olması yetmiyor; onları iyi bir amaç uğruna kullanmak gerekiyor.”
Ama fiziksel bir eksiklik, zihinsel bir aşırılık yaratabilirdi. Sanki süreç, tersine de işleyebiliyordu. Zihinsel aşırılık, kendi amaçları doğrultusunda, kasti bir yalnızlığın gönüllü körlük ve sağırlığını, yapay bir zevklerden el çekme ikti- darsızlığını doğurabiliyordu.
Elini savurdu ve sanki tüy gibi bir dokunuşla bir parça tozu silkelemiş gi- biydi, bu toz da Harappa uygarlığıydı, Keldanî şehri Ur’du; örümcek ağlarıydı, Teb’di ve Babil’di, Knosos’tu ve Miken’di. Silkele, silkele -hani Odysseus nerede kaldı, Eyüp nerede? Ya Jüpiter ve Gotama nerede? İsa’ya ne oldu? Silkele -ya o Atina ve Roma denen, Kudüs ve Orta Krallık denen antik pislik zerreleri- hepsi yok oldular. Silkele -İtalya’nın bulunduğu yer boşaldı. Silkele, katedralleri silkele; Kral Lear; ve Paskal’ın düşüncelerini silkele. Silkele, Tutku’yu silkele, Requiem’i silkele, Senfoni’yi silkele, silkele..
Dünya babalarla doluydu -o yüzden de mutsuzlukla doluydu; dünya annelerle doluydu -yani sadizmden namusa kadar uzanan binbir türlü sapıklıkla doluydu; erkek ve kız kardeşlerle, amcalarla ve halalarla doluydu -yani delilik ve intiharla doluydu. “Oysa Yeni Gine açıklarındaki bazı adalarda yaşayan Samoa yerlileri arasında…”
Makine işler, işler ve işlemeye devam etmelidir -sonsuza dek. Hareketsiz kalırsa ölüm demektir. Bir milyar insan yeryüzünün kabuğunu eşeleyip durdu. Çarklar dönmeye başladı. Yüzelli yıl içinde iki milyara ulaştılar. Tüm çarkları durdurun. Yüzelli haftada yine bir milyara düşerler; bin çarpı bin çarpı bin tane insan açlıktan ölür. Çarklar sürekli dönmeli, ama bakımsız dönemezler. Onlara bakacak adamlar gerekir, dingilleri üzerinde dönen çarklar misali sarsılmaz adamlar, aklı başında itaatkâr adamlar, mutlu ve istikrarlı adamlar..
Aldous Huxley, Brave New World
Roman, Ithaki Yayınları
kişioğlu
Aralık 20, 2008

Dışarda çiğnenmemiş kar, üstüne bastıkça gıcırdıyordu. Kitapçının köşesinden tenha caddeye dönerken içinde bir boşluk vardı. Saatine baktı: ona geliyordu. ”Nereye gideceğim? Keşke polis kuşkulanıp karakola götürseydi beni. Değişik bir gece olurdu. Belki onu da bulup getirirlerdi. Birlikte çıkardık. Sonra, sıkıntı. O bitti. Haşet’te kitap arayacağım. Niye koşuyorsun? Davete geç mi kaldınız? Her zaman geç kalanlar bulunur. Hindi dolması daha bitmemiştir. Bu gece insanların hindi yemesi gerekir. Bulamayanlar üzülür. Yılbaşı hindisi…ooo! Eğlenmek de zorunludur bu gece. Sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. Evlerde toplantılar vardır. “Neydi o yılbaşı donattığımız masa. Şu Mehmet bey ne şakacı adam. Kırdı geçirdi bizi.. Ama karısı.. Sorma kardeş.” Küçük kumarlarımız vardır. On kuruşluk tombalalar. Şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının ‘aman ayol, bu ne kötü şans böyle’ sözüne karşılık kim bilir kaç erkek “üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır” diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?” yanından geçen kadına döndü:
- Merhaba, dedi.
Der demez pişman oldu. Kadın durmuş ona bakıyordu. Sol elini cebinden çıkarıp kulağını kaşıdı. Kadın,
- Sizi tanımıyorum, dedi.
Buna verilecek karşılık belliydi: “Öyleyse tanışalım” deyip kadının koluna girmesi, “Ne soğuk. Sıcak bir yere girip bir şeyler içsek.” demesi gerekiyordu. Kolaylıklardı bunlar. Kadın bunları bekliyordu ondan. Oysa;
- Ben de, dedi.
Yusuf Atılgan, Aylak Adam
Yapı Kredi Yayınları, Roman
köyün insanları astılar onu
Kasım 23, 2008
Evin karanlık bir odasında yalnızbaşına oturmuş beni bekliyordu. Bir sandalyeye ilişmişti. Geniş sırtını, eğilmiş ve başını elleri arasına almış durumda gördüğümde yüreğim burkuldu, kanımın kızgın kızgın aktığını duyumsadım, öz kara kanım damarlarımda çılgınlar gibi koşuyor ve kulaklarımda uğulduyordu. Ayağa kalkıp omuzlarımdan tuttu beni. Dudakları patlamıştı, konuşmakta güçlük çekiyordu. Avutmak için sırtına vurmaya kalktığımda, elimi tuttu.
-Kırbaçladılar, dedi.
-Kim yaptı bunu sana?
-Balbo’nun adamları ile Moran’ın oğlu.
-Yine mi onlar!..
Elimde olmadan yumruklarımı sıktım. Buz gibi bir öfke yavaş yavaş benliğimi sarıyordu.
-Gebertelim mi şunu, tom?
-Hayır Lee, yapamayız. Yaşamın biter yoksa.. Senin bir şansın var.
-Sen benden daha üstünsün, Tom.
-Ellerime bak, Lee. Tırnaklarım bak. Saçlarıma, dudaklarıma bak.
Karayım ben Lee, bundan kaçamam. Ama, sen! sen kurtulmalısın..
…
-Evi yakmak istiyorum, Lee. Babam elleriyle yapmıştı onu. Şimdi sahip olduğumuz tüm nitelklerimizi ona borçluyuz. Renk olarak, neredeyse bir Beyazdı, Lee. Ama unutma, ırkını asla yadsımadı. Kardeşimiz öldü ve babamızın iki kara eliyle yaptığı bu eve sahip olamaya kimsenin hakkı olmaz.
Söyleyecek hiçbir sözüm yoktu. Denklerini yapmada Tom’a yardım ettim, tümünü Nash’ın tepesine yığdık. Çevreden oldukça yalıtılmış durumdaki ev, kentin varoşlarındaydı. Tom’u işini bitirmesi için bıraktım.. Birkaç dakika sonra mutfak tarafında kırmızı bir ışık belirmişti, birden büyüyüverdi. Patlayan bir benzin bidonunun sağır gürültüsü duyuldu ve ışık yan odanın penceresini sardı. Işık her yerde dansediyordu. Tom’un yüzü kırmızı ışıkta terden parlıyordu, iri iki gözyaşı damlası yanaklarından aşağıya doğru süzüldü..
Tom evi satabilrdi diye düşünüyordum; elde para olunca, Moran’ların başlarına dert açabilirdik, hatta üçünden birini haklayabilirdik, ama düşüncesini yerine getirmesine engel olmak istemiyordum. Ben kendi usulümce yürütüyordum işimi. Kafası hala şu iyicil önyargılarla ve tanrısal düşüncelerle doluydu. Fazla namusluydu Tom, yitişinin nedeni de bu olacaktı. Sanıyordu ki iyilik yapmakla iyilik elde edilir, oysa, böyle bir şey varsa bile, olsa olsa rastlantıdır. Önemli olan tek şey öç almaktır, hem de en katmerlisinden. Benden de ak tenli olan ufaklığı düşünüyordum. Anne Moran’ın babası ufaklığın kızıyla aşıkdaşlık ettiğini ve birlikte çıktıklarını duyduğunda katlanamamıştı. Ama, ufaklık bu kentten hiç çıkmamıştı. Oysa ben, on yıldan daha uzun bir süredir uzak kalmıştım buralardan ve aslımı bilmeyen insanlarla bir arada dura dura bize aşıladıkları aşağılık duygusundan kurulmuştum, yavaş yavaş, bir dürtü gibi, bu iğrenç aşağılık duygusu Tom’un patlak dudaklarından acıma sözler dökülmesine, Beyaz adamın ayak seslerini duyar duymaz, kardeşlerimizin dehşet içinde, böcekler gibi, kaçacak delik aramalarına yol açar; ama, biliyorum, kolaylaşır, çünkü kendinden olduklarını sandığı kişilerle çenesi gevşer ve kendine ihanet eder. Bill’e, Dick’le, Judy’yle onlara karşı puan kazanmış durumdayım. Ama, bunlara biraz önce bir Karaderiliyle yattıklarını söylemek beni fazla ileri götürmez. Lou ve Jean Asquith’le Moran’lara ve hepsine karşı rövanşımı almış olacağım. Bire karşı iki ve kardeşimi öldürdükleri gibi de öldüremeyecekler beni..
Boris Vian, Mezarlarınıza Tüküreceğim
İthaki Yayınları, Roman
bu cümle, yazmayı öğrendiğimin kanıtıdır
Kasım 23, 2008
Tek başına işlenen suç göktaşıdır. Sırtında sadece sahibine yer vardır. Ancak suç, var olan en güçlü tutkaldır. Suçun işlenmesinde payı olanların her biri, birbirine yapışır. Her ne kadar birbirlerinden kaçmaya çalışsalar da suç çekimi onların ayrılmasını engeller. Sanıldığı gibi suçun işlendiği yere değil, birbirlerine dö- nerler. Çünkü suç güvenli ve güvenilir değildir. Güvensizlik, yirmi dört saatlik gözetimler gerektirir. Suç ortakları birbirlerini gözetler. Bu yüzden, sen ve ben bir suçla yapışacağız. Tutkalımız ne dostluk ne da aşk; güvensizlikten delirmemek için, yalnız kalana kadar, ortaklarının birbirleni öldürmeye çalıştıkları suç. Kızdıran, acıtan, muhteşem suç. Bütün şahdamarlarını mat eden suç. Ancak bi- zim ortaklığımızda rahat bir uyku için birnin diğerini öldürmesine gerek yok. Çünkü işlenecek suç gerçekleştiğinde sayımızı bire düşecek. Beni sadece fo- tograflardan tanıyorsun. Sadece nasıl göründüğümü ve objektiflere nasıl baktı- ğımı biliyorsun. Ama neler düşündüğümü ve neler hissettiğimi bilmene olanak yok. Beni anımsaman olanaksız. Resimli romanlara benzediğinden emin olduğum rüyaların bile beni anımsamana yetmez. Çünkü kimsenin anımsamadığı ve dönmediği bir yerdeyim. Bu yüzden kendini yorma. Nasıl olsa bu satırları oku- dukça kimin yazdığını unutacaksın. Sen mi, ben mi? Ne fark eder? Hiçbir şeyin fark etmediğini öğreneceksin. Sadece daktilo harfleri. Hepsi o kadar. Ne el yazısı ne imza ne de bir kimlik. Suç işlemek için hiçbirine gerek yok. Yok olacak bir varlığın varlığı yeterli. Gerisi ağaç, apartman, sokak.
Hangi okullardan mezun olduğunu, hangi evlerde yattığını bilmiyorum. Bir mesleğin var mı? Kaç çocuk sana ‘baba’ diyor? Aslında hiçbiriyle ilgilenmiyorum. Yine de nereye vardığını görmek, en kullandığın kelimeyi duymak, ağzındaki diş sayısını bilmek isterdim. Bir ayna ya da bir vitrin camında ne gördüğünü bana anlatmanı isterdim. Ama hiçbirini öğrenemeyeceğim. Belki de sadece bu beni üzüyor. Kim olduğunu bilmemek. Ancak önemli değil. Çünkü kim olursan ol, bana dönüşeceksin. Bittiğin an başlayacağım. Sana, yaratarak yok olmanın anlamını ezberleteceğim. Kendinle ve hayatınla vedalaş. Okuduklarını reddetmeye çalışsan bile belleğin sana ihanet edecektir. Gözlerinden girip zihninden çıkan her bilgi, sahip olduklarından birini yok edecek. Benimle savaşma. Çünkü kazanırsan kaybedersin.
Hiçbir şey anlamadığını biliyorum. Bir yanlışlık olduğunu düşündüğünü de bi- liyorum. Bütün bunların seninle ilgisinin çözemiyorsun. Ancak tesadüfün ol- madığı bir evrende senin için çizdiğim yolda ilerlemek zorundasın. İlişkimizin gerçekliğini kanıtlayacak cümleler mi okumak istiyorsun? Bu konuda cömert olmayacağım, çünkü seni tasarladığım bu günlerde, akli dengen pahasına karanlıkta yürümeyi öğreteceğim sana. Dolayısıyla sunacağım kanıtlar, sol elini kullanmayı tercih etmenden ve sağ gözünün mavi oluşundan ibaret kalacak. Daha fazasını bekleme, çünkü gelmeyecek. Zamanımız azalıyor. İkimizin de..
Her şey, herkes ışık yayar. Sonuç, nedenlerin aydınlattığı noktada, nedense sonuçların aydınlattığı noktadadır.
Sahip olduğun her bilgi ve düşüncenin birer ışık huzmesi olduğunu anladın. Her birinin bölge boyu farklıydı ve sen onları ayırt edebildin. Zihninin haritasını çıkarmayı öğrendin. Hangi düşünceye neden sahip olduğunu görebildin. Sınırlı zihnindeki düşünce ve bilgilerin ışık yolarını gözlerin kamaşmadan izleyebildin. Kimse kendini senin kadar tanıyamadı. Kimse neyi neden düşündüğünü senin kadar iyi bilemedi. Bundan zevk aldın. Başka çaren yoktu. Başka çare aramadın. Ani yükselişin durmuyordu. Zihnin genişlemesi arttıkça hızlanıyordu. Ve sen kurallarını anlıyordun.
Her düşünce bir diğerini doygunlukları ve aralarındaki uzaklık ölçüsüne çeker.
Birbirinden çok farklı gibi görünen düşüncelerin birleştiğine tanıklık ettin. Çekim gücünün sınırlarını tanıdın. Yok olmak ve yaratmak gibi düşüncelerin nasıl biri birlerine yaklaştıklarını gördün. İnsanın yarattıkça yok olduğunu anladın. Yaratıcılığın bedelinin yarattıkların kadar eskimek olduğunu kabul ettin. Ve ama- cın bu oldu. Yaratarak yok olmak. Son düşüncen de yok olana kadar yaratmak.
Düşüncelere mükemmel, ancak davranışlar kusurludur.
Sindirilmesi zor kurallardan biri. Düşünceler zihinde doğar. Ve zihin şartları üçboyutlu dünyanınkinden farklıdır. Zihnin şartları mükemmel düşünceyi oluşturacak niteliklere sahiptir. Çünkü zihni sürekli genişleme gücüne sahiptir. Oysa üçboyutlu dünyayala kurduğun ilişki bedenin ve duygularınla sınırlıdır. Üçboyutlu dünya zihninin aksine daraltır ve davranışlarına kusurlar ekler. Zihinsel tasarıların ancak bir bölümü davranışlara yansıtılabilinir. Davranış daima eksik kalacaktır. Bir insanı sevdiğini düşünmek, ona bunu söylemek ve ardından sarılmakla anlatılmayacak kadar mükemmeldir. Bir insanı öldürmek, ondan nefret ettiğini düşünmenin yanında daima kusurludur. Hiçbir davranış, düşüncenin gerçek tercümesi değildir. Bu kuralla tanıştığın günü ve bedeninden nefret ettiğini anımsıyorum. Ancak sonrasında davranışların, yaklaşık dü- şünceler olduğunu kabul edip buna göre yaşamaya yemin ettiğini de anım- sıyorum. Bu yüzden kimseyi gerçekten tanıdığını iddia etmeyeceğine yemin ettiğin gibi.
Düşünceler ışık hızında hareket eder.
Saniyede üç yüz bin kilometre hızla ilerleyen düşüncelerin zihindeki yol- culuklarına hayran kaldım. Kütlesi olmayan her dalga gibi düşüncenin de ışık olduğunu anladın. Hiçbir şey düşüncelerinden hızlı değildi. Zamanda yolculuğu sadece zihinde gerçekleştirebileceğini öğrendin. Anımsamak, tanık olmak ve geleceği hayal etmek. Her anın üç zaman içerdiğini anladın. Ve tabii, har adımda yarım metre ilerleyen bir bedenin içindeki yolculukların ışık hızında ger- çekleştiğini anlamak sana zamanın kişiselliğini ve değişkenliğini düşündürdü.
Zaman, var olan bütün etkenler ölçüsünde değişkendir.
Bunu anlaman zordu, ancak başardın. Kurman gereken denklem öylesine karmaşıktı ki var olan bütün kavramları kullanman gerekiyordu. Zamanın hızı, her şeye göre değişir. Bu cümleyi zihninde canlandırmak seni önce korkuttu. O güne kadar rastlamadığın büyüklükte bir ‘her şey’. Duygulardan biyolojik farklılıklara, düşüncelerden dini seçimlere kadar, her şey. Bir saniye ne kadar sürer, sorusuna kimsenin yanıt veremeyeceğini anladın. Ne yüz metre koşan atletlerin ne de onları izleyenlerin. Zamanı ölçmek için bir kronometreden fazlasının gerektiğini kabul ettin. Ve diğer insanlarla zaman uyuşmazlığı yaşayabilceğin gerçeğine hazırlandın.
Davranışa dönüşen düşünceler daima geçmişe aittir.
Işık hızının da bir sınırı olduğunu öğrendiğin gün gökyüzüne baktın. Güneşi gördün. Ancak gördüğünün, güneşin geçmişi olduğunu anladın. Haklıydın. Güneşin dünyaya uzaklığı yüz kırk dört milyon kilometre ve ışığının gezegene ulaşması sekiz dakika sürüyor. Dolayısıyla bir gün, güneş sönerse, bunu ancak sekiz dakika sonra anlayabileceğini kabul ettin. Sekiz dakika boyunca, güneş sönmemiş gibi yaşayacak olan insanları düşündün. Her anın, o son sekiz dakikaya dahil olabileceğini olasılığını fark ettin. En önemlisi, düşüncenin davranışa dönüşme süresinin de en az sekiz dakika olabileceğini hayal ettin. Aradaki sekiz dakikayı, doğanın parçası olarak gördün. Sevgilisini sevmekten vazgeçmiş in- sanın, ancak sekiz dakika sonra bunu açıklayabilmesini olgunluklar karşıladın. Sekiz dakika boyunca sevildiğini düşünmeye devam eden insanın gerçekle çarpışınca kırılan hayaline acımadın. Çünkü gözlemleyebildiğin her davranışın geçmişteki bir düşüncenin eseri olduğunu anlamıtın. Tanığı olduğun ve insanlar tarafından temeli atılmış olan dünya her şeyiyle geçmişe aitti.
Düşünceler, duyguların çekim alanlarına girince bükülürler.
Ve duyguları keşfettin. Ne kadar kıskanç ve güçlü olabileceklerini anladın. Zihninde beliren duygu merkezlerinin çevresinde çekim alanları olduğunu fark edince düşüncelerine etkisini ölçtün. Herhangi bir düşünce, herhangi bir duygunun çekim alanına girdiğinde bükülüp yön değiştiriyordu. Ve sen, dü- şüncenin gerçek kaynağını belirlemekte yanılıyordun. Yön değişiten düşüncenin, duygunun yakınlarından çıktığını sanıyor, ancak yanılıyordun. Bunlara sahte düşünceler adını verdin. Kaynağı, görülenden başka bir yerde olan düşünceler. Dikkat edilmesi gerken düşünceler. Tehlikeli düşünceler. Böyle bir ayrımın farkında olmayanlar, sahte düşünceler yüzünden acı verici kararlar alabilirlerdi. Korktun. Bir düşüncenin gerçek doğum yerini, çğrenmenin yollarını araştırdın. Ancak bulamadın. Alabileceğin tek önlemü duygu merkezlerini daraltmak, dolayısıyla çekim alanları küçültmek olabilirdi. Bu yolu seçtin. Olabildiğince az hissetmek. Duygularını olabildiğince önemsememek. Ne sevgiyi ne de nefreti ciddiye almak. Pürüzsüz bir düşünce ağı kurabilmek adına duygularının boğazını sıktın. Bazıları kangren olup öldü, bazıları clızhayatlarını sürdürdü. Zihin sınırları içinde, düşüncenin duygudan başka düşmanı yoktu ve sen bunun farkındaydın.
Hakan Günday, Azil
Doğan Kitap, Roman
“here is a loud announcement”
Kasım 16, 2008

“Her zaman komünist partisi ve kilise’nin beni sevmesini istemişimdir. Joe hill gibi, folk şarkılarında yaşamayı istemişimdir. Bombalarımın sakat bıraktığı masum insanlar için ağlamak istemişimdir. Bizi besleyen köylü babaya teşekkür etmek istemişimdir. Gömleğimin kollarını hafifçe kıvırıp onları yanlış elimle selamlarken halkın gülümsemesini istemişimdir. İçlerinden bazıları Dante’yi tanısa da, zenginlere karşı olmak istemişimdir: Onlardan biri ölüm döşeğinde, benim de dante’yi tanıdığımı öğrenmişti. Suratımı Pekin’de taşımak istemişimdir, omuzlarımdan aşağı yazılmış bir şiirle. Dogmalara gülmek ve ona karşı egomu yok etmek istemişimdir. Broadway makinelerine karşı koymak istemişimdir. Beşinci cadde’nin eski yerli patikalarını hatırlamasını istemişimdir. Kaba saba tavırlı insanların yaşadığı bir madenci kasabasından gelmek ve ateist bir am- canın öğretileriyle ailenin yüz karası bir barkuşu istemişimdir. Bir trenle Amerika’yı boydan boya geçmek, anlaşma toplantılarında siyahların kabul ettiği tek beyaz adam olmak istemişimdir. Kokteyllere bir makineli tüfek kuşanarak katılmak istemişimdir. Yöntemlerime hayran eski bir kız arkadaşıma devrimlerin açık büfelerde olamayacağını ve istediğini seçip alamayacağını söylemek, gece elbisesinin bacak aralarının nemlendiğini görmek istemişimdir. Gizli polis’in ele geçirişine karşı, ama partinin içinden, savaşmak istemişimdir. Oğullarını kay- betmiş yaşlı bir hanımefendinin, kerpiç bir kilisede, oğullarına verdiği sözü tutup benim için dua etmesini istemişimdir. Pis lafların karşısına çıkmak istemişimdir. Küçük bir kasaba ayininin de kilise yönetimi aleyhinde konuşan pagan kalıntılarına karşı hoşgörülü olmak istemişimdir. Gizli gayrimenkul işiyle ilgilenmek, ölümsüzlüğün casusu, isimsiz bir milyarder olmak istemişimdir. Yahudiler hakkında iyi şeyler yazmak istemişimdir. Franco’ya karşı bedenimi savaş alanlarına taşıdığım için basklar arasında vurulmak istemişimdir. Bakireliğin ele geçirilemez kürsüsünden gelinlerin bacaklarındaki siyah kılları seyrederken, evlilik üzerine konuşmalar yapmak istemişimdir. Çok basit bir ingilizce’yle doğum kontrolüne karşı bir makale yazmak istemişimdir, fuayelerde satılan bir broşür, göktaşı ve sonsuzluk çizimleriyle resimlendirilmiş. Bir süre için dans etmeyi yasaklamak istemişimdir. Folkways şirketi için plak kaydı yapan junky bir rahip olmak istemişimdir. Politik sebeplerle transfer olmak istemişimdir.
Kardinal’in bir kadın dergisinden yüklü bir rüşvet aldığını öğrendim, günah çıkarttığım rahip bana küçük bir saldırıda bulundu, gerekli nedenlerle köylülere ihanet edildiğini gördüm ama bu akşam çanlar yine çalıyor, Tanrı’nın dün- yasında bir başka akşam ve beslenecek çok insan var, çökmek için yalvaran bir sürü diz, yıpranıp parçalanmış cüppemin içinde, aşınmış merdivenleri tır- manıyorum.”
Leonard Cohen, Beautiful Losers
Altıkırkbeş Yayınları, Özgür Metin
don giovanni’nin son perdesindeyiz
Kasım 11, 2008
Tüm Avrupa’da ünlenmiş bir tarih felsefecisi ve sanat eleştirmeni üniversitede bir konuşma yapacaktı. Hiç de istekli olmamasına karşın Bozkırkurdunu benimle gelmeye razı edebildim. Gittik, yan yana oturduk. Konuşmacı kürsüye çıktığında, neredeyse insanüstü bir varlık bekleyen dinleyicilerden çoğunu hafif kendini beğenmiş, züppe havasıyla düş kırıklığına uğrattı. Söze, bu kadar çok kişinin kendisini dinlemeye geldiği için duyduğu kıvancı dile getirip dinleyicileri bir güzel pohpohlamakla başlayınca, Bozkırkurdu bir an için bana baktı. Bir bakış ki, kitaplar dolusu yazıya bedel, unutulmaz ve ürkütücü. Konuşmacıyı eleştirmekle ve bu ünlü ama hem eziciliği hem de yumuşak alaycılığıyla hiçe indirgemekle de kalmıyordu. Alaydan da öteydi bu; sınırsız bir acıyla, artık Bozkırkurdunun benliğine işlemiş bir umarsızlığı ve kendi yazgısına olan inancını yansıtıyordu. Hayır, bu bakış umarsız berraklığıyla yalnızca konuşmacının gerçek yüzünü çırılçıplak ortaya serip o an’ı dinleyicilerin boş umutlarını ve konunun gös- termelik sunuluşunu alaya almakla ve vurgulamakla kalmıyordu, hayır, Bozkır- kurdunun bakışı insanlığın tüm geçmişini, tüm yapmacıklığını, tüm göste- rişçiliğini tüm didinmelerinin boşunalığını, sahte, sığ bir beynin tüm yüz- eysel oyunlarını delip geçiyordu sanki- ah, ne yazık ki daha da derine işleyen bir bakıştı bu, çağımızın, düşünce zenginliğimizin, kültürümüzün eksiklerini, umutsuz- luklarını vurgulamanın da ötesine giden bir bakış. İnsanlığı can evinden vuru- yordu. Birkaç saniye içinde, insan yaşamının anlamını ve değerini bilen bir düşü- nürün içinde boğulduğu açmazı dile getiriyordu. Sanki ‘bak’, diyordu, ‘bizim ne denli maymuna yakın yaratıklar olduğumuzu anla!. Ve o anda, tüm bilgi, tüm zeka, ruhun ulaşabildiği her şey, yüceliğe doğru atılan her adım ve ileriye dönük diye tanımlanan her değer dağılıp tuzla buz oldu, maymuna özgü bir şaklabanlığa dönüştü.
”insanların çoğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemezler. Ne komik değil mi? Tabii ki yüzmek istemezler. Onlar toprakta yaşamak için doğdular, suda değil. Ve elbette düşünmezler de. Onlar yaşamak için yaratıldılar, düşünmek için değil. Düşünen, daha doğrusu düşünmeyi kendisine iş edinen biri, bu konuda gerçi çok yol kateder ama aslında yaptığı toprakla suyu birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir, sonunda boğulur gider.”
Hermann Hesse, Bozkırkurdu
Roman, Afa Yayınları
Ufak Tefek Olaylar
Kasım 9, 2008
Ne gözleri ne de kulakları olan kızıl saçlı bir adam vardı. Ne de hiç saçı olduğundan ona kuramsal olarak kızıl saçlı adam deniyordu.
Konuşamıyordu, ağzı yoktu çünkü. Burnu da yoktu.
Kolları ya da bacakları bile yoktu. Midesi yoktu sırtı yoktu, omurgası yoktu, iç organları falan da yoktu. Hiçbir şeyi yoktu! Bu yüzden kimin hakkında konuştuğumuzu bile bilmiyoruz.
En iyisi onun hakkında daha fazla konuşmamak.
Daniil Kharms, Ufak Tefek Olaylar
Öykü, Salyangoz Yayınları
for sale. baby shoes. never worn.
Kasım 6, 2008
Babası, «Bilmiyorsun,» diye devam etti. «Beni dinle. Şimdiki durumda doğum sancısı çekiyor denir. çocuk doğmak, kendisi doğurmak, bütün adaleleri de çocuğu doğurtmak istiyor, işte bağırmasının sebebi bu.» «Anlıyorum.» Tam o sırada kadın gene bağırdı. «Ah baba, bağırmasına engel olacak bir şey veremez misin?» Babası, «Hayır,» dedi. Yanımda hiç uyuşturucu ilaç yok. Zaten bağırması önemli değil. Ben duymuyorum bile, önemsiz olduğu için.» Üst ranzada yatan adam duvara doğru döndü. Mutfaktaki kadın suyun ısındığını işaret edince Nick’in babası mutfağa gitti. Büyük güğümden suyun hemen hemen yarısını bir leğene boşalttı, kalan suya da bir mendilden çıkarttığı şeyleri koydu.
«Bunların kaynaması gerek.»
dedikten sonra leğendeki sıcak sayun içinde kampdan getirdiği bir kalıp sabunla ellerini yıkamaya başladı. Nick bahasının birbirini ovuşturan köpüklü ellerini seyrediyordu, iyice yıkanırken anlatıyordu da: «İşte Nick, çocuklar hep baş taraflarıyla doğarlar ama tersi de oluyor. Bu durum herkesçe hayli sıkıntı verir. Belki de bu kadını ameliyat etmem gerekecek. Birazdan anlarız.»
Elleri tamam olunca içeri girip işe koyuldu.
«Yorganı çekiver, George,» dedi, «elimi sürmeyeyim daha iyi.» Daha sonra, ameliyat ederken, George Amca ve üç kızılderili adam kadını tutuyordu. Kadın George Amcanın kolunu ısırıp, George Amca da, «Vay kafir kadın!» diye haykıranca onu getiren genç gülmekten kendini alamadı. Nick leğeni tutmakla babasına yardım ediyordu. Bütün bunlar epey sürdü. Sonunda babası çocuğu aldı. Soluk alabilmesi için arkasına vurup ihtiyar kadına uzattı. «Bak, Nick, oğlan.» dedi. «Nasıl sen de doktor olmak ister, misin»
«İsterim.» Babasının ne yaptığını görmemek için basını çevirmişti. Babası, «Tamam, işte bu da oldu.» dedi ve leğene birşey koydu. Nick hiç o taraflı olmadı. «Şimdi, birkaç dikiş yapmak gerek Nick, sen buna bakıp bakmamakta serbestsin. Yardığım yeri dikeceğim, hepsi o kadar.» Nick bakmadı. Merakı çoktan geçmişti. Babası işini bitirip doğrulunca, George Amcayla üç adam da rahat bir nefes aldı. Nick leğeni mutfağa götürdü. George Amca kolunu gözden geçirdi. Genç kızılderili hala gülüyordu. «Oraya biraz oksijen koyalım, George.» dedi doktor. Hastanın üzerine eğilmişti. Kadın şimdi sakinleşmişti, gözleri kapalı, yüzü solgundu. çocuktan, neler olup bittiğinden hiç haberi yoktu.
Doktor ayağa kalkarak: «Ben sabaha dönerim.» dedi. «St. Ignace’tan gelecek hastabakıcı öğlene doğru burada olur, beraberinde ihtiyacımız olan her şeyi de getirecek.» Futbolcuların maçtan sonra giyinme odasında oldukları gibi kendini neşeli ve konuşkan hissediyordu. «Bunu Tıp mecmuasında yazmalı, George,» dedi. «çakıyla sezeryan ameliyatı yapmak, sonra da kedi barsaklarıyla dikmek.» George Amca duvara yaslanmış koluna bakıyordu.
«Ah, sen büyük adamsın.»
«Bir de mağrur babaya bakalım. Böyle ufak olaylardan çoğu kez en çok onlar heyecanlanırlar. Doğrusu adamcağız hiç sesini çıkarmadan pek güzel dayandı.» Kızılderilinin başından battaniyeyi çekti. Parmakları ıslanmıştı. Elinde lâmbayla alttaki ranzanın kenarına basarak uzandı baktı. Kızılderilinin yüzü duvara dönüktü. Bir kulağından öbür kulağına kadar boğazı yarılmıştı. Vücudunun ranzayı çökerttiği yerde kandan bir havuz meydana gelmişti. Başı sol kolunun üzerinde, açık jilet de dikine battaniyenin üstünde duruyordu. Doktor: «Nick’i dışarı çıkar, George.» dedi.
Halbuki gerek yoktu artık. çünkü Nick, mutfak kapısında dururken, babasının bir elinde lambayla üst ranzada uzanışını, kızılderilinin başını düzeltisini, herşeyi görmüştü. Kütüklerin taşındığı yoldan göle doğru yürürlerken ortalık aydınlanmaya başlamıştı. Babası, bütün neşesi bitmiş. «Seni de sürüklediğime çok üzüldüm, Nick.» dedi.
«Sana göre dayanılmaz şeyler bunlar.»
«Kadınlar doğururken hep bu kadar sıkıntı çekerler mi »
«Yok, hayır, bu apayrı bir olaydı.»
«Adam niye kendini öldürdü, baba?»
«Bilmem, Nick, dayanamadı herhalde»
«Kendini öldürenler çok mu, baba?»
«Pek o kadar değil, Nick.»
«Ya kadınlarda?»
«Hemen hemen hiç.»
«Hiç mi?»
«Eh, arada sırada.»
«Baba?»
«Efendim.»
«George Amca nereye gitti?»
«Gelir merak etme.»
«ölmek zor mu, baba?»
«Yo, çok kolay sanıyorum. Adamına göre.»
Sandalda Nick arka tarafta oturmuş, babası kürek çekiyordu. Tepelerin arkasından güneş yükselmekteydi. Bir balık sudan sıçrayıp bir daire çizdi, Nick elini suya daldırmıştı. Sabahın ayazında su ılık gibi geliyordu. Şafak sökerken, babası kürek başında, kendi de sandalın arkasında oturduğu şu anda, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir duygu vardı içinde.
Ernest Hemingway -The Snows Of Kilimanjaro
Öykü, Varlık Yayınları
misantrophy
Kasım 6, 2008

Babası yarı sorar gibi: «Konuştuklarımızı anlayabilse bari», dedi. Kızkardeşi böyle bir şeyin düşünülemeyeceğini belirtmek üzere, ağlamasının arasında hızlı hızlı elini salladı. «Konuştuklarımızı anlayabilse bari!» diye yineledi babası ve gözlerini yumarak, böyle bir şeyin olamayacağını söyleyen kızkardeşinin görüşünü benimsediğini belirtti. «Belki o zaman kendisiyle bir anlaşmaya varılabilirdi. Ama bu durumda…»
«Gidecek bu evden mutlaka!» diye bağırdı kızkardeşi. «Başka çare yok, baba!» Sen onun Gregor olduğu düşüncesini kafandan söküp atmaya çalış, yeter! Zaten bizim asıl mutsuzluğumuz, bunca zaman onun Gregor olduğuna inanmamız değil mi? Nasıl Gregor olabilir düşünsenize! Gregor olsa, insanların kendisi gibi bir hayvanla bir arada yaşayamayacaklarını görür ve çekip giderdi. Böyle yapsaydı, bir kardeşten yoksun kalırdık, ama yaşamamızı sürdürebilir ve onun anısını da içimizde tertemiz korurduk. Oysa şimdi peşimizi bir an bile bırakmıyor, kiracılarımızı kaçırıyor; galiba bütün eve kendisi el koyup bizi sokağa atacak. Baksana şuna baba!» diye haykırdı kızkardeşi birden: «Gene başladı işte!» Hatta kızkardeşi Gregor’un düpedüz anlayamadığı bir korkuya kapılarak annesini bıraktı, Gregor’un yakınında bulunmaktansa annesini gözden çıkarmaya razıymış gibi, onun sandalyesini adeta itip uzaklaştırdı kendisinden ve koşup babasının arkasına sığındı. Kızkardeşinin davranışı babasını da telaşlandırmıştı; doğrulup kalktı babası, kollarını kızkardeşini korumak ister gibi yan havaya kaldırdı.
Ama herhangi bir kimseyi, hele kızkardeşini ürkütmeyi asla aklından geçirdiği yoktu Gregor’un.
Yalnızca gerisin geri odasına yollanmak için arkasına dönmeye koyulmuş, durumundaki nezaket dolayısıyla çetin dönüşlerde başım yardıma çağırması gerektiğinden ve bu arada kafasını pek çok kez kaldırıp yere vurduğundan, dönüşü kuşkusuz tuhaf bir izlenim uyandırmıştı. Gregor, durup çevresine bakındı. Kötü bir niyet taşımadığı anlaşılmışa benziyordu; ailesini saran korku bir an sonra kaybolmuştu. Hepsi suskun ve üzgün, Gregor’a bakıyordu şimdi. Annesi, bacaklarını uzatıp birbirine bastırarak sandalyeye serilmiş yatıyor, bitkinlikten nerdeyse gözleri kapanıyordu; kızkardeşi, elini babasının boynuna dolamıştı. «Belki artık dönebilirim», diye düşündü Gregor ve yeniden uğraşmaya koyuldu. Kendini zorlamaktan ileri gelen o sesli soluyuşun önüne geçemiyor, yer yer çaresiz dinlenmesi gerekiyordu. Beri yandan, kendisinden odasına dönmesini kimsenin istediği yoktu şimdi, her şey ona bırakılmıştı. Dönme işini tamamlar tamamlamaz, doğru odasının yolunu tuttu. Odasıyla arasındaki uzaklığın büyüklüğüne şaştı ve aynı yolu nasıl biraz önce o dermansız haliyle, adeta farkına varmaksızın geride bırakabildiğini bir türlü aklı almadı. Hızlı hızlı sürünüp ilerlemekten başka şey düşünmediği için, ailesinden kendisini rahatsız edecek bir söz, bir sesleniş duyulmadığına pek dikkat etmiyordu. Ancak kapıya vardığında başını geriye döndürdü; hani boynunda hissettiği sertleşme dolayısıyla tam bir döndürüş sayılamazdı bu, ama yine de arkasında hiçbir şeyin değişmediğini gördü; yalnızca kızkardeşi ayağa kalkmıştı şimdi.
Gregor’un son bakışı, o anda büsbütün uyuyakalmış annesini sıyırıp geçti. Gregor daha odadan içeri ayağını atar atmaz, bir anda itilip sürmelenerek kilitlenivermişti kapı. Arkasında başgösteren gürültüden Gregor öylesine korktu ki, bacakları bükülü bükülüverdi. Bu kadar acele davranan kızkardeşiydi; dimdik oracıkta beklemiş, sonra hafifçe sıçrayıp ileri atılmıştı. Kızkardeşinin arkadan yaklaştığını hiç de işitememişti Gregor; kızkardeşi, kilidin içinde anahtarı çevirirken, anne ve babasına doğru; «Hele şükür!» diye seslenmişti. Gregor: «Peki şimdi ne olacak?» diye sordu kendi kendine. Çok geçmeden hiç kımıldayamadığını gördü. Buna şaşmadı; tersine, şimdiye dek doğrusu bu bacaklarla devinebilmesini tuhaf buldu. Ama başka bakımdan oldukça rahat hissediyordu kendini. Gerçi bütün vücudunda ağrı ve sızılar vardı; ama öyle sanıyordu ki, bunlar yavaş yavaş gücünü yitirecek ve sonunda büsbütün silinip gidecekti. Sırtındaki çürümüş elmayı ve onun iltihaplanıp üzeri baştan aşağı yumuşak tozla örtülmüş çevresini pek algıladığı yoktu artık. Ailesini düşündükçe duygulanıyor, içinde sevgi hisleri uyanıyordu. Hani kendisi de, belki kızkardeşinden daha bir kesinlikle ortadan kaybolması gerektiğine inanıyordu. Kulenin, saati sabahın üçünü vurana dek, bu boş düşünceleri sessiz sakin kafasından geçirdi. Derken dışarıda, pencerenin önünde günün yavaş yavaş ağardığını gördü. Başı, elinde olmaksızın göğsü üzerine düştü ve burun kanatlarından o güçsüz son nefesi çıkıp gitti..
Franz Kafka – Die Verwandlung
Roman, Cem Yayınevi
Yalnızlığın Oyuncakları
Kasım 5, 2008
Nihayet insanlık öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ’Yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ’İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakta yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır;herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.
Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsada, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğruluğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat,insanlık aleminin bu büyük kaybı,birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.
Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden,bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıztırap öektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de,onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir.
İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık,dünya savaşlarından birinde,çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra,hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.
Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa,doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı;bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi, önce, uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir.
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar
Roman, İletişim Yayınları
Sayfa: 255/ 256
Kitaplar, Çiçekler
Kasım 5, 2008
Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir “kitapları koruma derneği” kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli. Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itinayla hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiçbir koruyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi, üst üstte koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve altta kalanları, bu işlem sırasında kurban edilirler: kapaklarının üstünde haç biçimi yaralar meydana gelir. Kaba taşıyıcılar da onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı?
Satıcılar da gelişigüzel dizerler onları: isimlerini bile öğrenmeden. Onlar için en iyi kitap, en çok satılan kitaptır. Müşterinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitabı överler onlara. Bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlik belgesi verilmeli Olric. Herkes kitap satmamalı. Cahil kitapçıların, iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. İyi okuyucu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. Kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları. Bir zamanlar Selim, Balkanların ve Ortadoğu´nun en hassa okuyucusu olmakla övünürdü. Bu çeşit okuyucular daha kapıdan içeri girer girmez sonsuz bir hürriyet havası duymalıdırlar. Kitapları serbestçe koklayarak başıboş dolaşabilmelidir. Oysa bu cahil kitapçılar hemen yanına yaklaşır, tüyler ürpertici kitap adları sayarlar. Kendi akıllarınca müşteriye yararlı olmak isterler. Ne gibi bir kitap istediğinizi sorarlar size: polisiye bir şey mi olsun, yoksa bir aşk romanı mı? Bazı kitapları insanın burnuna sokarak, bunların çok tutulduğunu, herkesin satın aldığını söyleyerek baskı yaparlar. Oysa bu okuyucular, kaçmak için küçük bir bahaneye bakarlar: uçup giderler hemen. Bu az bulunur kuşların çekingenliğini hep yanlış yorumlarlar aptal kitapçılar. İşte, derler, ne istediğini bilmeyen bir müşteri daha. “Aşkın Günahları”nı sattım gitti. Olmazsa, “Gece Kokan Cinayet”i yuttururum. Bu “iyi” kitapları uzatmakla, zavallılara nasıl hakaret ettiklerini bilmezler. İnsan bazı kitapçıları kapıda görünce, onların bekleyişinden korkar da içeri adımını atmaz.
Oğuz Atay – Tutunamayanlar
Roman, İletişim Yayınları
Sayfa: 576/ 577
Bence Bir
Kasım 2, 2008
Bir gün gardiyan bana, ‘beş aydır buradasın’ deyince sözüne inandım, ama bunu aklım almadı. Benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gündü ve ben aynı işi yapıp duruyordum. O gün gardiyan gittikten sonra yemek kabımda yüzümü seyrettim. Bana öyle geldi ki, gülümsemeye çalıştığım halde, görüntüm ciddi duruyordu. Kabı oynattım. Yeniden gülümsedim, ama görüntüm hep o aynı ciddi, o aynı üzgün halini bırakmadı. Gün sona eriyordu. Vakit, cezaevinin bütün kanatlarından, akşam gürültülerinin büyük bir sessizlik alayı halinde yükseldiği, sözünü etmek istediğim o adsız saatti.. Tepe penceresine yaklaştım, günün son ışığında bir kez daha görüntüme baktım. Yine ciddiydi. Bunda şaşılacak ne vardı! O anda ben de öyleydim. Ama aynı zamanda, aylardır, ilk kez kendi sesimi açık açık duydum. Bu ses ne zamandır kulaklarımda çınlayan sese benziyordu. O vakit anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendimle konuşmuşum..
Şimdi de olsa, yirmi yıl sonra da olsa yine bendim ölecek olan. Şu anda beni bu düşüncemde biraz üzen şey, yirmi yıl daha yaşamayı düşünürken, yüreğimin korkunç derecede hoplamasıydı. Ama onu bastırmak için yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığı zaman, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmek yetiyordu. Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi. O halde (işin asıl güç yanı bu ‘o halde’ sözcüğünün ifade ettiği anlamı gözden kaçırmamaktı), evet o halde af dilekçemin kabul edilmemesine boyun eğmeliydim. Aslında, insanların eninde sonunda alışamayacağı hiçbir düşünce yoktur..
Albert Camus, Yabancı
Roman, Can yayınları
Atman
Ekim 29, 2008
Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben’di.
Kurtulmak, alt etmek istediğim şey Ben’di. Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendim. Doğrusu, dünyada benim bu Ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum, Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok. Ben’in bana böylesine yabancı, böylesine bilinmez kalışı bir nedenden, bir tek nedenden kaynaklanıyor: kendimden korkuyordum çünkü kendimden kaçıyordum! Atman’ı, yaşamı, tanrısal’ı, o en son nesneyi ele geçirmek istiyordum. Ama bunu yaparken kendi kendimden oldum. Bundan böyle kendimi öldürüp, kendimi parçalara ayırıp da yıkıntılarn ardında bir giz aramaya kalkmayacağım. Bundan böyle kendi kendime öğretmenlik yapacak, kendi kendimi tanımaya, Siddhartha’nın gizinin tanıyıp öğrenmeye çalışacağım..
Amaç ve töz nesnelerin arasında bir yerde değil, onların içinde, herşeydedir.. Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Artık uyandım, ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi..
Hermann Hesse, Siddhartha
Özgür metin, Net kitap
Avlu
Ekim 29, 2008

Bir kişiyi aklı başında ya da eli açık olmak için harcadığı güçten ötürü övmeye kalkışırsanız onu pek az sevindirmiş olursunuz. Tanrı vergisi yetileri için yaptınız mı bunu güller gibi açılır; bunların tam tersi, bir suçluya kusurunun yaradılışıyla bir ilgisi olmadığını, bunun nedeninin mutsuz bir takım rastlantılardan doğduğunu söylerseniz en yüce duygular besler size. Aslında doğuştan namuslu, kafası işleyen biri olmanın bir değeri yoktur. İçinden geldiği için birini öldürenle; bir rastlantıyla birini öldürmek arasında sorumluluk yönünde hiç bir ayrım olmadığı gibi. Ama bu düzenbazlar bağışlanmayı isterler, sorumsuzluğu.. Aslında suçsuz olmalılar, yaradılışın bir nimeti olan erdemlerinden kuşkulanmamak gerekir, geçici bir mutsuzluktan doğan kusurları da sürekli olmamalı. Yargılamayla kesmek gerek ilişiği..
Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acınmakla yürekledirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden. Ne yeterince hayâsızlık, ne de yeterince erdem. Ne kötülüğün gücü var bizde ne de iyiliğinki. Bilmem okudunuz mu Dante’yi? Gerçek mi? Öyleyse onun Tanrı’yla şeytan arasındaki savaşta iki yanı da tutmayan melekleri olduğunu bilirsiniz. Araf’a yerleşmiştir onları, bir çeşit avlu, cehennem avlusu.
Biz işte o avludayız sevgili dostum.
Albert Camus, Düşüş
Roman, Varlık Yayınları
Coşkuyla Gelen Deliliğin İkinci Bölümü
Ekim 29, 2008
Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öge gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiyle, bizler hep hazırlanıyoruz..
Neye? İşte şimdi o ilerilere itilen, gelecekteki yaşamın içindeyim..Caddelere çıkmak, doymak bilmediğim sokaklara bakmak istiyorum . Kısacık anlarda çeşitli olayları, insan varoluşunun özünü, zaman ve duyguları sınırsızlık içinde derinliğine düşünen insanlar çok mu? Bir an, zamanları, olayları, duyguları, dağları, kalın gövdeli, büyük dallı ağaçları, yeşil mavi Akdeniz’i, uzantısındaki okyanusları, okyanuslarla ufuklarda birleşen yıldızlı gökyüzünü ve dağların ardında yükselen güneşi aşan olaylarla dolu..
Tezer Özlü, Çocukluğun Soğuk Geceleri
Roman, Ada Yayınları
Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum
Ekim 29, 2008
Durum giderek kötüleşiyordu. Yağmur gürüldüyordu. Evde önceden Lee Ann tek başına yaşıyormuş. Buna dayanarak Remi’ye, eşyalarını toplayıp defol, dedi, kendimi yağmurlu kulübede bu şirret kadınla yalnız kalmış olarak gözümün önüne getirdim. Araya girmeye çalıştım, Remi Lee Ann’i itti, Lee Ann silaha doğru bir hamle yaptı. Remi silahı kapıp bana verdi ve saklamamı söyledi. Sekiz kovanlık bir şarjör vardı tabancamn içinde. Lee Ann feryat etmeye başladı ve sonunda yağmurluğunu giyip çamurun içinde polis aramaya gitti. Umarız Alcatrazlı yaşlı dostumuzu bulmazdı. Şans eseri evde yokmuş bizimki. Sırılsıklam geri döndü. Kafam dizlerimin arasında, köşeme çekildim. Tanrım, evimden üçbin mil uzakta ne yapıyordum? Neden gelmiştim buraya? Çin’e gidecek sakin teknem nerdeydi?
“Tamam,” dedi Remi sessizce. “Hiçbir itirazım yok. Güllük gülistanlık bir ilişki hayal etmemiştim zaten. Şimdi de şaşırmadım. Senin için birşeyler yapmaya çalıştım. İkiniz için de birşeyler yapmaya çalıştım, elimden geleni esirgemedim, ama ikiniz de kırdınız beni, ikiniz de müthiş, müthiş hayal kırıklığına uğrattınız.” Ve büyük bir içtenlikle devam etti: “Üçümüz birşeyler yapabiliriz sandım, hoş ve kalıcı şeyler, uğraştım, Hollywood’a gittim, Sal’a iş buldum, sana güzel elbiseler aldım ve San Francisco’nun en nezih insanlarının kapılarım açtım. Oysa sen, siz, benim en küçük isteklerimi bile geri çevirdiniz. Şimdi son bir ricam var, bir daha da bir şey istemeyeceğim. Önümüzdeki cumartesi akşamı üvey babam geliyor. İstediğim, yanımda olmanız ve her şey ona mektupta yazdığım gibiymiş gibi davranmanız. Yani, Lee Ann, sen sevgilimsin, Sal, sen de arkadaşım. Birinden yüz dolar borç alacağım. Babamın iyi vakit geçirdiğini ve buradan içi rahat ayrıldığım görmek istiyorum.”
Ağzım açık kaldı. Remi’nin üvey babası Viyana’da, Paris’te, Londra’da bulunmuş seçkin bir doktordu. “Üvey baban için yüz dolar harcayacaksın, öyle mi?” dedim. “Senin hayatta sahip olamayacağın kadar çok parası var adamın! Gırtlağına kadar borca batacaksın! “
“Önemli değil,” dedi Remi sakin sakin. Sesinde yenilgi vardı. “Son bir şey istiyorum sizden: hiç olmazsa her şeyin normal gözükmesini sağlamaya çalışın, iyi bir izlenim bırakmaya çalışın. Üvey babamı sever ve sayarım. Genç karısıyla beraber geliyor. Saygıda kusur etmemeliyiz.”
Remi’nin gerçekten de dünyanın en ince ruhlu insanı haline geldiği zamanlar oluyordu. Lee Ann çok etkilenmişti, üvey babayla tamşacağı anı dört gözle bekliyordu. Adam iyi bir av olabilirdi, oğlu olmasa da…
Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum.
Böylece bir gün daha kaldım. Pazardı. Birazdan müthiş bir sıcak çökecekti, harika bir gündü, saat üçte güneş kızardı. Dağa tırmanmaya başladım ve dörtte zirveye vardım. O tatlı California okaliptüsleri ve pamuk ağaççıkları sarmıştı her yanı. Zirveye yakın yerlerde ağaç yoktu, sadece kayalar ve çimenler vardı. Kıyının yüksek yerlerinde sığırlar otluyordu, pasifik oradaydı, birkaç tepe ötede, Frisco sisinin doğduğu o masal gibi patates tarlası lekelerinden başlayan büyük beyazlık duvarıyla, uçsuz bucaksız, mavi Pasifik. Bir saat daha geçsin, Golden Gate’i aşıp şu romantik şehri örtecekti beyazlık. Sonra genç bir adam, cebinde bir şişe Tokay, sevgilisiyle elele tutuşup uzun beyaz kaldırımlarda yürümeye başlayacaktı. Frisco buydu işte: beyaz kapı önlerinde erkeklerini bekleyen güzel kadınlar, Coit Kulesi, Embarcadero, Market Caddesi ve onbir bereketli tepe.
İşte o anda tuhaf bir hisse kapıldım: bir şey unutmuştum. Dean’le karşılaşmadan önce vermek üzere olduğum bir karar vardı, aklımdan çıkmıştı ve o anda geri geliverecek gibiydi. Parmaklarımı çıtırdatıp hatırlamaya çalıştım. Ondan birilerine bahsetmiştim hatta. Ama şimdi gerçek bir karar mı, yoksa bir düşünce mi olduğunu bile söyleyemezdim. Beni yakalamış, şaşırtmış ve kederlendirmişti.
Kefenli Gezgin’le ilgiliydi. Carlo Marx’la karşılıklı iki iskemleye oturmuştuk, diz dize, ona bir rüyamı anlatmıştım, çölde garip bir Arap beni takip ediyordu, kaçmaya çalışıyordum, ama Koruyucu Şehre ulaşamadan beni yakalıyordu. “Kim o?” demişti Carlo. Birlikte kafa yormuştuk. Ben, benim, diyordum. Ama değildi. Bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçen herkesi izliyordu, cennete ulaşmadan yakalayacaktı bizi. Düşündüm, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce bizi ele geçirecek. Yaşarken özlem, acı ve ıstırap çekmemize neden olan, her çeşit bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak da ancak ölümde tekrarlanabilecek olan birtakım kayıp mutlulukların hatırlanmasıdır.
Jack Kerouac, Yolda
Öykü, Ayrıntı Yayınları
Yaşamak delüzyonu
Ekim 28, 2008

Önceleri de pek çok kez olduğu gibi, acaba deli olan ben miyim diye düşündü. Belki bir deli yalnızca tek kişilik bir azınlıktı. Bir zamanlar, dünyanın güneş çevresinde döndüğüne inanmak bir delilik belirtisi sayılıyordu, bugün ise geçmişin değiştirilemez olduğuna inanmak… Bu inancı besleyen tek kişi kendisi olabilirdi ve eğer inancını kimse paylaşmıyorsa o halde bir deliydi.
Ama insanın yüreği huzursuzluk, pislik ve sonu gelmeyen kışlardan, yapış yapış çoraplardan, çalışmayan asansörlerden, soğuk su ve pütürlü sabunlardan, dağılıveren sigaralardan, iğrenç tadı olan yemeklerden dolayı sıkışıyorsa, tüm bunlar insan yaşlandıkça daha da rahatsızlık verici olmakla birlikte, dünyadaki gerçek düzenin bu olmadığını göstermiyor muydu? Bir zamanlar her şeyin farklı olduğu konusunda içinde atalarından kalma bir anı olmasa, şu anda hayatın katlanılmaz olduğunu düşünebilir miydi..
George Orwell, 1984
Roman, İlya Yayınevi
Cehennem Ögrencisi
Ekim 28, 2008
Yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. İnsan orda öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. İki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. Mümkün değil. Hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyizdir sanki. Ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. Biraz ama. Çok değil. Ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. Yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. Ne zaman? Önümüzdeki Çarşamba gecesi mi? Uykuda mı? Direksiyonda mı? Ve inançsız gidiyorum. Böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. Sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır. Yazmayı özleyeceğim ama. Yazmak içmekten de iyidir. İçerek yazmaksa duvarları hoplatır. Bir cehennem var belki de, ne dersiniz? Şayet varsa ben kesin ordayım. Ve ne olacak biliyor musunuz? Bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. Memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. Cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım. Neyse, kötü bir gün. Genellikle çalışan sistemim bu kez çalışmadı.
Desteyi tanrılar karıştırır.
Zamanın harcanır ve kendini aptal gibi hissedersin. Zaman harcanmak içindir ama. Elden ne gelir? Sürekli tam gaz gidemezsin. Yavaşlarsın, hızlanırsın. Doruğa çıkarırsın, ardından kara bir çukura düşersin. Kediniz var mı? Ya da kedileriniz? Uyurlar. Günde yirmi saat uyurlar ve harikulade görünürler. Hoplayıp zıplamak için bir neden olmadığını bilirler. Bir sonraki öğündür mesele. Ve arada sırada yakalanacak bir av. Ben güçlerin altında ezildiğimi hissettiğimde kedimi ya da kedilerimi seyrederim. Dokuz kedim var. Kedimi ya da kedilerimin birkaçını uyurken seyretmek beni gevşetir. Yazmak da kedilerimden biridir. Hayatla yüzleşme gücü verir bana. Serinletir. En azından bir süre için. Sonra sigortalarım atar ve baştan başlamak zorunda kalırım. Yazmayı bırakmaya karar veren yazarları anlayamıyorum. Yerini ne tutar.
Evet, hipodrom sıkıcı ve ölümcüldü bugün. Ama şimdi evdeyim ve yarın yine gideceğimden eminim. Nasıl beceriyorum bunu? Hipodroma gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü; hepimiz bu gücün etkisi altındayızdır. Gidecek bir yer, yapacak bir şey. Erken eğitilmişiz bu konuda. Kımılda, katıl. Dışarda ilginç şeyler oluyor belki? Kaçırma. Ne kadar boş bir düş. Barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. Aradığım kadın belki budur ümidi. Bir başka rutin. Düzüşürken bile içimden; bu da başka bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum, diye geçirirdim. Kendimi gülünç hisseder, yine de devam ederdim. Başka ne yapabilirdim ki? Durmalıydım. Hatunun üstünden inip, “Bak güzelim, saçmalıyoruz. Doğanın oyuncaklarıyız,” demeliydim. “Nasıl yani?” “Yani, güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?” “sapıksın sen! ben buradan çıkıyorum!” İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapmaz, yaşam durur. Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz. Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. Aşikar olanı silerler ama bir şey sildirir onlara. Tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir anlamda. Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. Mat olmuşuz.
Gördüğünüz gibi hipodromda günüm çok kötü geçti. Ruhumun ağzında kötü bir tat var.
Charles Bukowski, Kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi
Öykü, Parantez Yayıncılık
Ehrimen
Ekim 27, 2008
Ehrimen nerede yaşıyorsun, saçlarını uzatıyor musun, kulağında küpeler var mı söyle, kabaetlerindeki çürükler geçti mi artık, sen transvesti olma sakın, beden eğitimi derslerinde şort-atlet giyme, beni tahrik etme, kulplu beygirden atlama, bana öyle bayılmış gülümseme bundan sonra ehrimen, başını omzuma dayama, şiirden söz etme, atkımı-gömleğimin yakasını böyle düzeltme Ehrimen; dudakların. dudaklarını dudaklarımdan uzak tut, onları hemen geri çekmelisin Ehrimen. (böyle mi başlamış) ali. oğlunu kesmeye teşebbüsten önce, onunla ensest ilişkiye girdi deme, allaha küfretme Ehrimen. Diğer öğrenciler bizimle alay ediyor. Hep kahkaha. Seni sevip sevmediğimi, aşık olup olmadığımı bana sorma Ehrimen. Tenini orama yakıştırma, Ehrimen ben seni öldürmeyeyim!… Haftasonu tatilinde seninle hiç-bir-yere gelmem Ehrimen. Israr etme. Sinemaya gelmem. Tiyatroya gelmem. Maça gelmem. Ben oyuna gelmem Ehrimen. Gece. Gece. Yatakhane. Tarçın ile cin. Gece gece. HAYIR! DOKUNMA! Gece. Gece. Sen çok güzelsin. Sen çok güzelsin. Bana darılma. Ben sana meğer tutkunmuşum Ehrimen.
Yüzüstü yat. Sırtına yazı yazacağım. Mısra yazacağım. Pürüzsüz deri üzerinde lirik. Terinde sümbül. Terinde yasemin.
Sırtüstü yat. Göğsüne resim yapacağım. Afiş yapacağım.
Pürüzsüz deri üzerinde under-ground. Terinde eroin, terinde hayal.
Sen çok güzelsin. Sen çok güzelsin. Ben sana tutkunum Ehrimen.
Çocukluğumu kimseye anlatmayacağım. O kız, kendini astı. Kötü şeyler yaptığımda babam taşaklarımı burardı. sızlamak istediğimde koşup secdeye geldiğim, domaldığım kutsalev. Çeşmesinde otuzbir çektiğim.
Okulun son günü, baban şevkatle sana sarıldığında, ben oradayken buna sinirlenip, seni ben tokatlayıp, şubat tatilinde bana getirdiğin bursa işi çakımı çıkartıp ben, baloncu balonlarını gökyüzüne kaçırırken,
Ehrimeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeen!
K. İskender, Dedem Beni Korkuttu Hikayeleri
Özgür Metin, Parantez Yayıncılık
Yaşamak
Ekim 27, 2008
İstanbul 1965
Şimdi açım. Açlığa ve yürümeye dayanıyorum. Günahtır belki söylemesi ama açlıktan tat almaya veya ona aldırmamaya başladım. Bu arada artık yürümek lazım. İstanbul büyüktür. İnsanın yatağı ile iş yeri ya da okulu arasında bir iki otobüs ve bazen vapur da vardır. Suadiye’de oturuyorum. Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık. Ama bu gece onbire doğru Beyazıt’taki Marmara kıraathanesinden çıktım. O kadar beklediğim halde Mehmet Genç de Sezai Ağabey de Rasim de Şuayb da Abdurrahim de gelmediler. Garson Hulusi efendiye “çay kalsın, birazdan yemeğe gideceğim” dedim. Ama işte üç saattir bir türlü yemeğe gidemiyorum. Sırtım dönük olduğu halde bütün gürültülerin içinden iki kanatlı kahvehane kapısının o yağlı ve ılık açılışını duyuyorum ve bizimkilerden birinin o yavaş patırtısız ve entellektüel gelişini hisseder gibi oluyorum.
Hulusi efendinin ocak tarafına yönelmesini beklemeden, onun, aşağı yukarı hepimizin etinin içini, iskeletinin şemasını görür gibi, sakin, içerden bakışı altında dışarı çıktım. Sonradan bir önceki vapura doğru. Karaköy’e kadar yürüyeceğim. Vapur için öğrenci pasom var. Kadıköy’den Suadiye’ye kadar dört kilometreyi ya yürüyeceğim ya da yürümeyeceğim. Otobüs yirmibeş kuruş. Benim bu gece on kuruşum var. Şimdi kim olduğumu anlıyorum, elimde net delillerim var, zihinsel bütün imkanlarımla, duyularımın bütün imkanlarıyla şimdi bu onbeş kuruşun peşindeyim. Bu kadar küçük ve net bir hedefe hayatın bütün amacıymış gibi yönelmem ben’i basit hatlarla şekillendiriyor. Bütün hatıralarım ve aşklarım kıymetten düştü. Gittikçe büyüyen o absürtle kolkola girmiş birbirimize yaslanarak yürüyoruz. İnadına; yalvarışlarım, peşpeşe koşuşlarım, israflarım, dil döküşlerim, yenişlerim bastırıyor. Oysa şimdi başlıyor gibi bir şey, Çemberlitaş’a doğru yürüyorum. İnsanlar, karanlıktan aniden çıkıp havlayan köpeğin karşısında kalakalan çehrede kanın çekilişi gibi çekilmişler. Ah İstanbul benimsin. Sokaklarını üleşir gibi basan insanlar yok.
Ve işte bir kere daha, Çemberlitaş’ı geçince Piyer Loti caddesine doğru, asfaltla kaldırım taşlarının birleştiği tozlu ve çöplerin birikintiler yaptığı noktada, gözlerimi yerden bir an bile kaldırmadan yürüyorum. O bakır beş kuruşluklardan bulmaya çalışıyorum. Sultanahmet otobüs durağına kadardır bu iş. Ondan sonra nedense bulunmaz. Ve işte bir beşlik. On adım, yüz adım daha ve işte iki beşlik daha, hemen hemen yan yana. Döndüm tamamlayınca. Cağaloğlu yokuşundan inmeye başladım. Gülhane’den bu saatlerde geçmeye korkarım. Derken Sirkeci. Son trenlerin kalabalığı, hep geç kalmış erkekler. Bu alandan bu saatlerde hep rüzgar çıkacakmış ve birbirimize karışacakmışız gibi geçtim ve bir kere daha geçtim. Köprüde bir velinin eli çağırmış ve tutmuş gibi dağılır bu. Vapur ışıklarını yakmış bekliyor. Turnikeler evlerin bahçe kapıları gibidir. Beklemedeki kitapçılar kapanmıştır. Kitaplar üzerine çekilmiş kapaklar soğuk. Kısa boylu tıknaz satıcısı, tezgahının etrafında bir yağ bidonuna sürünüyormuş gibi sürüklediği o birkaç adımlık yerden ve tüm gün süren duygusuz alış verişinden sonra şimdi karısının koynunda sabahlamaya çalışıyordur.
Vapur ev gibi alır, sarıp sarmalar, sıcak bir köşesine çeker ve bütün geçmişin o güne has bir hülasasını içime çörekler.
Karşıma yaşlı bir sarhoş oturdu. Beni bir yerden tanıyormuş gibi kestirmeye çalışarak baktı baktı, oturduğu yerden yalpalayarak eğildi: “arkadaşım” dedi, “şimdi sen bana tam beş lira vereceksin, eksik olursa, anladın mı gücenirim.” Yol boyunca ısrar etti. Vapur yanaşırken kalktı, sıraların arasına yürürken bir yandan da pörsümüş koluyla beni göstererek bağırmaya başladı: “Yuh be, adam olacak, şuna bakın, o kadar dil döktük, mecbur muyduk.” Sıraların arasında sallanarak ayakta durdu. Sıkı sıkı yumduğu avcunu açarak bozuk paralarını göstererek, “işte hepsi diyorum ulan, ulanlar, beş lira daha lazım,” (beni gösterdi) “şuna bakın, adam olacak be, adam ne demek, ne demek adam, para hepimizin parası değil mi, hükümet hepimizin hükümeti değil mi, şarabımızı, rakımızı hükümet yapmıyor mu, şarapçı hükümetim benim sevgilim”, (beni gösterdi) “anlayışsız vapurcu seni para; para! Hepimizin parası, para ortak mal, sen kimin parasını benden saklıyorsun, paranın kimi sende, kimi onda, para hepimizin. Ben paramızı, beş liramızı istedim, yuf be.” Birden sakinleşip yan sıradaki birinin yanında oturuverdi. Hafif fısıltıyla, “haydi abi” dedi, “sen ver şu milletin beş lirasını bana, tamamla şu mereti.”
Vapurdan, gecenin sessizliği içinde bir yalak akıntısı gibi çıktık. Dört numaralı Kadıköy-Bostancı otobüsüne seçilip yöneldi bir kısım, biletçi önden itibaren gelmeye başlıyor, bakır bozuklukları biraz sıkılarak uzattım. Yol boyunca bileti parmaklarımın arasında yuvarladım, buruşturdum, açtım, okudum, tekrar katladım, Bağdat caddesinden sahile doğru inen Akın sokakta iki yanlı evlerin bahçelerindeki bütün köpekleri havlatarak inerken farkına varmadan elimden düşürdüm.
Oda: Şimdi başka bir hülasası geçmişimin.
Oda ve sen
Dayanabilirsen
Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.
Odun sobasının yanındaki küçük sehpanın üzerinde unutulmuş küçük bir elmayı ağır ağır yedikten sonra, yataktaki bir kokuyu araya araya uyudum.
Cahit Zarifoğlu, Yaşamak
Günlük, Beyan Yayınları
Sayfa: 65/ 68
Yazarın Modelleri
Ekim 26, 2008
Uçarılık Hemingway’den, disiplin Canetti’den gelmeli, çalışkanlığı da Balzac’tan almalı. Sevginin öğretmeni ille de Hugo’dur. Derinlere dalabilme becerisini ise Dostoyeveski’den öğrenmeli. Muziplik ve ironi için Joyce’u, sözü uzatmamayı öğrenmek için Borges’i örnek almalı, doğanın dilini Yaşar Kemal’e, sesin insan ruhundaki etkisini Fuzuli’ye sormalı. Tutku deyince Stendhal, sabır deyince Goncarov, akıl deyince Eco, korku deyince Kafka irdelenmeli. Dilin zaman içindeki tutkulu eylemini kavramak için Marguez’i, Tanrısal bakışla yazmak için Tolstoy’u, Tanrı’ya bakış için Homeros’u, duyuların önemini kavramak için Zola’yı örnek almalı. Haşek bize mizahı, Cervantes coşkulu bir dille yazmayı, Dickens kurgulama becerisini, Yourcenar ağırbaşlı bir metnin nasıl olacağını göstermeli…
Bütün yazarların biçemi aynı anda bir metinde yoğunlaştırılamaz; ancak unutulmamalı ki iyi bir metinde bütün yazarların deneyimi vardır.
Gürsel Korat, Kristal Bahçe
Deneme, Can Yayınları
Sayfa 58
Süt
Ekim 26, 2008
“Sayın Bayan Y.,
Çok mahrem bir mesele için size büyük bir itimat ile müracaat etmeme ve bu hususta kıymetli yardım ve mütalâanızı rica etmeme müsaade buyurunuz.
Çok zaman var ki, mahiyetini az aşağıda öğreneceğiniz şiddetli bir arzunun pençesinde kıvranmaktayım. Esrarengiz menşeine bir türlü akıl sır erdiremediğim bu şiddetli isteği yerine getirmek acaba mümkün olamaz mı, diye düşündüm. Bu hâl bende öyle bir ihtiras şeklini aldı ki, işin gayritabiîliğini kendi kendime hergün birçok defalar tekrarlamama ve bu şiddetli arzuya karşı mütemadiyen ve şiddetle –ama ne yazık ki boş yere!– mücadele etmeme rağmen, kendimi bunun pençesinden kurtaramayacağımı anlıyorum.
Kısa keseyim; genç bir kadının sütünü emmek istiyorum. Sizden öğrenmek istediğim şu:Tanıdıklarınız arasında bana sütünü iyi bir ücret mukabilinde verecek genç bir kadın bulunur mu? Ancak bir şartım var:Bu sütü kadının memesinden emebilmeliyim!
Benim bu arzumu pek garip bulacağınızı biliyorum. Fakat demin de söylediğim gibi, bundan kendimi kurtarmağa çabaladıkça içimdeki isteğin şiddeti büsbütün artmaktadır. Bizzat ben kendim de böyle bir hareketi ihtiyar bir adama yakıştıramıyorum. Fakat nihayet pek de ahlâksızca bir hareket sayılmaz, hem hiç kimse çıkıp da bu işin cezayı icap ettirecek tarafını bulamaz. Sizi katiyetle temin ederim ki, herhangi şerefsiz bir harekette bulunmak aklıma dahi gelmiş değildir; içimi dolduran ve size bir türlü tarif edemeyeceğim o şiddetli arzuya bir kerecik olsun kendimi bırakmaktan gayri bir maksadım yok…
Size bu hususta son derece minnettar kalacağım. Şunu da ilâve edeyim ki, mezkûr bayanın dolgun göğüslü ve iri memeli olmasının benim için bilhassa ehemmiyeti vardır; temenni ederim ki, bu hususu da göz önünde bulundurursunuz…
Saygılarımla,
A. D.”
Murat Yalçın, İma Kılavuzu
Öykü, Yapı Kredi Yayınları
Sayfa 34/ 35
En Büyük Hazine Aklımızdır
Ekim 26, 2008
Uzun süre yalnız başıma düşündüm Sevgi, buhranlarımı senden saklamak istemiyorum artık. Bana bir çay pişir. Bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin: Yavaş yavaş soyunalım. Bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. Ne olacak endişesine kapılmayalım. Bırakalım zaman her şeyi halletsin. Bu söz bize korkunç gelmesin. Aynı ırmağa bir kere daha girelim. Acele etme, çay kendi kendine demlenir. Sen gideli neler oldu bak diyerek her şeyi bir çırpıda anlatmayalım: Bu sağlık bozucu davranıştan kaçınalım. Hemen birbirimizi eksiltmeyelim. Dur ıslanmışsın, sana kuru bir şeyler vereyim, deme. Hürriyetime düşkünüm biliyorsun. Nasıl olsa kururum. Günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. İnsan kendini kaybediyor sonra.
Peki Hikmetçiğim, dedi Sevgi. İnsanlar birbirini anlamadan da sevebilir. Her ırmağa istenildiği kadar girilebilir. Tecrübe insana bir şey kazandırmaz. Çok bilen çok yanılır damlaya damlaya göl olur. Saçmalama dedi Hikmet kendi kendine. Ben küçük burjuvaları sevmiyorum Sevgi. Kapı tokmağını da tamir etmek istemiyorum. Ne olur bir marangoz çağır. Ampulü değiştirmek için de elektrikçi gelsin. Seviştikten sonra yataktan hemen kalkmayalım. Hiç kalkmazdık zaten Hikmet. İçimiz kalkmasın demek istiyorum. Çok becerikli olmalıyım: Birbirimizin kusurunu görürüz o zaman. Zaten becerikli olacak gücüm yok Hikmet. Sen gideli çok zayıfladım. Biliyorum, yolda fark ettim seni görünce.
Belki bir çocuğumuz da olur Hikmet.
Çocuk mu? Evet, öyle ya: Geride bir şeyler bırakmak gerekiyor. Her şey denenmeli. Yavaş yavaş. Evet, yavaş yavaş hamile kalırsın Sevgiciğim, çocuğu karnında iki yıl taşırsın. Hızlı bir gebeliğin gerilimine dayanamayacağımı hissediyorum. Birdenbire büyük bir karınla karşılaşmaktan korkuyorum. Sancı filan da çekme olur mu? Dünyada yeteri kadar acı var zaten. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Yavaş yavaş doğur, olur mu? Çok yavaş seviştiğimiz bir günün sonunda hamile kalırsan bütün bunları başarırız belki. Çocuk da yavaş ağlasın. Yorgun yaşayalım dünyayı. Yorgun bir aşk olsun ilişkimiz. Bana iki aspirin ver, her tarafım ağrıyor. Evliliğimizin ilk günlerinde olduğu gibi fakat telaşı eksik bir yaşantı olsun: Durgun bir havuzun ılık sularına girer gibi…
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar
Roman, İletişim Yayınları
Sayfa 396/ 397













